GELİN
OĞULLAR GELİN
Gelin oğullar gelin!
İmânımız, ihsânımız, duygusal imkânımız pek geniş, pek derin.
Gelin oğullar gelin!
Kitâbımız, hitâbımız pek isabetli, pek engin, pek zengin.
Gelin oğullar, yavrular
gelin! Sevgiler şefkatler, anneler ninniler bir tarafta,
saygılar hürmetler, edepler nezaketler bir tarafta; sular
seller, hareketler bereketler bir tarafta, İbrâhimler Yusuflar,
İsâlar Mûsâlar bir tarafta. Toprakların canlanması, ruhların
heyecanlanması bir tarafta, Miraçlar, Bedirler, Leyle-i
Kadir’ler bir tarafta.
Gelin oğullar gelin! Kadir
Mevlâ pek merhametli, pek ganî, pek zengin: Koyunlar kuzular,
etler sütler bir tarafta, Kur’ân’lar, kelamlar, âdâblar erkânlar
bir tarafta. Rahmet-i Rahmân, in’âm ve ihsân bir tarafta, cana
cân, gönüle heyecan katan lisân bir tarafta.
Gelin oğullar gelin! İster
orta şarktan, ister uzak doğudan gelin, ister güney kutuptan,
ister kuzey kutuptan gelin. Müslüman olduğunuza çok sevinin:
Cebrâil, Burak, Refref bir tarafta, Sidretü’l Müntehâ, Rahmet
Irmağı, Kevser Irmağı bir tarafta. Arz’dan Arş’a, semâlardan
semâlara geçen şanlı yolcu aziz misâfir bir tarafta, Beytü’l
Ma’mûr, cedd-i Rusül, on iki düstûr bir tarafta.
Gelin oğullar gelin! Beşik
berilerinden mezar ötelerine, sonsuzluklardan sonsuzluklara
uzayıp giden hayat bir tarafta, durmadan genişleyen dünyalar,
semâlar, hülyâlara sığmayan ukbalar bir tarafta.
Gelin oğullar, yavrular
gelin! Bu emânetler, bu metânetler sizin: Yerler gökler, dereler
tepeler, denizler dağlar, cümle canlar, göz kulak, dil dudak,
bütün beden… İstikrar ve nizâm, adâlet ve merhamet, şarktan
garba, yerden göğe cümle mevcûdât, mümin kullara emânet.
Yaratan, mümin kulları gördü emîn. Bu güvene lâyık olun, emânete
riâyet edin. Adâlet eksenli bir dünya kurulacaksa vazife sizin.
Bozgun yapan, kanlar döküp canlar yakan zâlim zevâl bulacaksa,
kanlı kinli dünyâmız rahmetle merhametle dolacaksa vazife sizin.
Bu emânetler, bu metanetler, bu dirâyetler, bu liyakatler sizin.
Tebliğler, tebyinler, temsiller…. Bu ağır ve şanlı vazifeler
sizin. Taş çatlatan sabırlar, sırlar, sınırlar sizin. Dizi dizi
damgalı melekler yardıma gelir; bu yardımlar, bu inâyetler
sizin.
Gelin oğullar gelin! Ümmet-i
Muhammed’in hâl-i pürmelâlini seyredin: Önce “denge düsturunu”
kaybettik. Bir tarafı minârenin ucuna çıkarıp, diğerini kuyunun
dibine indirdik. “Denge” diye dünyalara değer bir düstur varmış…
Umurumuzda bile olmadı. Maalesef daha kötüsü de oldu: Neyi
kaybettiğimizi de, neyi aradığımızı da bilemez, düşünemez hale
geldik. Sonrasını ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Birliği ve
dirliği sağlayan değerler acımasızca bombardımanlara tâbî
tutuldu. Evimiz köyümüz yağmalandı. Feryâdı zindanlardan,
toplama kamplarından, çağdaş Tâiflerden, uçak gemilerinden geldi
çiçeklerimizin. Papatya biçerlerle havalara savrulduk aylarca,
yıllarca. Çelik miğferler ateşlerde kızdırılıp başlarımıza
geçirildi, çatır çatır yandık. Buna acz mi dersiniz, çaresizlik
mi, zillet mi bilmem.
Gelin oğullar gelin!
Şehadetler, saadetler bizim, sizin hepimizin.
Okumaktan, düşünmekten,
marifetten, hakîkatten, metânetten geçiyor yolumuz, ilimler,
yorumlar, tahliller terkipler, sabırlar sebatlar, dikkatler
isâbetler sizin. Mahşerler, mizanlar, hesaplar kitaplar, kıldan
ince kılıçtan keskin “sırat”lar sizin.
Gelin oğullar, yavrular
gelin! Yıldızlar yıldızları, aylar güneşleri izlemiş. Erenler
ustalar önde yürümüş, çömezler çıraklar peşlerine düşmüş. Bir
kervandır bu tarihîn ön ucundan son ucuna dizilmiş. Peygamberler
peygamberleri izlemiş… Bu âhenkler, bu ihtişamlar, bu
kehkeşanlar bizim. Fikirler, zikirler gönüllere işlemiş,
tekbirler taa yüreklerden gürlemiş. Şahin bakışlı kumandan,
derviş tevâzulu insan, içten kaynayan pirler bizim.
Dipten tepeye mes’ûliyet
kesilmiş, vazifeyi bir âb-ı hayat gibi içmiş, hedefini
basiretle, isâbetle seçmiş, kelimetullah-i i’lâ ile aliyyü’l âlâ
mertebelerine ulaşmış, ufuklardan ufuklara ordular uçurmuş,
ruhsal boyutlara erişip meleklere karışmış… bu asıllar, bu
kökler bizim.
Gelin oğullar gelin! “Kitap,
mizan, demir.” (Hadid 25) Altı bin âyet, oniki bin hadis böyle
özetlenir. Bu hikmet, bu ölçü, bu kuvvet bizim.
Gelin oğullar, yavrular
gelin! “Bir tayf gibi indik büyük ırmakların kenarından büyük
şehirlerin ortasına. Temiz dağ havası sunmaktı maksadımız”
şehirlerin bezgin, baygın, azgın insanlarına. Bu niyetler, bu
gayretler bizim.
Tek tek, yek yek bir değer,
bir Ebubekir, bir Ömer olmaktan geçer yolumuz. O zaman tunçtan,
çelikten olur kanadımız kolumuz. Elimizde bir demir asa,
ayağımızda bir demir çarık… Pek uzundur, pek yükseklerden geçer
yolumuz. Uzayıp giden yollar bizim.
Ne alkış delisi olduk, ne
altına gümüşe kul olduk. Bir samimiyet, bir hamiyet, bir gayret
bütün hünerimiz. Bu hünerler bizim.
Gelin oğullar gelin! Ölümlü
dünyalara güvenmeyin. Garip bir yolcu, yorgun bir misafiriz
gelimli gidimli dünyalarda. “Gelen geçer, konan göçer, nasip
oldukça yer içer.” Bir esrarengiz kapı açılır, başlar başka bir
hayat, uyuturlar bizi tahtlar üstünde, taçlar altında. Bir nidâ
işitilir mahşer sabâhında, yeni bir dünyaya, ihtişamlı bir
hayata doğarız. Bu dünya, bu hayat bizim.
Gelin oğullar gelin!
“Perdelerin kalkıp, perdelerin ineceği anı” hesap edin. Ne beşik
başlangıçtır, ne mezar sonuç. Pek geniştir bizim dünyâmız.
Sonsuzdan gelip sonsuza gidenleriz. Sonsuzluk hasreti,
ölümsüzlük arzusuyla geçer günlerimiz. Irmaklar gibi çağlar
dökülür, ağlar dökülürüz dünya kayalıklarından taa cennetlere.
Bu kayalıklar bu cennetler bizim.
Yeller yağmurlar savruldu
Samanyollarından, dağ zirvelerinden. Rahmetler, bereketler taştı
döküldü evlerden köylerden. Sevinçler dualara, duâlar secdelere
karıştı. Bu sevinçler, bu secdeler bizim.
Gelin oğullar gelin! “Güle
renk, yumurtaya can” gönlümüze heyecan veren Ma’bud-u Hakiki
bizim. Başımızda göz, bağrımıza öz, fıtratımıza uygun söz
yaratan Kâdir-i “kün feyekûn” bizim. Yürürüz kurudan yaştan,
aşar çıkar gideriz dağdan taştan. Gövdemizde kuvvet, gözümüzde
fer, dizimizde derman yaratan “ol sübhânellâh” bizim.
Gelin oğullar gelin! Kâbe
bizim, Kur’an bizim, Furkan bizim. Dizi dizi kitaplar.
Mevlâ’dan, melekten, kalpten gelen hitaplar bizim. Hem baş
gözüyle, hem gönlün özüyle okuyan, din-i mübînin keskin bakışlı
evlâtları bizim.
Gelin oğullar gelin!
Afrika’dan, yakın Asya’dan, uzak Asya’dan başını kaldırıp,
ışığın geldiği ufuklara bakan, neler olup bittiğinin farkına
vararak derlenip toplanan milyonlarla kardeş bizim.
Gelin oğullar gelin!
“Damgalı beş bin melek” desteğimiz, Yüce kapıdan başkasına
yönelmedi isteğimiz. “İhdinâ” ve sırât-ı müstakim dileğimiz. Bu
dilekler, bu istekler bizim.
Yüz yirmi dört bin
peygamberin en şanlısı, rasullerin hepsi bizim. Bedirler bizim,
Mûsâ’mızı taşıyan nehirler bizim. Şehir Musa’yı kovunca, kucak
açıp kollayan, bağrına sabır barındıran çöller, vahâlar bizim.
Ne kalbi gayeyi unuttu, ne
göz hedeften kaydı. Nâmûs-u Ekber Cibril-i Emin Sidre ve sınırda
durdu. Sınırlar ötesine aşıp giden Şanlı Yolcu bizim. “Bî huruşu
savt” söylenenleri, can kulağıyla dinleyen dâvetli bizim.
Gönlümüz diri, niyetimiz hâlisse, “Allah Teâlâ sonsuz bir
imkândır.” Bitmeyen imkânlar, kesilmeyen ümitler bizim.
Gelin oğullar gelin! Benim
diyemediklerimi siz hissedin. Ne sırrı, ne hikmeti biter Yüce
Kudretin; ağaçlar kalem olup yazsa, suyu mürekkebe dönüşse
denizlerin.
Gelin oğullar, yavrular,
kuzular gelin.