DİNE ALTERNATİF ARAYIŞLAR
İslam mânâsı itibariyle
selamette olma, sulh ve esenliktir. Ana ilkesi tevhid olan bir
dinin ayrılığı, zulmü, kavgayı hoş görmesi mümkün değildir.
İslam insanları sınıflara
ayıran anlayışlara karşıdır. Yaradılış hükmüyle toplumda oluşan
tabii sınıflar arasında dayanışma, yardımlaşma ve merhameti
teşvik ederek sınıf çatışmalarına mani olur.
Bütün insanlığa hitaben:
“Ey insanlar! Doğrusu biz
sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle
tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık
Muhakkak ki Allah yanında en
değerli ve en üstün olanınız, ondan en çok korkanınızdır.
Şüphesiz Allah bilendir, haberi olandır.” (Hucurat 13)
buyurulmuştur.
Ayette açıklanan temel
hakikatlerden biri bütün insanlığın aslının yani anne ve
babasının bir oluşudur.
Ey insanlar! Kiminizin erkek
kiminizin dişi, kiminizin doğulu, kiminizin batılı, kiminizin
siyah, kiminizin beyaz, kiminizin sarı, kiminizin kızıl tenli
olması aslınızın bir oluşuna zarar vermez. Öyleyse parça parça
olup ihtilafa düşmeyin, birbirinize düşman olmayın.
Farklı millet ve kabileler
halinde yaratılmanın hikmeti de husumet ve düşmanlık değil,
tanışıp görüşmedir. Çünkü dil, renk, huy ve tabiatların değişik
oluşu çekişmeyi ve çatışmayı gerektiren bir ayrılık değildir.
Bu farklı yaratılışın amacı
yıkıcı rekabet, birbirini yok etme, sürekli bir savaş ortamı
meydana getirmek de değildir.
“Muhakkak ki Allah yanında
en değerli ve üstün olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.” hükmü
ile bütün farklılıklar, bütün değerler kaldırılıyor ve tek değer
öne çıkıyor, o da takvadır.
“Onun delillerinden biri de
gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin
değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler
vardır.” (Rum 22)
Yaratılış bakımından tüm
insanlar eşittir. Yaratıcıları bir, yaratıldıkları madde ve
yaratılış yolu da birdir. Hepsi aynı anne ve babadan olmadır.
Farklı millet, kabile, bölge, renk ve dilde yaratılması tamamen
kendi irade ve seçimi dışında, ilâhî iradenin takdiridir.
Öyleyse hangi aklıselim sahibi insan, kendi iradesi dışında
gerçekleşen şeyleri övme veya yerme konusu yapabilir.
“Ey iman edenler! Bir
topluluk diğer topluluğu alaya almasın. Belki de onlar,
kendilerinden daha iyidirler...” (Hucurat 11)
Bilal radıyallahu anha “Kara
kadının çocuğu” diyen sahabiyi Peygamberimiz sallallahu aleyhi
ve sellem kızarak şöyle uyarmıştı: “Sen hâlâ cahiliye adetlerini
terk etmedin mi?”
Kendi dışında çok sesliliği
seven insan, ne hikmetse hemcinslerinin, çok renkliliğine, çok
dilliliğine katlanamamış, fıtrattan gelen bu farklılıkları bir
türlü kabullenememiş ve insanlık tarihinde büyük felaketlerin
doğmasına sebep olmuştur.
Irk taassubu geçmişten
günümüze gelinceye kadar çok badireler geçirmiş, adına
felsefeler kurulmuş, sapık görüşler icat edilmiş, kanunlar
konulmuş, milletler ve devletler bunu kendilerine prensip
yaparak asırlar boyu uygulamışlardır.
Yahudiler ırkçılık taassubu
ile İsrailoğullarını Allah’ın seçkin kulları kabul etmişler,
kendi ırkından olmayanların haklarını gasp etmişlerdir. Onlar
Rasulullah’ın gönderilişinden evvel Araplara şöyle diyorlardı:
“Beklenen peygamberin zamanı
çok yaklaşmıştır. Pek yakında Allah onu gönderecek ve bizler ona
tabi olarak Ad ve İrem’de olduğu gibi sizi öldüreceğiz.” Fakat
ırk taassubu onları Rasulullah’ın risaletini tasdikten
alıkoymuştur.
Kendi ırklarından gelmesini
bekledikleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin ölümle
tehdit ettikleri Araplardan geldiğini görünce bile bile inkâr
ettiler. Yahudi reislerinden Huyey bin Ahtab’ın kızı, daha sonra
Rasulullah’ın eşi olan Safiye validemizin anlattığı şu hatıra bu
gerçeği gözler önüne sermektedir:
“Rasûlullah’ın hicretinden
önce babamla amcamın konuşmalarına kulak misafiri olmuştum.
Babam amcama soruyordu: “Beklenen elçi Medine’ye geldiğinde
tavrımız ne olacak?” Amcam, ‘o beklenen elçidir ama elbette ona
inanmayacağız’, demişti.”
Kur’an-ı Kerim’de onbeş
yerde geçen “millet” kelimesi genellikle din anlamında
kullanılmış, küfür tek millet kabul edilmiştir. Allah Teala
şöyle buyurmuştur:
“De ki: Ey inkâr edenler!
Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kafirun 6)
“Yahudiler ve hıristiyanlar
sen dinlerine uymadıkça asla senden razı olmayacaklardır...”
(Bakara 120)
Bu ayeti celile yahudi ve
hıristiyanların müslümanlara bakış açısını gayet net bir şekilde
ortaya koymaktadır. Onlarla münasebetlerde bu hükmün dışında
başka tür arayışlara girmek beyhûde bir çabadır. Tarihî olaylar
da bunu açık ve net olarak ortaya koymaktadır.
Milliyetçilik ve ırkçılık,
terbiye edilmemiş insanın, behimî arzularının tatminine araç
kıldığı olgudur. Tek başına kötü emellerine kavuşamayacağını
bilen azgın insan, milliyetçilikle dindaşlarının, ırkçılıkla
soydaşlarının desteğini alarak her asırda insanlığın başına
büyük felaketler açan olaylara sebep olmuştur.
Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellem:
“Soy, ırk davası güden
bizden değildir, bu uğurda savaşan bizden değildir, bu yolda
ölen bizden değildir.” buyurmuştur. (Mişkatül Mesabih, H.
No:4907)
Cahiliye adetlerinden birisi
olan ırkçılık ister bedevî ister medenî, ister doğulu ister
batılı olsun cahil insanların sürekli gündemlerinde tuttukları
bir mesele olmuştur. Siyah ve beyaz ayrımı sebebiyle Afrika ve
Amerika’da siyah cinsten olanların maruz kaldığı zulüm ve
işkenceyi görmek için tarih sayfalarını çevirmeye gerek yoktur.
Asrımızda da insanlık buna şahit olmaktadır.
Şu siyahî feryada kulak
verelim.
“Senin savaşını senin adına
yapan birileri her zaman oldu, belki sen farkında değilsin.
İngiltere güçlüydü çünkü onun uğruna savaşan başkaları vardı.
Afrikalıyı Asyalıya karşı Asyalıyı Afrikalıya karşı kullandın,
Fransa Senegalliyi kullandı. Bütün bu beyaz güçler kendileri
adına savaşmak üzere bazı uşaklar buldu. Amerikalı beyaz adamın
kendi adına savaşacak 22 milyon Afrikalı Amerikalısı var. Onun
adına savaşan da bizdik, pamuk toplayan da... Şu bulunduğumuz
evi biz inşa ettik. Gölgesine oturup şöyle bir düşünün ne kadar
süre çalıştığımızı ne zorluklarla çalıştığımızı. Bu ülkeyi
bugünkü hâle getiren bizim emeğimiz, terimiz ve kanımızdır ve
bundan faydalanamayan tek kesim ise biziz. Bundan faydalanmanın
günü gelmiştir. Bugün ödeme günüdür. Geçmişte kalan
alacaklarımızla birlikte borcunu öde ey beyaz adam!” (Malcom X,
8 Nisan 1964)
Avrupalının Amerika
kıtasında kızılderililere, Asya ve Afrika’da zayıf milletlere
yaptığı zulümlerin altında hep kendi millet ve ırklarının
dışında olanların can, mal ve namusunun kendilerine mübah olduğu
düşüncesi vardır. Bu sebeple onlar, başka milletlerin mallarını
yağmalamayı, onları köle yapmayı, hatta yok etmeyi hakları
kabul etmektedirler.
Aşağıda okuyacağınız
mektuptan bazı bölümler “Duwamish” Kızılderililerin reisi
Seattle tarafından Washington’daki başkan Franklin Pierce’ye
yazılmıştır.
“Washington’daki büyük
başkan bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir
mektup yollamış. Dostluktan söz etmiş büyük başkan ama biz sizin
dostluğumuza ihtiyacınız olmadığını biliriz... Beyaz adam bizi
anlamaz bilirim. Toprak onun kardeşi değil düşmanıdır... Toprak
bizim anamızdır ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil insan
toprağa aittir. İnsan hayat dokusu içinde bir liftir sadece...
Beyaz adam geçici bir iktidardadır ve kendini her şey
zannetmektedir... İnsanlar denizlerdeki dalgalar gibi gelip
geçerler. Biz gidiyoruz ama beyaz adamın da bir gün keşfedeceği
şeyi bugünden biliyoruz. Hepimiz aynı büyük ruhtan geliyoruz.
Beyazlar da bir gün bu topraklardan gideceklerdir. Belki de
bütün ırklardan daha çabuk. Yataklarınızı zehirlemeye devam
edin! Bir gece kendi çöplüklerinizde boğulacaksınız... Beyaz
adam bile ortak kaderimizden kaçamaz, belki biz hepimiz
kardeşiz, bunu zaman gösterecek. (Ekoloji ve Toplum dergisi,
87-1)
Tarihte ve günümüzde her
toplumun beyaz ve siyahları olmuş ve oluşturulmuştur. Beyazlar
hâkim gücü siyahlar ise mahkûm sınıfı temsil etmişlerdir.
Dünyanın dört bir yanında geçmişte ve günümüzde sergilenen oyun
budur. Batı bu oyunu, çıkar ve menfaatleri uğruna, dün
Afganistan’da ve Balkanlarda, bugün Irak’ta sergilemektedir.
Eğer biz bu oyunları farkedip ibret almazsak tüm İslam
coğrafyasında sergilemekten çekinmeyecektir.
Osmanlının yıkılışında da
aynı oyun sergilenmiş, Arap’la Türk’ün, Kürt’le diğer unsurların
arası açılarak dört milyon kilometrelik alana hâkim Osmanlı
halkı bölüp parçalanmış ve ümmet olmaktan çıkarılmıştır.
Aslında milliyetçilik ve
ırkçılık gibi taşeron fikirlerin temeline indiğimizde, çoğa
sahip olma, çoklukla övünme fikri karşımıza çıkmaktadır.
Allah bu hakikati şöyle
haber verir:
“Çoklukla övünmek sizi o
kadar oyaladı ki kabirlere kadar gittiniz.” (Tekasür 1-2)
Hayatınız, kavminizin, maddî
imkânlarınızın, gücünüzün çokluğu ile övünmekle geçti. Hâlbuki
bunların elde edilmesinde insanın cüz-i iradesinin hiçbir
katkısı söz konusu değildir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki
bugün insanoğlunun duçar olduğu kargaşa ve kaosun giderilmesi,
bozulan dünya barışının tesisi ancak, yüce dinimizin insanlığa
sunduğu evrensel ilahî mesajlara kulak verilmesi ve gönülden
tatbik edilmesi ile mümkündür. Bugün yükselen bir değer olarak
bütün dünyada dine yöneliş hareketlerine şahit olmaktayız. Fakat
dünyanın toplum mühendisliğine soyunan yaramaz çocukları telaşla
yol çevirme faaliyetlerine başlayarak topyekûn İslam’a ve
müslümanlara saldırarak milliyetçiliği ve ırkçılığı dine
alternatif hâle getirmişlerdir. Lakin Allah Teala nurunu
tamamlayacaktır.
O nurdan bazı huzmelere
kulak verelim.
Veda Haccı sırasında
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar dikkat edin
Rabbiniz birdir. Hiçbir Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur.
Hiçbir Arap olmayanın da Arap’a üstünlüğü yoktur. Siyah renkte
olanın hiçbir beyaz renkte olana, beyaz renkte olanın hiçbir
siyah renkte olana üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva
iledir. Şüphesiz Allah katında en değerliniz Allah’tan en çok
korkandır.”