DÜNYA BİR
İMTİHAN YERİDİR
Çok muhterem müslümanlar!
Allah indinde büyük bir yeri olan cuma gün ve gecelerini ihmal
etmemek gerekir. Cuma günü içerisinde bir saat vardır ki o
saatte dualar müstecaptır.
Bu günde ellerimiz açılacak,
gönüllerimiz Rabbimize yönelecek, Rabbimiz Teâlâ’ya niyaz
edecek, dua edecek, idraksizliğimizden, nefsimize taraf
oluşumuzdan, şeytanın iğvaatına kapılışımızdan dolayı tevbeler,
istiğfarlar edeceğiz. Âlem-i İslam’ın kurtuluşu için ellerimiz
yükselecek Rabbe doğru. Kalbimiz yönelecek Yaratanımıza doğru ve
O’nun huzurunda olacağız. Zaten bir mümin için hangi an vardır
ki, O’nun huzurunda olmasın.
“Her nerede olursanız olun O
(Allah) sizinle beraberdir.” (Hadid 4)
“Biz o insana şah damarından
daha yakınız” (Kaf 16)
Ayet-i kerimelerinin
ifadesiyle O her an bizimle beraberdir. O bize şah
damarlarımızdan daha yakındır. Bizi bizden daha iyi tanıyor.
Bizi bizden daha iyi biliyor. Her an O’nun huzurundayız. Ama
O’nun huzurunda olmanın idraki içinde olmak gerekir. O’nun
huzurunda olmanın huzurunu duymak gerekir. İşte bunu
duyabilirsek, bunu yakalayabilirsek, gerçek mânâda kulluk
vazifesini yerine getirmiş sayılırız.
Biz bir hiçiz. Niye? Çünkü
evvel, âhir, zâhir bâtın olan Rabbin, halk ettiği ve dünyaya bir
misafir olarak gönderdiği, fani, zavallı, aciz, hiç kullarız.
Ama bu hiçliğimizi ebedîleştirebiliriz. Hiç olmadan ebedîleşmek
mümkün değil. Bir çekirdeği toprağa atarsınız. O, toprakta fenâ
olmazsa dal olmaz, ağaç olmaz, çiçek vermez, meyveye durmaz.
Onun için toprakta kendini ifnâ eden bir çekirdek binlerce
çekirdek olur. Yeni bir hayat verir. Çiçekler açar ve meyveler
derlenir bu bir çekirdekten. İşte bir mümin kendisini hiçliğe
ulaştırmadan, kendisi âhir, evvel, zâhir, bâtın olan Rab katında
fenafillâh mertebesine ermeden, ebediyete yani bekabillah
mertebesine ulaşamaz. Dünyada hiçlenmiş bir kul, daha doğru bir
ibareyle kendini hiçleyen; ucbü, kibri, her türlü kötü ahlaktan
kendini soyutlayan, Rab katında hiçliğini idrak eden kul,
bekabillah mertebesine erer, ebedî âlemde ebedî huzura, ebedî
saadete kavuşur.
Bu dünya bir imtihan
sahasıdır. Her gün, her saat, belki de daha az zamanlar
içerisinde nice nice imtihanlara tâbi tutuluyoruz. Biz de bütün
milletlerin, toplumların uğratıldığı büyük imtihanlara tâbi
tutuluyoruz. Geçmişte, bütün kavimler çeşit çeşit imtihanlara
tutuldular. Kaybedenler oldu. Kazananlar oldu.
Değerli müminler! Şunu
gördük ki; hep kazananlar azınlıkta, kaybedenler çoğunlukta
olmuştur. Bu azınlıkta olabilmek, kazananlardan olabilmek ise,
kulun kendisini hiçliğe bürümesi, fenafillâh makamına ermesi ile
mümkündür. Geçmişte milletlerin imtihanı kendisine göreydi.
Zamanımızda ise imtihanlar başka türlü. Büyük imtihanlar
geçiririz de, manevî idraksizlik içerisinde o imtihanların
farkında olmayız. Bazen imtihanlar sık olur. Bazen seyrek olur.
İşte bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kalplerinde bir hastalık
olanlara gelince, onların da murdarlıklarına (küfürlerine)
murdarlık (küfür) katmıştır ve kâfir olarak ölüp gitmişlerdir.”
(Tevbe 125)
Demek ki insanın kalbinde
küfür hastalığı olursa, onlar mutlak olarak imtihanı
kaybedenlerdendir. İmanımızdaki sebatımız, kalplerdeki
ihlâsımız, takvamız yönünden, bizler de imtihana tutuluruz. Eğer
biz de imtihanı kaybedersek, amelî yönden kâfir ve münafıklar
gibi olur, cehennem azabını hak ederiz, Allah bizi muhafaza
buyursun. Onun için bu imtihanlar, kâfir, mümin, münafık, müşrik
demeden bütün insanlar için varit olmaktadır. İşte bu hususta
Allah Teâlâ Tevbe suresi 126. ayette:
“İnsanlar yılda bir ya da
iki kez, çeşitli belalarla veya nimetlerle imtihan edildiklerini
görmüyorlar mı? Sonra da ne tevbe ediyorlar. Ne de ibret
alıyorlar.” buyurmaktadır.
Tevbe etmemek, ibret almamak
kâfirlerin ve münafıkların vasıflarındandır. Çünkü mümin;
basiret ve feraset sahibidir. Onun için elbetteki tevbe eder.
Günahından tevbe eder. Hatalarından tevbe eder. Onun için ibret
alır. Olanlardan ibret alır. Geçmiş hadiselerden ibret alır. Ve
ibret alır da yapmış olduğu yanlışlardan rücu eder. Veya ibret
alır da hata etmemeye, kusur etmemeye, yanlış yapmamaya gayret
eder.
Değerli müslümanlar!
Allah Teâlâ bizi uyarıyor,
bizi her an imtihan ediyor. Bize fırsatlar veriyor. Tevbe
edenler, ibret alanlar imtihanı kazanıyorlar. Tevbe etmeyenler,
ibret almayanlar imtihanı kaybediyorlar.
Âdem aleyhisselam ilk insan
ilk peygamber, bütün insanların atası onun karşısında da bir
iblis var. İblis de Âdem’e secde etmeyen, Allah’a isyan eden
birisi. Ve ikisi arasındaki mücadele o zamandan başladı.
Günümüze kadar devam ediyor. Zamanımızdan sonra da, kıyamet
sabahına kadar devam edecek. Şeytan, insanları şaşırtacak,
insanların yolunu kesecek, onları, şirke, kötülüğe, küfre teşvik
edecek. Onları yığın halinde cehenneme sokmaya çalışacak.
Âdem’in soyundan gelen, nice peygamberler, mürşitler, âlimler,
salihler de Hz. Âdem’in izinden devam ederek insanlığı hakka
davet edeceklerdir. Ediyorlar ettiler. Bundan sonra da bu
mücadele devam edecek. Bazen şeytan taraftarları, bazen müminler
galip gelecek. Kazanacaklar veya kaybedecekler. Fakat Âdem
aleyhisselam bahtiyarlardan oldu. İblis ise bedbahtlardan oldu.
Âdem aleyhisselam bir hata
etmişti. Allah Teâlâ ona cennetin bütün yiyeceklerini,
içeceklerini kullanabilirsin. Fakat şu meyvenin yenilmesi sana
haram, ona yaklaşma demişti. Fakat şu veya bu sebeple veya şu
veya bu hikmetle belki bilmediğimiz, onlarca, yüzlerce hikmetle
Âdem aleyhisselam Allah’ın yaklaşma dediği meyveye yaklaştı.
Meyveyi yedi. Fakat bu hatasını hemen idrak etti. Hatasını
anladı ve tevbe etti. İstiğfar etti, kurtuldu. İblise, Âdem’e
secde et denildiği halde secde etmedi. Allah’a isyan etti.
Yaptığı bu hatadan rücû etmedi. Tevbe etmedi, yanlışlardan
dönmedi ve bedbahtlardan oldu. Allah onun boynuna lanet halkası
taktı.
Bakınız! Âdem aleyhisselamı
bahtiyar eden özellikler şunlar:
1- Allah’ın emrine
muhalefetini itiraf etti. Yani Hz. Âdem, Hz. Havva: “Biz
nefsimize zulmettik. Hata ettik, isyan ettik” dediler. Yapmış
oldukları bu hatayı kabul ettiler.
2- Âdem aleyhisselam
günahına nedamet etti, tevbe etti.
3- Nefsini levmetti.
Nefsinin şomluğunu, nefsinin hile ve hud’asına düştüğünü kabul
etti.
4- Günahına tevbe etti.
5- Allah’ın rahmetinden de
ümit kesmedi.
Bu beş özelliği, Allah
yanında onu mutlu kıldı. Allah yanında o af olundu. Ve o, her
semavî din mensubu tarafından peygamber olarak, insanlığın atası
olarak kabul ediliyor.
Ama iblise gelince iblis
öyle mi dedi? Günahını itiraf mı etti? Hayır, o bilakis ucube
düştü, kendini beğendi. Kibre düştü, büyüklendi. Haset etti.
Yalan söyledi. Ki bunlar iblisin en kötü ahlaklarındandır.
Kebairdir bunlar. Kimde bu ahlaklardan bir nebze olsun varsa
şeytanın ahlakından kendisinde bir ahlak var demektir. Onun için
hiçbir mümin kibirlenemez. Hiçbir mümin kendisini beğenemez.
Hiçbir mümin kardeşine haset edemez. Hiçbir mümin yalan
söyleyemez. Hiçbir mümin acele edemez. Çünkü:
“Acele şeytandadır. Teenni
işi düşünüp, taşınıp, hesaplayarak yapmak ise Rahman’dandır.”
buyuruyor Rasûlullah aleyhissalatü vesselam.
Âdem aleyhisselama karşın
iblis günahını ikrar etmedi. Nedamet de etmedi günahına. Nefsini
de kötülemedi. Azgınlığını Allah’a nispet etti. “Sen beni
saptırdın” dedi. Hâlbuki Âdem aleyhisselam öyle demedi. “Ben
hata ettim, kusur ettim” dedi.
Şeytan, “sen beni sapıttın”
diyor Allah Teâlâ’ya. Böyle nispette bulunuyor. Kendi
azgınlığını, kendi tuğyanını nefsinden bilmiyor. Bir kişinin
hata işlemesi, günaha düşmesi kendi nefsindendir. Ama insana bir
güzellik lutfedilmişse, güzel amel işliyor, hizmetler yapıyor,
Allah’a güzel kulluk yapıyorsa bu Allah’tandır. İşte yapmış
olduğu hatanın nefsinden olduğunu Âdem aleyhisselam kabul etti.
Nefsini levmetti ve onun için kurtuldu. Ama şeytanı lâin ise
yapmış olduğu hataları kendi nefsinden bilmedi, üstüne bir de,
“beni saptırdın” dedi. Hatasını, günahını Allah Teâlâ’ya nispet
etti. Allah’ın rahmetinden ümidini kesti. Hâlbuki bütün
müminlere, inananlara hatta tüm insanlara: “Allah’ın rahmetinden
ümit kesmeyiniz” buyruluyor. Şeytan ise bu ümidi kesti ve
boynuna lanet halkası taktı.
Değerli müslümanlar! Biz bu
olanlara ibret nazarıyla bakmalıyız. Âdem aleyhisselamdan ibret
almalıyız. İblisten ibret almalıyız. Âdem aleyhisselamın izine
düşmeliyiz. Onun gibi günahlarımızı itiraf etmeli, onun gibi
tevbe etmeliyiz. Onun gibi nefsimizi kötülemeliyiz. Suçlarımızı
itiraf edip, tevbe edip Rabbimize yönelmeliyiz. İblis gibi
yapanlar var. İblisin izine düşenler var. Hem isyan ediyor, hem
tuğyan ediyor, hem de yaptıklarından pişmanlık duymak, Allah’a
yönelip tevbe etmek, kendi hatasını itiraf etmek şöyle dursun
iblisçesine, bu insanlık, İslamlık dışı inkâr ve nifaklarını, en
doğru bir tarz, en doğru bir düşünce, en doğru bir hayat olarak
kabul ediyor ve neticede helak oluyor. Bunların akıbeti dünyada
da hüsrandır, ahirette de hüsran. Hele ahiretteki hüsran
dünyadaki hüsranla kıyas kabul etmez. Bakınız Allah Teâlâ Ahzab
suresinde ne buyuruyor:
“O gün yüzleri ateş içinde
çevirilirken: "Ah keşke Allah'a itaat etseydik, peygambere itaat
etseydik!" derler.
Yine derler ki: "Ey
Rabbimiz! Biz beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi
yanlış yola götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara azabın iki katını
ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzab 66-68)
Evet, o ateşi gördükleri, o
kızgın cehennem alevleri içerisine atıldıkları zaman, yüzleri
ateşle evrilip çevrildiği gün ne diyeceklermiş: “Eyvah bize,
keşke Allah’a itaat etseydik, keşke peygambere de itaat
etseydik!” Ama o gün sözler fayda vermeyecek. Eyvah deme zamanı
dünyadadır. Ben bu hatayı niye yaptım, Rabbime karşı,
peygamberime karşı, vefalı olmam gerekenlere karşı bu
vefasızlığı nasıl yaptım, verdiğim sözlere niye uymuyorum,
verdiğim sözleri niye hayatıma tatbik etmiyorum?
Biz bir söz verdik. Galu
belada Rabbimizin Rububiyetini kabul ettik. Ve ana rahminden
yeryüzüne geldiğimizde bir defa daha söz verdik. “Eşhedü enla
ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu verasuluhu”
dedik. Şahadet ettik Allah’tan başka hiçbir ilahın olmadığına;
şahadet ettik Âlemlerin rasulü Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve
sellemin Allah’ın kulu ve rasulü olduğuna. Sözlerimiz nerede
kaldı. Sözlerimizi levmetme yeri, zamanı bu dünyadır. Öbür âlem
değildir. İşte kâfirler, o iblisin izinden gidenler, Kur’an’a,
İslam’a hücum edenler, insanları tahkir edenler netice itibarı
ile dünyada da perişan olacaklardır. Görüyoruz akıbetlerini,
gördük geçmiştekilerin akıbetini. Ahirette ise bu dünya ile
kıyaslanamayacak kadar şiddetli olacak. Bakınız Allah Teâlâ ne
buyuruyor:
“Keşke biz Allah’a itaat
etseydik. Keşke biz Rasulullah’a itaat etseydik diyecekler.”
Ne zaman? Ateş yüzlerini
yakmaya başladığı, yüzlerinin evire çevire yakıldığı, yani
cehenneme atıldıkları zaman. O ateşin azabını, hararetini
hissettikleri, kemikleri erirken, etleri lime lime yanıp
dökülüp, yeniden vücut bulup yeniden yanarken… Ama o zaman
eyvahlar fayda vermeyecek. Ve sonra peşine düştükleri
zalimlerden, peşine düştükleri kafirlerden, peşine düştükleri
münafıklardan, peşine düştükleri dünyacılardan şikayet
edecekler. Kendilerini sapıtanlardan, kendilerine yanlış yol
gösterenlerden şikâyet edecekler. Ama o şikâyetin yeri de orası
değil, burası. Onlar, ahiretini haraba götürüyorlar, senin
ahlakını, fazaillerini yok edecek bir vahşet vadisine
götürüyorlar. Bunu bu dünyada fark edeceksin!
Ne diyecekler orada? Şöyle
diyecekler:
“Ey Rabbimiz! Biz
reislerimize ve büyüklerimize uyduk. Onlara itaat ettik. Onlar
ne dediyse yalan yanlış kabul ettik. Onlara uyduk, onların her
dediğini tasdik ettik de onlar bizi doğru yoldan saptırdılar.
Bizi sapık yola sürdüler.” diyecekler.
Heyhat bu feryatlar neye
yarayacak?.. Orada hiçbir değeri olmayacak. Bu, reislerinden,
büyüklerinden yaptıkları şikâyetler, cehennem ateşinin alevleri
arasında yanarken ne fayda verecek?
Tekrar söyleyeyim değerli
müminler! Nedamet yeri, tevbe yeri, eyvah ne yaptım diye kendi
nefsini levmetme, kötüleme yeri dünyadır. Bu âlemdir.
Hayattayken, elin tutarken, ayağın yürürken, zihnin çalışırken,
iş yapma gücün varken, tevbe etmek, istiğfar etmek; peşinden
gittiğin insanlar nereye gidiyor diye fark edip bunlar beni
nereye sürüklüyor, nereye götürüyor, diye sormak “Beni haktan,
hak yoldan sapıtıyorlar” diyerek dönmek gerekir.
Zaman, bu zamandır. Yani
ahiret zamanında değildir bu şikâyetler. Çünkü ora, ya azap, ya
da mükâfat yeridir. Hesap yeridir orası. A’dan Z’ye, dünyada
yaptıklarından hesap göreceksin. Ya mükâfat olarak cennete
gireceksin, ya da mükâfat olarak cehenneme gireceksin.
Ey mümin, öyleyse aklını
başına al! Kimin peşinde gittiğine dikkat et! Dikkat et
cehenneme mi götürüyor arkasından gittiğin insan yoksa cennete
mi kılavuzluyor? Şeytana mı taraf etmeye çalışıyor, yoksa
Rabbine mi taraf etmeye çalışıyor?
Ve onlar diyecekler ki:
“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları rahmetinden kov!”
Bu fayda verecek mi? Elbette
hayır! Yine böyle şikâyetlerin, yine böyle bedduaların yeri
orası değil burasıdır.
Öyleyse mümin! Kiminle
dostluk kuruyorsun, kiminle muhabbetin var? Kimin peşinden
gidiyorsun? Kime kalbinden bir ülfet ve muhabbet besliyorsun?
Kime kalbinde bir düşmanlık besliyorsun? Allah rızası için olmak
şartıyla bunlara dikkat et. Allah için buğzet buğzettiğine;
Allah için sev sevdiğini. Birinin peşinde gidiyorsan, sakın
dünyacıların peşinden gitme! Oralarda makam var, mevki var, para
var, şöhret var, mal mülk edinme var diye gidiyorsan veya benim
dünyevî sıkıntılarımı giderir diye gidiyorsan, helake
gidiyorsun. Dünyanı da, ukbanı da harap ediyorsun. Ama birisinin
peşinde o seni Hakka kılavuzladığı için gidiyorsan, Rabbe
kılavuzladığı için gidiyorsan, Allah için gidiyorsan, kalbindeki
sevginin, muhabbetin, dostluğun Allah içinse durma koş. Orada
Rahmet var, orada bereket var, orada ebedî kurtuluş var.
Rabbimiz Teâlâ bizi şu
dünyada imtihanda muvaffak olanlardan eylesin. Bizleri
hüsrandan, şeytan taraftarı olmaktan korusun. Bizi Allah
taraftarı eylesin. Hakka gönül verenlerden, Hakka yürüyenlerden
ve bizi Hakka kılavuzlayanlardan eylesin. Bizleri, şeytanın ve
kötü çevrelerin şerrinden korusun, ahir ve akıbetimizi hayır
eylesin.