KAMU
Bizim Yûnus’un; “Kamu âlem
birdir bize.”, “Yaratılanı hoş gördük, Yaratan’dan ötürü.”
dediği kamu. Kamu, kamuoyu, kamu görevlisi gibi; günlük
hayatımızda çok sık kullanılan bu kelimenin barındırdığı derin
anlam analiz edildiğinde; olaylara ve insanlara bakış açımızın
çok değiştiğini, dışarıdan bakıldığında şer gibi gözüken bir çok
sosyal olayın, aslında ileride toplumun hayrına olacağını
göreceğiz, fark edeceğiz.
İnsanlar; Allah’ın takdir
ettiği zamanda, mekanda, ortamda dünyâya gelirler. Onlara;
ırklarını, sûretlerini, akıl programlarını, dillerini,
renklerini, anne-babalarını tercih imkânı tanınmamıştır.
Kendimizi bir diğerinin yerine koyduğumuzda; onun yerinde bizim
olmamız, yüzde yüz muhtemeldir.
İnsan; yeryüzünde, Allah’ın
halîfesidir. Vahy’i, Allah adına kâinatta uygulamakla
görevlidir. Bu görev ise, çok boyutludur. İnsanın görev
boyutunu, “Küllî İrâde”, “Elest Bezminde” belirlemiştir. Yine,
görevin yerine getirilmesi irâdeyi gerektirir ki; “Küllî İrâde”
kendi “Küllünden” bir cüz’ü; yani, “Cüz’î İrâde”yi insana
bahşetmiştir.
İnsan; beden boyutuyla
kâinâta yöneliktir, kâinatla bağlantısını kurar. Rûh boyutuyla
ise; Allâh’a yöneliktir ve Allâh ile bağlantısını kurar. Beden
boyutuyla somut, rûh boyutuyla soyuttur. Beden ve rûh boyutuyla
beraber, Allâh ile kâinat arasında köprü durumundadır.
Yüce Allah, insanı yaratmış
ve ona Rûh’undan üflemiştir. İşte; “kamu”yu anlamamız için, bu
andan itibâren “kamu”ya giden oluşum zincirini kopartmamamız
gerekir.
Allah’ı tanımadan, “kamu”yu
tanımamız mümkün değildir; zîrâ Allâh, “kamu” ile tecellî eder.
“Kamu”; fertlerin davranışlarından oluşan bir resim gibidir.
Renkler, desenler, figürler farklıdır. Bu farklılık, resimdeki
güzelliği ortaya çıkarır.
Allah’ı sıfatları ile
tanırız. Zâtî sıfatları vardır ki; ulûhiyyet sıfatlarıdır.
Kamuda görmek mümkün değildir. Subûtî sıfatları vardır ki;
sınırsız ve vasıtasız biçimde yüce Rabbimizde bulunmakla
beraber; sınırlı (cüzî) ve vasıtalı biçimde insanlara bahşedilen
sıfatlardır.
Bir arı düşünün, kovanı
kayısı bahçesinde; balı kayısı kokar. Yüzde ellisi diğer
çiçeklerden yarısı da kayısı çiçeklerinden polen alınarak
oluşturulmuştur. Kovanlar portakal bahçesinde ise; portakal, çam
ormanında ise; çam, keçiboynuzu, meyan... kokar.
Psikoloji bilimi, insan
davranışlarını; yani insan ruhunun tezahürlerini (görünümlerini)
inceler. İnsan ruhunda oluşan soyut oluşumlar, davranış
biçiminde somutlaşır, görünür, duyulur, algılanır hâle gelir.
İşte bu davranışlar her insan ruhunun boyutuna, çeşitliliğine
göre farklılık arz eder.
Her şey: “Esmâ ül-Hüsnâ”da
gizlidir. Allâh, “Rabb”dır, eğitendir. İnsana, Rûhundan üflerken
bu cüz’ü vermişse; eğitici rûh, öğretmen kimliği ile kamuda
yerini alır; olaylara ve insanlara bu ruh yapısı ile yaklaşır.
Allâh; “Şâfî”dir. “Şâfî” cüz’ünü üflediği insan; tedavi edici
ruh boyutuyla, doktor kimliği ile kamuda yerini alır; olaylara
ve insanlara bu ruh yapısı ile yaklaşır.
Allâh, “Hâfiz”(koruyan)dır.
Koruyucu cüz’i ruh yapısıyla; emniyet mensupları, anne-babalar,
öğretmenler, bakıcılar bu cüz’ü tecelli ettirirler. Allah
“Rezzâk”tır; üretici, taşıyıcı, pazarlayıcı, pişirici, kotarıcı
ruh yapılı insanlar hep, bu cüz’ün tecellisinde yer alırlar.
(Dikkat: Allâh bütün olarak Rezzâk’tır.)
Allah’ın kullarının; kimisi
“Halîm”, “Selîm”dir. Kimisi; “Cebbâr”, “Kahhâr”dır. Kimisi,
intikam alıcı (Müntekîm), kimisi çok affedici, bağışlayıcı
(Ğafûr)dır. Kimisi; eli açık, dağıtıcı (Bâsıt-Vâsî), kimisi de
tutucudur.
Allah El-Hakem’dir,
El-Adl’dir. Hâkimler, adaleti sağlayanlar bu cüz’ün tecellisinde
yerlerini alırlar.
Kimileri; görüp-gözetirler,
murâkabe (kontrol) (Rakîb) ederler, cömerttirler (Kerîm),
metanetlidirler (Metîn), dostturlar (Velî), kuvvetlidirler
(Kavî), mucittirler (Vâcid), toplayandırlar (Câmî), severler ve
sevilirler (Vedûd), idarecidirler (Vâlî), mü’min, alîm, azîz,
ganîdirler.
İnsanlara iyilik yaparlar
(Birr), yalvaranlara, isteyenlere icabet ederler (Mûcib).
İncelikleri bilirler (Latîf), ışık saçarlar (Nûr), yol
gösterirler (Hâdî).
Kimileri insanları
yüceltirler (Muizz), kimileri alçaltırlar (Müzill), bazıları da
olacaklara engel olurlar (Mânî).
Çok sabırlıları vardır
(Sabûr), çağlar açanları, sıkıntıları kolaylaştıranları
(Fettâh)... vardır.
“Esmâ”dan isimler konur
doğan bebeklere ve zamanla isimlerin anlamları ile
isimlendirilenlerin karakterleri, davranışları arasında uyum
olduğu ortaya çıkar. İsimler konur; Halîm, Selîm, Kerîm, Latîf,
Rahmân, Rahîm, Nûr, Âlim, Azîz, Mü’min, Kadîr, Samed, Hadî,
Mâcid, Mecîd, Hamîd, Velî, Celîl, Cemîl, Bakî... Bazen önlerine;
“abd” (kul) eklenir; Allâh’ın kulu, Rahmân’ın kulu... Erkeklere.
Kadınlara da; Halîme,
Selîme, Rahîme, Azîze...
Allah kamu ile tecelli eder.
Kamuyu, yine kamu ile terbiye eder, doyurur, şifa verir.
İntikamını; “Bazı kullarını bazı kullarının üzerine salarak”,
“bazı kullarını bazı kulları ile def ederek” alır. Görünen kamu
olsa da, geri boyutta hep Allah vardır. O yüzden biz,
“Yaratılanı, yaratandan dolayı hoş görürüz.” O yüzden “Kamu âlem
birdir bize”.
Kamudaki ahenk, işbirliği,
doğal organize olayların akışı o kadar mükemmeldir ki; bazı
sosyologlar kamuyu rabblaştırırlar. Onlara göre; her şey
kamudur. Geri-ruhsal boyuttaki Yüce Allah’ı idrak edemezler.
Bazıları da; buradan hareketle Allah’ın yüceliğine ulaşırlar.
Mecnûnun, Leylâ’dan Mevlâya, Leylâ’nın güzelliğinden, Mevlâ’nın
güzelliğine ulaştığı gibi.
Kamu görevi kutsaldır:
Öğretmenlik, doktorluk, hâkimlik, polislik, askerlik gibi.
Aslında “meşrû” olan bütün meslekler (görevler) kutsaldır.
Görev; kamu emanetidir. Görevlerde kamuya sadakat esastır,
kamuya hizmet esastır. Öğretmene öğrencisi, doktora hastası,
yöneticiye kurumu, imama cemaati, askere, polise görev alanı,
işçiye iş sahası, antrenöre oyuncusu, sporcusu, anneye-babaya
eşi ve çocuğu, çaycıya çayı, üreticiye ürünleri... emanettir.
Kamu; görev karşılığında bir bedel öder ve bedelin “hak”
edilmesini ister. Geleceğe yatırım yapar. Öğretmenlerin
yetiştirdiği nesiller sonuçta babalarından ziyade, kamuya hizmet
ederler. Kamu görevine sadakat devam ettiği müddetçe, Yüce
Allah’ın “Hafîz” sıfatı tecellî eder. Geçim darlığı, kazâ ve
belâlardan nisbeten korunurlar. Örneğin; okul dışında ele avuca
sığmayan, suç işleyebilen nice öğrenci, okulda öğretmenlerine
karşı daha saygılı davranırlar. Beş bin nüfuslu bir ilçenin
polisi, jandarması vardır da; beş bin öğrencili bir okulda
asâyişi sağlamak için polis gerekmez. Eğer, okul ortamında
problemler çıkmaya başlamışsa; kamu görevinde bir aksama var
demektir. Zîrâ, itaat duygusunun yerini isyân duygusu almağa
başlamıştır. Yine, nice cânîler, kâtiller emniyet güçlerine
karşı aynı rûh hâlini göstermezler, haklarında hüküm veren
hâkimlere karşı saldırgan davranmazlar. Birçok hâkimin koruması
bile yoktur. Doktorlar, yüzlerce hastayı muayene ederler, belki
hastalıkların çoğu da bulaşıcıdır. Halbuki, mikropların,
bulaşmada insan boyutuyla doktorları ayırmamaları gerekir.
Doktorlar, korkmadan, güven içinde hastalarını tedâvî ederler.
Tevekkeli değil; sanki mikroplar, doktorları tanımaktalar da,
onlardan korkmaktadırlar. Örnekleri çoğaltmak mümkündür; Okulda
öğretmenlere, evde babalara, askerde komutanlara, iş yerinde
işverene karşı gelinmez, eller kalkmaz...
Ne zaman ki; “sadâkat”,
yerini “ihânet”e bırakır, görevlerin hakkı verilmez, hizmetler
aksamağa başlar, zulüm ortaya çıkar; “İnsanlar kendilerine
zulmeder, Allâh onlara zulmetmez”; Allâh, zâlimleri defetmek
için, Elest Bezminde, Küllî Rûh’undan , “şedîd”, “kavî”,
“cebbâr”, “kahhâr”, “müntekîm” cüz’ünü üflediği kullarının bu
programlarını harekete geçirir. İşte o zaman; intikam alıcı bir
“kamu oyu” oluşur ve “şedîd” , “cebbâr”, “müntekîm” ruhlu
ekipler işbaşına gelir. Kamu; görevlerin yerine getirilmesi için
verdiği, maddî- manevî güç unsurlarını geri alır. Hattâ, Yüce
Allâh, bu kullarını “Göklerde ve yerdeki askerleri” ile
destekler. Depremler, savaşlar, ekonomik çöküntüler hep olayın
görünen kısmıdır.
Meşhur zalim Haccâc b.
Yusuf’un tarihî sözlerini, tarihçiler, tarih felsefecileri iyi
bilirler:
“Siz istediniz, Allâh beni
sizin başınıza gönderdi.”
Irak “vâli”liği sırasında
idam edilenlerin yüz yirmi bini bulduğu rivâyet edilir. Sürekli
nifâk ve isyân içinde olan, zalimlerin zulmettiği, Basra ve
Kûfelilerin hakkından ancak bu şekilde gelmiş, adâleti, sükûneti
sağlamış, fetihlerin önünü açmıştı. Öldüğünde ise;
silahlarından, Kur’ân’dan ve birkaç yüz dirhemden başka mîrası
kalmamıştı.*
Ne zaman ki; “sadâkat”
tekrar yerini alır; işte o zaman: “halîm”, “selîm”, “rahîm” ruh
yapılı insanlardan oluşan ekipler iş başına gelir; zîrâ, o
boyutta bir” kamu oyu” oluşmuştur. Ortalığa; yumuşaklık, huzur,
barış hâkim olur.
Kamu; öyle ya da böyle, uzun
ya da kısa vâdede “sadâkat”i ödüllendirir, “ihânet”in intikâmını
alır. Aslında, kamu vâsıtasıyla tecellî eden, Yüce Allâh’ın
“Müntekîm” sıfatıdır.
Dikkat edersek; Yüce
Allah’tan, kamuya, kamudan Yüce Allah’a gittik geldik.
Mutasavvıflar, kâinâtı, Allâh’ın yansıması olarak görürler.
Sanki kâinat, Allah’ı yansıtan bir fotoğraf gibidir. “Celâl”de,
“Cemâl”i görürler. Allah’ı sevenler; kâinatı, kâinatta olan her
şeyi severler. Gerçekte olan tek şey ; “sevgi”dir, “aşk”tır.
Allah sevgisi, bütün sevgilerin kaynağıdır.
Sonuçta; “çorba ortada ve
kaşıklar uzun!! O, sana yediriyor, sen de ona.”...
Hep merak etmişimdir; şu,
“enflasyon” denen ve yıllarca düşürülemeyen şey, hak edilmeyen
bedellerin kamuca geri alınması mı acaba?!
* Tabii bu durum Haccac’ın
zalim olma durumunu ortadan kaldırmaz. O İslam tarihinin gördüğü
en büyük zalimlerdendir.