EBUBEKİR
SİFİL İLE MÜLAKAT – 3
DÎNÎ HASSASİYETİN
ZAYIFLAMASI MEZHEP HASSASİYETİNİN ZAYIFLAMASIYLA OLUYOR
Hocam mevzu hadislerin
varlığı bir gerçek. Ancak bundan hareket ederek hadislerin
sıhhatini sorgulayanlar bir müddet sonra sahih hadislerin
varlığından da şüphe etmeye başlıyor. Bunun dengesini nasıl
korumak lazım? Şimdi mevzu hadisler var diye hadis kurumunun
zaafa uğratılması doğru mudur? Çünkü böyle örneklerle bazen
karşılaşıyoruz.
Evet, eğer kastettiğiniz bir
kurum olarak hadis ve sünnet karşısında zayıflayan hassasiyet
ise bunu şöyle ifade edebilirim: Bu bir anlayışın ürünüdür,
sonuçtur. O anlayışın arka planında başka kabuller vardır.
Hadislerin sıhhatiyle ilgili tereddüt aslında bu kabullerin bir
sonucu olarak yansır. Yok, bir araştırma meselesiyse, yani
hadisler konusundaki sahih midir değil midir tarzındaki
tartışmalı tavır, mütereddit tavır bir araştırmanın sonucunda
ortaya çıkmışsa buna saygı duymak lazım. Demek ki kişi bilmiyor
ama araştırıyor, bir sonuca varacak. Fakat günümüzde yaygın olan
ilk söylediğimdir.
Yani hadiste bir kurum
olarak gösterilmesi gereken hassasiyeti insanların kaybetmesi
söz konusu. Bu da Kevserî merhumun, ‘mezhepsizlik dinsizliğin
köprüsüdür’ tarzındaki ifadesinde kristalize oluyor.
Ne alakası var? derseniz,
şöyle bir alakası var: Dînî hassasiyet insanlarda mezhep
anlayışının zayıflamasıyla zayıflamaya başlıyor. İşte eskiden
ortaya konmuş içtihatlar var. Bunlar bizi bağlamaz, günümüzde
daha çok imkanlarımız var, bir tuşa basıyorsunuz binlerce bilgi
kaynağına ulaşıyorsunuz gibi söylemlerle de desteklenerek ifade
ediliyor. “Geçmişte yaşamış insanların ortaya koyduğu çözümler
bugün bizim için bağlayıcı değildir. Onlar farklı bir dünyada
yaşıyordu, biz farklı bir dünyada yaşıyoruz” deniyor. Dikkat
ederseniz bu bir kabulün neticesidir. Yani “dünya değişti, her
şey değişti dolayısıyla da ahkâm da değişmelidir” kabulünün
sonucudur. Dünyanın değiştiğini ve değişimin kaçınılmaz
olduğunu, kabul edilmesi mutlak zorunlu bir şey olarak kabul
ettiğiniz anda bir şeyler de çürümeye başlıyor. Önce içtihat
çürüyor, ardından icma çürüyor. Yani deniyor ki adamın birinin
tabiriyle: “İnsanlık Ashab-ı Kehf’in mağarasında mı uyuyor
acaba? 1300 yıl önce meydana gelmiş bir icma hükmü bizim için
niye bağlayıcı olsun? Hayat devam ediyor, değişiyor, akıyor,
gidiyor.”
Arkasından hadise, sünnete
geliyor. Neden? Çünkü içtihattan başlayan bu itiraz süreci
aslında hadisin, sünnetin altının oyulabileceği anlayışından
kaynaklanıyor. Çünkü bu nokta dikkatten kaçırılmasa adam şunu
bilecek ki, bizim bugün itiraz ettiğimiz pek çok hüküm, pek çok
içtihat aslında sünnete dayanan, aslında delilini sünnetten alan
içtihatlardır.
Biz bu içtihatları
reddetmekle sünnetin bağlayıcılığını, hadisin delaletini
reddetmiş oluyoruz. Ve üçüncü aşama da oraya geliyor: Sünnet,
hadis! Yazıya geçirildi mi geçirilmedi mi? Hatta geçen gün bir
hıristiyan kanalında izledim. Hristiyan papaz aynı şeyleri
söylüyor. Yani İslam’a saldıracak adam aynı argümanları
kullanıyor. Hadislerin yazıya geçirilmesine Hz. Peygamber izin
vermemiştir, diyor. İşte ikinci halifeleri şöyle etmiş, hadisler
şu zamanda derlenmiş, işte İslam bu! Çok ilginç bir şey. Bunlar
aslında oryantalistlerin ürettiği malzemeler. Belki bu ayrı bir
bahis. Ama şunu anlıyoruz ki bu hassasiyet zayıflaması İslamî
bir durum değil. Yani bir insan, ulemanın asırlar boyu sahih
kabul ettiği, üzerine hüküm bina ettiği herhangi bir rivayeti ya
da rivayetleri tartışma konusu yapıyorsa, bunu hafifsiyorsa bu
İslamî hassasiyetin zayıfladığının bir göstergesidir. Çünkü
bizde, bundan yüz yıl öncesine, belki elli yıl öncesine kadar
sıradan sokaktaki bir insan bile, Efendimiz şöyle buyurmuştur
denildiğinde, bunu kendisi için uyulması mutlak surette gerekli
olan bağlayıcı bir ilke olarak görüyordu. İşte bu anlayış
değiştikçe, zayıfladıkça muhtelif gerekçelerle hadislere
yöneltilen tenkitler artıyor ve bunun sonu nihai aşamada Kuran’a
çıkıyor. Kuran kıssalarının aslında yaşanmış şeyler
olmayabileceğinden tutun da Kuran’ın somut hüküm bildiren, emir
bildiren ayetlerinin tarihsel olduğu iddiasına kadar bir yığın
şey o çuvalın içinde mevcut.
Müslümanların bu konuda
dikkatli olması lazım.
Evet, İslamî bir durum değil
bu.
Günümüzde mesela bir
müslüman kredi almak istiyor. Soruyorlar âlimlere. Kimisi bazı
şartlar yerine geliyorsa alabilirsiniz diyor ya da muhataba göre
değişik cevaplar ortaya çıkabiliyor. Bu durumlarda ne yapmak
gerekiyor? Çözüm nedir? Siz bu sadedde geçenlerde şöyle
söylemiştiniz: “Bu durum İslam’ın kendisinden kaynaklanan bir
sorun değildir, bu günümüz müslümanlarının eksiğidir.” Bunu
biraz daha açar mısınız?
Temele inerseniz mesele şu:
Müslümanlar günümüzde gerek dünyanın muhtelif yerlerinde gerek
Türkiye’de birtakım pratik ihtiyaçlarına, meselelerine kurumsal
anlamda cevaplar üretebilecek durumdalar. Yani isterlerse,
mesela, büyük şirketler kurabilmekteler, televizyon
kurabiliyorlar, medyada yer alabiliyorlar. İşte sivil toplum
dediğimiz alanda mevcutlar. Özellikle cemaat yapıları pratik
olarak bize bunu net olarak gösterebiliyor. İşte bir cemaat bir
anda dünyanın herhangi bir yerinde okul açabiliyor. Ve onu
besleyebiliyor, destekleyebiliyor, yaşatabiliyor. Demek ki
müslümanlar Türkiye’de bir araya gelip bir mesele çözme
konusunda pratik bir sıkıntı içerisinde değiller. Sıkıntı bizim
düşünme biçimimizde yatıyor. Nedir o? Pratik ihtiyaçlarımızı öne
alıyoruz. Cemaat bazında da olsa pratik ihtiyaçlar.
Televizyon Kurmakla Dünya
Kurtulmuyor
Bunların en başında dünyayı
kurtarmak geliyor. Yani biz dünyayı kurtarmak için ne
yapabiliriz, televizyon kurmalıyız. Dünya kurtuluyor mu? Hayır.
Ben birey olarak, siz fert olarak yaşamakta olduğumuz
sıkıntıları yaşamaya devam ediyoruz. Mesela evlilikte sıkıntılar
yaşıyoruz. Talebe ise okumada sıkıntılar yaşıyor. İşadamı ise ve
bir cemaate mensup değilse, kredi bulmakta zorlanabiliyor. Bunu
çoğaltabiliriz. Yani insanların, müslümanların bireysel
problemleri devam ediyor. Biz pratik ihtiyaçlarımızı öngörmez
isek çok da bir yere varamayız. Siyaset yapmalıyız diyoruz.
Neden? Çünkü dünyanın kurtuluşu, ümmetin kurtuluşu buna bağlıdır
diyoruz. Ama siyasete döktüğümüz onca emek, onca para, onca
zaman bir düdükle bitiyor. O zaman ihtiyaçlarımızı,
problemlerimizi, yeni bir öncelik sıralamasına tabi tutmamız
lazım. Yani bireyden, insandan başlayan bir gözden geçirme
faaliyeti olması lazım. Bireyin ihtiyaçlarından, bireyin
eğitiminden. Gerçekten bu nedir? Bu ‘komşusu açken tok yatan
bizden değildir’ ilkesinin hayata geçmesidir.
İslam Kalkınma Bankası’nın
Kredisi İhsan Doğramacı’ya
Vakıflar bu anlamda bir
çözümdür değil mi?
Elbette. Yani ben hiç
tanımadığım bir müslümana gidip derdimi, durumumu arz edip (tabi
bunun da süreçleri, kurumları, tarzı ve sistemi olacak), ondan
ihtiyacımı karşılayabilecek duruma gelmedikçe biz kurtuluşu,
herhangi bir projede aramayalım. Birey olarak müslümanın
derdiyle dertlenmek durumundayız.
Bunun dışında hatta uluslar
arası kurumları var müslümanların. Bu kurumlar bile derde deva
şeyler üretemiyorlar. Geçenlerde, Türkiye’den çok güzel
hizmetler yapan bir sivil toplum örgütü İslam Kalkınma
Bankası’na başvuruyor. Bu başvuruyu yapan kişinin bizzat kendisi
anlattı. Başvurmuş ve demiş ki, biz Türkiye’de bir tırın
arkasına seyyar bir hastane kurup bütün Türkiye’yi gezmek
istiyoruz. Yani hastaneye gidemeyen, maddî durumu elvermeyen
insanların ayağına hizmet götürelim. Ameliyathanesi de içinde
olan tam donanımlı bir seyyar hastane kurmak istiyoruz. İslam
Kalkınma Bankası yetkilisinin tepkisi şu: Kaça mâl olur bu? Beş
milyon dolar. Biz onunla ilgilenmiyoruz; gidin onu başka
yerlerde, mesela AB’de arayın. Peki, siz ne ile
ilgileniyorsunuz? Biz asgari elli milyon dolarlık kredilerle
ilgileniyoruz. Peki, bunu Türkiye’den kullanan var mı? Var. Kim?
İhsan Doğramacı! Ve İstanbul’da zannediyorum Yıldız Teknik
Üniversitesi. Türkiye’den İhsan Doğramacı kullanıyor. Biri kırk
küsur milyon dolar, biri altmış milyon dolar kredi kullanmışlar
İslam Kalkınma Bankası’ndan. Yani bu şu arızadan kaynaklanıyor:
Müslüman bireyi, müslüman ferdi, cüzî ihtiyaçları öne almayan,
dünyaya teleskoptan bakan bir şey. Ormana bakarken ağacı gözden
kaçıran anlayışlar. Bence sıkıntıların kaynağı buradadır.
Hepimizin tek tek bilinçli olarak, ferdi olarak yapabileceğimiz
İslamî hizmetlerdedir. Bu, ben İslami hizmet yapacağım diye
ortaya çıkarak da olmuyor. İşin tabiatında böyle bir şey de var.
Ben İslam’ı yaşamalıyım anlayışından kaynaklanan otomatik
anlayışlardır bunlar.
Böyle planlı, projeli,
stratejili, öngörülü, hedefli, organizeli çalışmalarda
genellikle birey ihmal ediliyor. Hadis-i kudsiyi hatırlayın:
“Allahu Teala buyuruyor ki kuluna, ben hasta oldum ziyaretime
gelmedin. Acıktım derdimi sormadın. Kul, bu nasıl olur Yarabbi?
diyor. Böyle kullarım vardı da sen onların eksiğini, derdini
sıkıntısını sormadın, diyor Allah Teala” Buhari’de geçiyor bu
hadis.
Dolayısıyla diğer insanların
ferden ferda bu işi yürütmesi lazım. Bu hassasiyet kurumsal
plana taşınırsa ne âlâ, ne güzel. Dolayısıyla soruya gelelim,
Karz-ı Hasen diye bir müessese, bir fon, bir sandık
oluşturulamaz mı Türkiye’de? İhtiyacı olan insanların buradan
gidip kredisini alıp, faizsiz, kullandıktan sonra geri
ödeyebileceği, ödemese bile bunun zekât fonlarıyla ve saire ile
sürekli beslenebileceği bir sistem kurulamaz mı? Zaten şu anda
mevcut pek çok projenin buna benzer yapılarla yürütüldüğünü
biliyoruz. Mevcut, belki bu söylediğimizi birebir yerine getiren
girişimler vardır. Ama çok etkin olmadıkları, çok yaygın
olmadıkları bizim hâlâ bu sorunu konuşmamızdan anlaşılıyor.
Genel olarak müslümanların
ahvali ortada. Çağımızın en önemli problemlerinden birisi
müslümanların dünyevîleşmesi. Sizin dünyevileşme problemine çare
olarak düşündüğünüz neler var hocam?
Bu belki de günümüzün en
önemli problemi. Modernitenin belki de en büyük tehlikesi, en
büyük handikabı. Müslümanlara getirdiği en büyük sıkıntı bu
dünyevîleşme. Belki pek çok şeyi müslümanlar yavaş yavaş da olsa
zihnî planda halledebiliyor. Yani modernitenin kötü bir şey
olduğunu söyleyebiliyoruz mesela. Bunu gerekçelendirebiliyoruz.
Fakat İslam’ı hayatımıza indirme noktasına geldiğimizde
modernizm gene damgasını vuruyor çoğu zaman. Ve bildiğimiz pek
çok şeyi yapamıyoruz. Yapılması gerektiğini söylediğimiz, ona
samimiyetle inandığımız pek çok şey var ki onları hayatımıza
bihakkın indiremiyoruz. İşte bu dünyevîleşmeden ileri gelen bir
şeydir.
Hatta sık sık söylerim,
geçmiş devirlerde bir insanın mesela âlim olması kolaydı. Neden?
Çünkü bir sistem vardı, canlı bir hayat vardı ve ilim adamı o
canlı hayat içinde, o kurumsal yapı içinde sürece bir yerinden
dâhil olduğu zaman, o süreç onu bir yere götürüyordu. Mesela, bu
ilim adamının yaşadığı yerde bir ev kirası verme derdi yoktu,
fatura derdi yoktu, bir yerden bir yere ulaşım sorunu yoktu.
Benim evim yok, arabam yok, kira ödüyorum, çocuğum okuyor gibi
pratik sorunları yoktu. Dolayısıyla üç beş kuruş geliriyle bunu
çözebiliyordu ya da işte İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri gibi
bir yere sırtını dayıyordu. İmam Ebu Yusuf için anlatılır: Bir
gün İmam Ebu Yusuf Harun Reşid ile otururken, paluzeç adında (o
dönemde çok makbul bir yemek) fıstıklı bir yemek geliyor. İmam
Ebu Yusuf gülümsüyor yemeği görünce. Harun Reşid’in dikkatini
çekiyor, niye güldün diyor. O da, ‘yok bir şey’ diyor. Israr
edince anlatıyor:
“Ben çocukken babam vefat
etmişti. Küçük bir çocuktum. Annem dul kalmıştı. Evimizin
ihtiyacını görecek kimse yoktu. Ben aslında çalışmam gerekirken
işten kaytarıp Ebu Hanife’nin derslerine giderdim. Annem de
gelir kulağımdan tutar, beni oradan alır, götürür işyerine
tekrar koyardı. Bir gün yine kaçtım işten ve Ebu Hanife’nin
meclisinde otururken annem meclise girdi ve yine kulağımdan
tuttu kaldırdı beni ve Ebu Hanife’ye dedi ki “Allah’tan kork be
adam! Ben dul bir kadınım, evimizin ihtiyacını görecek kimse
yok, bu çocuğun aklını çelme bize ekmek lazım.” Kapıdan çıkarken
Ebu Hanife ona dedi ki “senin bu oğlun burada Paluzeç yemeyi
öğreniyor, senin haberin yok.” Kadın dalga geçti, tersledi ve
gitti. Aldı beni götürdü yine. Sonra Ebu Hanife beni bir gün
sokakta gördü ve dedi ki “sen bu işten ne kadar para
kazanıyorsun?” İşte şu kadar dirhem. Bana her gün gizli gizli
gel sana o kadar dirhem vereyim. Akşama kadar burada ders
yapalım. Akşam gidince sen onu götür annene ver. İşten
gidiyormuş gibi.” Ve öyle götürmüşler. İşte zaman olmuş devran
dönmüş İmam Ebu Yusuf baş kadı olmuş ve Harun Reşid’in huzuruna
geldiğinde ve önüne de paluzeç geldiğinde bu olayı hatırlıyor.
Sistem bir şekilde götürüyor bu işi. Kendini eğitmek isteyen
insanın pratik problemi yokmuş. İlim adamı olma adına bu işi
yapan, yetiştirme adına bu işi yapan merkezler varmış,
mevcutmuş. Ve bunlar hasbeten lillah iş görürlermiş.
Sicilya adasının fethinde
komutan olan, savaşırken şehid olan Esed bin Furat, Endülüs’ten
kalkmış Kuzey Afrika üzerinden Hicaz’a gelmiş. İlim taliplisi.
İmam Malik’in meclisine gelmiş, derslerine iştirak etmeye
başlamış ama çok cevval bir zihni var, öğrenme meraklısı. Çok
sık soru soruyor. İmam Malik de çok sık soru sorulmasından
hoşlanmayan birisiymiş. Yani onun ilim anlayışı, ders verme
tarzı: Olmamış meseleleri, kelamî meseleleri sormayacaksınız,
ben anlatacağım siz dinleyeceksiniz. Ya da olmuş şeyleri
soracaksınız, şeklinde.
Sorduğunuzda da her sorunun
cevabı verilecek diye bir şey yok. Bir örnek: Birisi çok uzak
bir beldeden gelmiş İmam Malik’e. 20 küsur tane sorusu var. O
memleketin halkı içinden çıkamadığı soruları bu adama yazmış,
vermişler; azığını da vermişler, “sen bunları git Malik’e sor
gel” demişler. Adam gelmiş sormuş. İmam Malik üçüne falan cevap
vermiş. Adam, “ben bu kadar yol teptim geldim, ne diyeceğim
dönünce” demiş. İmam Malik de, “Malik altından kalkamadı dersin”
cevabını vermiş. Böyle bir tarzı var İmam Malik’in. Bir gün Esed
gene bir soru sorunca diyor ki:
“Seni Irak temizler.
Buraların adamı değil.” Kalkıp Irak’a gidiyor Esed. Buralarda
kim var ders veren diye soruyor. İmam-ı Muhammed’i söylüyorlar,
ona gidiyor. Bir süre derslerine iştirak ediyor genel, umumî
derslerine. Kesmiyor tabi. Ondan sonra diyor ki bana özel ders
verebilir misin? Tabi diyor, gel gece evime. Esed anlatıyor:
“Gece giderdim İmam-ı Muhammed’in evine, karşılıklı otururduk.
Ortamıza da bir leğen koyardı, leğenin içi su dolu. O anlatırdı
ben dinlerdim ve öyle bir an gelirdi ki uyku basardı, başım öne
eğilirdi. O leğenden bir avuç su alır yüzüme serperdi,
uyanırdım, devam ederdik.”
Niye anlatıyorum bunu?
Pratik bir sıkıntı yok ilim öğrenmek için. Öğrendiğini yaşamak
için. Hayat, sistem ne dersek diyelim her şeyiyle müsait. Yapı
bu. Şimdi günümüze dönüp geliyoruz. Günümüzde ilim adamı olmayı
tercih etmek bir risk başlı başına. Neden? Çünkü bir sürü
sıkıntısı var bunun. Yani halktan, siyasî yönetimlerden,
zenginlerden, diğer insanlardan müstağni bir hayat yaşamaya
hazır olacaksın. Ve doğru bildiğiniz bir şeyi neye mal olursa
olsun söyleyebilme dürüstlüğüne, cesaretine vicdan muhasebesine
ve omurgasına sahip olacaksın. Hep veren insan olacaksınız.
Kimseden bir şey istemeden, hep veren insan olacaksınız. Böyle
de geniş bir yüreğiniz olacak, geçmişte böyleymiş çünkü. Bütün
bunlar ne kadar hakkıyla oluyorsa günümüzde ilim adamı da o
kadar oluyor. Yani ilmî gelişme de bu kadar oluyor. İşte belki
sizin sorunuzun da bir yönüyle cevabı bu. Bunları bir adam
günümüzde ne kadar yapabiliyorsa ilmî seviyesi de odur. Aliyyul
Karî merhum Mirkatü’l Mefatih’te bir hadisi şerhînde diyor ki:
“Günümüzde bir insana
-dikkat edin Aliyyul Karî’nin vefatı üzerinden 400-500 sene
geçmiştir- bir adama ilim adamı deniyorsa bu sizi aldatmasın.
Bu, o adamın ilim seviyesine çıktığını değil ilmin o adamın
seviyesine düştüğünü gösterir. Çünkü ışık, kaynağından
uzaklaştıkça karanlık yoğunlaşır. Biz de şimdi ışık kaynağından
dokuz yüz küsur sene uzaklaşmış durumdayız. Bu bizden sonraysa
daha da artacaktır.”
Şimdi ilim adamı dediğimizde
aklımıza birtakım isimler, birtakım insanlar geliyor. Geçmişle
kıyasladığımızda belki ilim adamlarının talebeliğini yapabilecek
seviyede insanlara biz bugün ilim adamı diyoruz. Bu bir öz
eleştiridir, yanlış anlama olmasın; aynı zamanda bir tespittir.
Bizim zaman telakkimizi ortaya koyuyor. Biz zamanı nasıl
okuyoruz? Zaman Efendimiz döneminde en kutlu en mübarek
dilimindeydi ki, biz ona onun için “asr-ı saadet” diyoruz,
saadet zamanı... Ondan uzaklaştıkça zaman gittikçe kısalmaya
başlıyor, gittikçe kararmaya başlıyor. Aynı zamanda bu bizim
bilgi telakkimizi ortaya koyuyor. Bilginin kaynağı Efendimizdir,
vahiyle aldı. Ondan uzaklaştıkça bilgilerimiz, bilen
insanlarımız, bildiğini yaşayan insanlarımız azalır. Bu modern
bilgi telakkisiyle taban tabana zıt bir istikamettir.
Modernistlere sorarsanız bilgide zirvedeyiz derler. Ama İslamî
bilgi yani vahyî bilgi, ontolojik bilgi bakımından meseleye
baktığımızda sınır noktasına doğru yavaş yavaş dökülürüz.