E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

DR. ŞAHİN GÜVEN

KAPAK;

SÜNNETULLAH KAVRAMI ÜZERİNE...

1. Kavramsal Çerçeve

İnsanın deneyimlerini, kararlarını ve duygularını beyân etmesi(1)  için onun emrine verilmiş olan dil, anlamın hem oluşturulmasında hem de başkalarına ulaştırılmasında müstesnâ bir yere sahiptir. Dolayısıyla dilin yapıtaşları olan kelimelerin anlamları doğru tespit edilmelidir. Eğer kelimelerin anlamları doğru tespit edilip kullanılamazsa, bu kelimelerden oluşan cümleler de anlaşıl(a)maz olacaktır. Bir de bu kelimelerden büyük bir bölümünün terimsel ve kavramsal anlamlarının olduğunu hesaba kattığımızda, kelimelerin anlam alan(lar)ını tesbite çalışmanın daha bir önem kazandığı görülmektedir.

Kur’ân’daki bir kelimenin câhiliyye döneminde ne anlam ifade ettiği, sonra bu kelimenin, Kur’ân’da hangi anlam(lar)da kullanıldığı, ne gibi anlamlar kazandığı (ya da kaybettiği),  sahâbenin bu kelimeden ne anladığı, aynı kelimeye daha sonraki âlimlerin her devirde hangi anlamlar kazandırdıklarının ayrıntılı bir şekilde bilinmesi, Kur’ân ifadelerinin daha iyi anlaşılması bakımından hayâti öneme sahiptir.

Kur’ân, nâzil olduğu dil olan Arapça’nın, henüz nâzil olmadan önceki insanlar tarafından oluşturulan bazı kavramlarını kullandığı gibi, bazen de kullandığı kelime ile o kelimenin delâlet ettiği olgu arasındaki anlam bağını, bizzat kendisi inşâ etmiştir. İşte “Sünnetullah” kavramının, terkibi oluşturan “Sünnet” ve “Allah” kelimeleri Kur’ân-öncesi dönemde birbirinden müstakil kullanım alanlarına sahip oldukları halde, sünnetullah şeklinde bir isim tamlamasında bir araya gelmeleri, Kur’ân’a özgü bir durumdur.(2)

“Sünnetullah” ifadesi, Kur’ân’da beş ayrı âyette(3), sekiz defa geçmektedir. “Sünnet”(4)  kelimesinin, tekil ya da çoğul, müfred ya da terkip halindeki Kur’ânî kullanımlarını tümevarım yöntemiyle incelediğimiz zaman, bu kelimenin, orijinal, sürekli ve belli bir standarda oturmuş (iyi ya da kötü) davranış biçimini(5)  ifade ettiğini söylemek mümkündür.   Bu kavramın ikinci kısmını oluşturan “Allah” lafzı ise, farklı içerik ve konuma rağmen, hem câhiliyye döneminde hem de İslâmî dönemde kullanım alanına sahiptir.(6) Ancak bu iki kelimenin bir terkip içinde kullanılışı, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, Kur’ân’a has bir durumdur.(7) Yeni bir ifade biçimi olarak Kur’ân literatürüne giren bu kavramın delâlet ettiği anlam(lar) nedir o zaman?

Sünnetullah ifadesinin, Kur’ân’ın nüzûlünden günümüze gelinceye kadarki kavramlaşma sürecine baktığımızda, genel olarak bir kânuniyet düşüncesine atıfta bulunduğunu hemen fark ederiz.(8) Fakat asıl sorun bundan sonraki aşamada karşımıza çıkmaktadır. Zira bu kânuniyet alanı, acaba insanı çevreleyen tabiat kanunlarını içine alan “tabîi varlık alanı” mıdır, yoksa insanın fizik alandan farklı olarak ahlâki boyutunu ele alan “tarihsel (manevî) varlık alanı” mıdır?    Kavramlaşma sürecine dikkatle baktığımızda bu ifadenin genelde “âdetullah” terimiyle eşanlamlı bir kullanıma sahip olduğunu; dolayısıyla “tabiat yasaları”nı ifade eder biçimde kullanıldığını görmekteyiz.(9) Bu durum XX. yüzyılın başlarına kadar da böylece devam edegelmiştir. Ne varki bu yüzyılın başından itibaren bir çok müslüman düşünürün, sosyal bilimlerdeki –özellikle de Tarih Felsefesi ve Sosyoloji’deki- gelişmelere paralel olarak, bu ifadenin tabîi alandan ziyade sosyal alanla; dolayısıyla “tarihin yasaları”yla ilişkili olduğunu dile getirdiklerini görmekteyiz.(10) Bu durumda, kavramın içinde geçtiği âyetleri –yakın ve uzak bağlamlarını da göz önünde bulundurarak- tek tek incelemek yerinde bir davranış olacaktır.

2. Âyetler Işığında Sünnetullah Kavramının Anlam Alanı:

Öncelikle şu hususu belirtmek gerekmektedir: Kur’ân’da “sünnet” kelimesinin farklı terkipler halinde de kullanıldığını görmekteyiz. Ancak “Sünnetünâ”, “sünnetü men erselnâ gablek” ve “sünnetü’l-evvelîn” gibi diğer Kur’ân ifadelerinin de yine genelde sünnetullah ile aynı (ya da çok yakın) anlamı ifade etmek için kullanıldıkları anlaşılmaktadır.(11)

Nüzûl tarihleri göz önünde bulundurulduğunda, sünnetullah ifadesinin geçtiği ilk âyetin Fâtır sûresinin 43. âyeti olduğu  görülmektedir;

“Yeminlerinin olanca güçleriyle, kendilerine bir uyarıcı gelecek olsa, ümmetlerin herhangi birinden mutlaka daha doğru yolda olacaklarına dair, Allah’a and içtiler. Ancak onlara uyarıcı geldiğinde, nefretlerinden başkasını artırmadı. Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar, öncekilerin kanunundan (sünnete’l-evvelîn) başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın yasalarında (sünnetullah) asla bir değişme bulamazsın. Yine Allah’ın yasalarında (sünnetullah) kesinlikle bir sapma da bulamazsın.”(Fâtır 42-43)

Âyetin içinde bulunduğu genel bağlama baktığımızda, peygamberlerini yalanlayan bütün inatçı, zalim kimse ve toplumları Allah Teâlâ’nın cezalandırdığının hatırlatıldığını görmekteyiz. Buna göre bu son peygamberi yalanlayanların başına da, kendilerinden önceki milletler hakkında câri olan kanundan başkası gelmeyecektir. Zira Allah’ın kişiler ve toplumlar için koyduğu yasalarında asla bir değişiklik ve sapma olmaz.

Yine Mekkî bir sûre olan Mü’min sûresinin en son âyetinde de bu ifadenin geçtiğini görmekteyiz. Sünnetullah ifadesinin geçtiği bu son âyetten önceki âyetlere baktığımızda kısaca şunları görürüz: Allah, bütün âyetlerini insanların gözleri önüne serdiği halde, bir kısım insanlar bu âyetleri inkâr yoluna giderler. Ancak aynı tavırları sergileyen önceki toplumların nasıl bir kötü sonla karşılaştıklarını görmeleri için bu inkârcıların, yeryüzünü gezip dolaşmaları ve ibret almaları öğütlenir. Ancak Allah’ın helâk azabını gördükleri zaman, yaptıklarından pişman olduklarını; şirk koşmayı terk edip bir olan Allah’a iman ettiklerini söylerler ama, artık iş işten geçmiştir:

“Ama bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman, imanları kendilerine hiçbir yarar sağlamadı. (Bu azap,) Allah’ın kulları arasında sürüp-gitmekte olan sünneti gereğidir. İşte kâfirler burada hüsrana uğramışlardır.” (Mü’min 85)

Ahzâb sûresinin 38. âyetinde ise Allah’ın farz kılmış olduğu bir hükmü, dilerse bizzat peygamberi üzerinde bile uygulatabileceği ifade edilmektedir. Nitekim Allah, evlatlık kurumunu ve onun toplumsal yansımalarını ortadan kaldırma hedefini gerçekleştirmek için bizzat Hz. Peygamber aleyhisselamı seçmiştir.

“Allah’ın kendisine farz kıldığı bir şeyi yerine getirmede peygamber üzerine hiçbir güçlük yoktur. Zira bu, daha önce gelip geçen (toplumlar) için de olan Allah’ın kanunudur (sünnetullah). Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir.” (Ahzâb 38)

Yine aynı sûrenin 60 ve 61. âyeti kerîmelerinde, münâfıkların ve kalplerinde hastalık bulunanların, peygamber, peygamber eşleri ve mü’minler hakkında ileri geri konuşarak İslâm düşmanlarını onların üzerine kışkırtmalarına devam edecek olurlarsa, bunun sonunun kötü olacağı ifade edilmekte ve devamında da bunun her millet ve toplum için uygulanan “Allah’ın yasası (sünnetullah)” olduğu bildirilmektedir:

“Daha önceden gelip geçenler hakkında (uygulanan) Allah’ın kanunu budur. Allah’ın kanununda  (sünnetullah) asla bir değişiklik bulamazsın.” (Ahzâb 62)

Sünnetullah kavramının Kur’ân’da geçtiği son âyet ise, Fetih sûresi’nin 23. âyetidir. Bu âyetin bağlamına baktığımızda, Rıdvan beyatı ve Hudeybiye antlaşmalarının anlatıldığı bir ortamda kâfirlerin, müslümanlarla savaşmaları durumunda, arkalarını dönüp kaçacakları ve bu durumda da kendileri için hiçbir dost ve yardımcı bulamayacakları ifade edildikten sonra şöyle denilmektedir:

“Allah’ın, öteden beri süregelen kanunu budur. Allah’ın kanunlarında asla bir değişiklik bulamazsın.” (Fetih 23)

Bütün bu âyetleri göz önünde bulundurduğumuzda, insanoğlunun tâbi olmak zorunda olduğu “tarihin yasaları”nda şu üç önemli özelliğin bulunduğunu görmekteyiz: Süreklilik, Rabbânîlik ve insanın özgürlüğü.(12)

“Sünnetullah’da herhangi bir değişiklik göremezsin...” (Ahzâb 62) ve “Sünnetimizde bir değişme göremezsin...” (İsrâ 77)   gibi âyetlerde, sebep-sonuç ilişkisi bağlamında, bir süreklilik ve değişmezliğe vurgu yapıldığı görülmektedir. Zira bu âyetlerde, herhangi bir toplumun kendisi lehine bu tarihi yasalarda değişiklik yapılması düşüncesine ya da bunlarda herhangi bir istisnâî durumun vukûu umuduyla yaşamasına karşı bir tavır alış bulunmaktadır. Çünkü hiçbir toplum bu türden bir istisna düşüncesi ve umuduna kendisini kaptırmamalıdır:

“Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden, cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman!’ dediler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara 214)

Kur’ân âyetlerinin üzerinde durduğu ikinci husus da, tarihî yasaların rabbânîliğidir. Çünkü insan, bu evrende geçerli olan kesin yasalardan yararlanırken bile, Allah’a dayanarak hareket etmesini bilmelidir. Zira evrende câri olan bu yasalar, Allah’ın iradesi ve kudreti dışında ve ötesinde çalışan yasalar değil, aksine bunlar Allah’ın her şeye kâdir(13) olma sıfatının bir tecellisi ve pratiğe aktarılmış şeklidir.

Bazı kimselerin, sünnetullah’ın insan iradesini devre dışı bıraktığına dair iddialarının aksine Kur’ân, hadiselerin gerçekleşmesinde önemli bir temel olarak “insanın iradesi”ni almaktadır. Meselâ, “Bir kavim kendi durumunu (iyi ya da kötü yönde) değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez” (Ra’d 11) âyetinde, toplumsal değişmenin insan fiillerinin sonucu olduğu vurgulanmaktadır. İyi ya da kötü toplumsal değişmenin temelinde insanın seçimi ve hür iradesinin varlığı göze çarpmaktadır. Ama bütün bunların, tarihî yasaların ilişkileri kapsamında sadece kendilerine düşen bir pay kadar bir etkiye sahip olduklarını da unutmamak gerekir.

* D.İ.B. Kayseri Haseki Eğitim Merkezi Eğitim Görevlisi

sguven71@yahoo.com

Dipnotlar:

1- “Râhmân; Kur’ân-ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyânı (düşüncelerini açıklamayı) öğretti...” (Rahmân Sûresi, 1-4.)

2- Bkz: Ömer Özsoy, Sünnetullah: Bir Kur’ân İfadesinin Kavramlaşması, Ankara 1994, s. 45-46.

3- Bkz: Ahzâb 38 ve 62 (iki kez); Fâtır 43 (iki kez); Mü’min 85; Fetih 23 (iki kez)

4- “Sünnet” kelimesinin Kur’ân-öncesi ve nüzûl dönemi kullanım alanlarıyla ilgili geniş açıklama için bkz: Özsoy, Sünnetullah, s. 55-63.

5- Özsoy, a.g.e., s. 53.

6- Câhiliyye dönemi müşriklerinin Allah tasavvuru ile Kur’ân’ın ortaya koyduğu Allah tasavvurunun farklılıkları için bkz: Toshihiko Izutsu, Kur’ân’da Allah ve İnsan, (Çev. Süleyman Ateş), Ankara ts., s. 89 vd.

7- Erdoğan Pazarbaşı, Kur’ân ve Medeniyet –Doğuşu, Gelişimi, Çöküşü-, İstanbul 1996, s. 353-354.

8- Bkz: Muhittin Bağçeci, Sünnetullah Maddesi, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, C. IV,  s. 463; Özsoy, Sünnetullah, s. 66; Pazarbaşı, Kur’ân ve Medeniyet, s. 354; Muhammed Baqır es-Sadr, Kur’ân Okulu, (Mehmet Yolcu) Ankara 1995, s. 75-77.

9- Sünnetullah ifadesinin Kur’ân’daki kullanımı ve gerek yakın gerekse uzak bağlamı açısından bakıldığında, “âdetullah” ifadesiyle eşanlamlı olarak kullanılmasını bir “anlam kayması” olarak gören Özsoy’un değerlendirmeleri için bkz: Özsoy, Sünnetullah, s. 66-72.

10- Bu düşünürlerden bazılarının görüşleri için bkz: Mazharuddin Sıddıkî, Kur’ân’da Tarih Kavramı, (Çev: Süleyman Kalkan), İstanbul 1990, s. 62 vd.; Sadr, Kur’ân Okulu, s. 44 vd.; Özsoy, Sünnetullah, s. 134-135.

11- Bkz: Özsoy, Sünnetullah, s. 55-61.

12- Bkz: Sadr, Kur’ân Okulu, s. 75-83; Özsoy, Sünnetullah, s. 159 vd.

13- Bkz: Âl-i İmrân Sûresi, 5; Mâide Sûresi, 17. vd.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.