SÜNNETULLAH KAVRAMI
ÜZERİNE...
1. Kavramsal Çerçeve
İnsanın deneyimlerini,
kararlarını ve duygularını beyân etmesi(1) için onun emrine
verilmiş olan dil, anlamın hem oluşturulmasında hem de
başkalarına ulaştırılmasında müstesnâ bir yere sahiptir.
Dolayısıyla dilin yapıtaşları olan kelimelerin anlamları doğru
tespit edilmelidir. Eğer kelimelerin anlamları doğru tespit
edilip kullanılamazsa, bu kelimelerden oluşan cümleler de
anlaşıl(a)maz olacaktır. Bir de bu kelimelerden büyük bir
bölümünün terimsel ve kavramsal anlamlarının olduğunu hesaba
kattığımızda, kelimelerin anlam alan(lar)ını tesbite çalışmanın
daha bir önem kazandığı görülmektedir.
Kur’ân’daki bir kelimenin
câhiliyye döneminde ne anlam ifade ettiği, sonra bu kelimenin,
Kur’ân’da hangi anlam(lar)da kullanıldığı, ne gibi anlamlar
kazandığı (ya da kaybettiği), sahâbenin bu kelimeden ne
anladığı, aynı kelimeye daha sonraki âlimlerin her devirde hangi
anlamlar kazandırdıklarının ayrıntılı bir şekilde bilinmesi,
Kur’ân ifadelerinin daha iyi anlaşılması bakımından hayâti öneme
sahiptir.
Kur’ân, nâzil olduğu dil
olan Arapça’nın, henüz nâzil olmadan önceki insanlar tarafından
oluşturulan bazı kavramlarını kullandığı gibi, bazen de
kullandığı kelime ile o kelimenin delâlet ettiği olgu arasındaki
anlam bağını, bizzat kendisi inşâ etmiştir. İşte “Sünnetullah”
kavramının, terkibi oluşturan “Sünnet” ve “Allah” kelimeleri
Kur’ân-öncesi dönemde birbirinden müstakil kullanım alanlarına
sahip oldukları halde, sünnetullah şeklinde bir isim
tamlamasında bir araya gelmeleri, Kur’ân’a özgü bir durumdur.(2)
“Sünnetullah” ifadesi,
Kur’ân’da beş ayrı âyette(3), sekiz defa geçmektedir.
“Sünnet”(4) kelimesinin, tekil ya da çoğul, müfred ya da terkip
halindeki Kur’ânî kullanımlarını tümevarım yöntemiyle
incelediğimiz zaman, bu kelimenin, orijinal, sürekli ve belli
bir standarda oturmuş (iyi ya da kötü) davranış biçimini(5)
ifade ettiğini söylemek mümkündür. Bu kavramın ikinci kısmını
oluşturan “Allah” lafzı ise, farklı içerik ve konuma rağmen, hem
câhiliyye döneminde hem de İslâmî dönemde kullanım alanına
sahiptir.(6) Ancak bu iki kelimenin bir terkip içinde
kullanılışı, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, Kur’ân’a has
bir durumdur.(7) Yeni bir ifade biçimi olarak Kur’ân
literatürüne giren bu kavramın delâlet ettiği anlam(lar) nedir o
zaman?
Sünnetullah ifadesinin,
Kur’ân’ın nüzûlünden günümüze gelinceye kadarki kavramlaşma
sürecine baktığımızda, genel olarak bir kânuniyet düşüncesine
atıfta bulunduğunu hemen fark ederiz.(8) Fakat asıl sorun bundan
sonraki aşamada karşımıza çıkmaktadır. Zira bu kânuniyet alanı,
acaba insanı çevreleyen tabiat kanunlarını içine alan “tabîi
varlık alanı” mıdır, yoksa insanın fizik alandan farklı olarak
ahlâki boyutunu ele alan “tarihsel (manevî) varlık alanı”
mıdır? Kavramlaşma sürecine dikkatle baktığımızda bu ifadenin
genelde “âdetullah” terimiyle eşanlamlı bir kullanıma sahip
olduğunu; dolayısıyla “tabiat yasaları”nı ifade eder biçimde
kullanıldığını görmekteyiz.(9) Bu durum XX. yüzyılın başlarına
kadar da böylece devam edegelmiştir. Ne varki bu yüzyılın
başından itibaren bir çok müslüman düşünürün, sosyal
bilimlerdeki –özellikle de Tarih Felsefesi ve Sosyoloji’deki-
gelişmelere paralel olarak, bu ifadenin tabîi alandan ziyade
sosyal alanla; dolayısıyla “tarihin yasaları”yla ilişkili
olduğunu dile getirdiklerini görmekteyiz.(10) Bu durumda,
kavramın içinde geçtiği âyetleri –yakın ve uzak bağlamlarını da
göz önünde bulundurarak- tek tek incelemek yerinde bir davranış
olacaktır.
2. Âyetler Işığında
Sünnetullah Kavramının Anlam Alanı:
Öncelikle şu hususu
belirtmek gerekmektedir: Kur’ân’da “sünnet” kelimesinin farklı
terkipler halinde de kullanıldığını görmekteyiz. Ancak “Sünnetünâ”,
“sünnetü men erselnâ gablek” ve “sünnetü’l-evvelîn” gibi diğer
Kur’ân ifadelerinin de yine genelde sünnetullah ile aynı (ya da
çok yakın) anlamı ifade etmek için kullanıldıkları
anlaşılmaktadır.(11)
Nüzûl tarihleri göz önünde
bulundurulduğunda, sünnetullah ifadesinin geçtiği ilk âyetin
Fâtır sûresinin 43. âyeti olduğu görülmektedir;
“Yeminlerinin olanca
güçleriyle, kendilerine bir uyarıcı gelecek olsa, ümmetlerin
herhangi birinden mutlaka daha doğru yolda olacaklarına dair,
Allah’a and içtiler. Ancak onlara uyarıcı geldiğinde,
nefretlerinden başkasını artırmadı. Çünkü onlar yeryüzünde
büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi
kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar, öncekilerin kanunundan (sünnete’l-evvelîn)
başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın yasalarında (sünnetullah)
asla bir değişme bulamazsın. Yine Allah’ın yasalarında (sünnetullah)
kesinlikle bir sapma da bulamazsın.”(Fâtır 42-43)
Âyetin içinde bulunduğu
genel bağlama baktığımızda, peygamberlerini yalanlayan bütün
inatçı, zalim kimse ve toplumları Allah Teâlâ’nın
cezalandırdığının hatırlatıldığını görmekteyiz. Buna göre bu son
peygamberi yalanlayanların başına da, kendilerinden önceki
milletler hakkında câri olan kanundan başkası gelmeyecektir.
Zira Allah’ın kişiler ve toplumlar için koyduğu yasalarında asla
bir değişiklik ve sapma olmaz.
Yine Mekkî bir sûre olan
Mü’min sûresinin en son âyetinde de bu ifadenin geçtiğini
görmekteyiz. Sünnetullah ifadesinin geçtiği bu son âyetten
önceki âyetlere baktığımızda kısaca şunları görürüz: Allah,
bütün âyetlerini insanların gözleri önüne serdiği halde, bir
kısım insanlar bu âyetleri inkâr yoluna giderler. Ancak aynı
tavırları sergileyen önceki toplumların nasıl bir kötü sonla
karşılaştıklarını görmeleri için bu inkârcıların, yeryüzünü
gezip dolaşmaları ve ibret almaları öğütlenir. Ancak Allah’ın
helâk azabını gördükleri zaman, yaptıklarından pişman
olduklarını; şirk koşmayı terk edip bir olan Allah’a iman
ettiklerini söylerler ama, artık iş işten geçmiştir:
“Ama bizim dayanılmaz
azabımızı gördükleri zaman, imanları kendilerine hiçbir yarar
sağlamadı. (Bu azap,) Allah’ın kulları arasında sürüp-gitmekte
olan sünneti gereğidir. İşte kâfirler burada hüsrana
uğramışlardır.” (Mü’min 85)
Ahzâb sûresinin 38. âyetinde
ise Allah’ın farz kılmış olduğu bir hükmü, dilerse bizzat
peygamberi üzerinde bile uygulatabileceği ifade edilmektedir.
Nitekim Allah, evlatlık kurumunu ve onun toplumsal yansımalarını
ortadan kaldırma hedefini gerçekleştirmek için bizzat Hz.
Peygamber aleyhisselamı seçmiştir.
“Allah’ın kendisine farz
kıldığı bir şeyi yerine getirmede peygamber üzerine hiçbir
güçlük yoktur. Zira bu, daha önce gelip geçen (toplumlar) için
de olan Allah’ın kanunudur (sünnetullah). Allah’ın emri, takdir
edilmiş bir kaderdir.” (Ahzâb 38)
Yine aynı sûrenin 60 ve 61.
âyeti kerîmelerinde, münâfıkların ve kalplerinde hastalık
bulunanların, peygamber, peygamber eşleri ve mü’minler hakkında
ileri geri konuşarak İslâm düşmanlarını onların üzerine
kışkırtmalarına devam edecek olurlarsa, bunun sonunun kötü
olacağı ifade edilmekte ve devamında da bunun her millet ve
toplum için uygulanan “Allah’ın yasası (sünnetullah)” olduğu
bildirilmektedir:
“Daha önceden gelip geçenler
hakkında (uygulanan) Allah’ın kanunu budur. Allah’ın kanununda
(sünnetullah) asla bir değişiklik bulamazsın.” (Ahzâb 62)
Sünnetullah kavramının
Kur’ân’da geçtiği son âyet ise, Fetih sûresi’nin 23. âyetidir.
Bu âyetin bağlamına baktığımızda, Rıdvan beyatı ve Hudeybiye
antlaşmalarının anlatıldığı bir ortamda kâfirlerin,
müslümanlarla savaşmaları durumunda, arkalarını dönüp
kaçacakları ve bu durumda da kendileri için hiçbir dost ve
yardımcı bulamayacakları ifade edildikten sonra şöyle
denilmektedir:
“Allah’ın, öteden beri
süregelen kanunu budur. Allah’ın kanunlarında asla bir
değişiklik bulamazsın.” (Fetih 23)
Bütün bu âyetleri göz önünde
bulundurduğumuzda, insanoğlunun tâbi olmak zorunda olduğu
“tarihin yasaları”nda şu üç önemli özelliğin bulunduğunu
görmekteyiz: Süreklilik, Rabbânîlik ve insanın özgürlüğü.(12)
“Sünnetullah’da herhangi bir
değişiklik göremezsin...” (Ahzâb 62) ve “Sünnetimizde bir
değişme göremezsin...” (İsrâ 77) gibi âyetlerde, sebep-sonuç
ilişkisi bağlamında, bir süreklilik ve değişmezliğe vurgu
yapıldığı görülmektedir. Zira bu âyetlerde, herhangi bir
toplumun kendisi lehine bu tarihi yasalarda değişiklik yapılması
düşüncesine ya da bunlarda herhangi bir istisnâî durumun vukûu
umuduyla yaşamasına karşı bir tavır alış bulunmaktadır. Çünkü
hiçbir toplum bu türden bir istisna düşüncesi ve umuduna
kendisini kaptırmamalıdır:
“Yoksa siz, sizden önce
gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden, cennete
gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine
dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve
beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman!’ dediler.
İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara 214)
Kur’ân âyetlerinin üzerinde
durduğu ikinci husus da, tarihî yasaların rabbânîliğidir. Çünkü
insan, bu evrende geçerli olan kesin yasalardan yararlanırken
bile, Allah’a dayanarak hareket etmesini bilmelidir. Zira
evrende câri olan bu yasalar, Allah’ın iradesi ve kudreti
dışında ve ötesinde çalışan yasalar değil, aksine bunlar
Allah’ın her şeye kâdir(13) olma sıfatının bir tecellisi ve
pratiğe aktarılmış şeklidir.
Bazı kimselerin,
sünnetullah’ın insan iradesini devre dışı bıraktığına dair
iddialarının aksine Kur’ân, hadiselerin gerçekleşmesinde önemli
bir temel olarak “insanın iradesi”ni almaktadır. Meselâ, “Bir
kavim kendi durumunu (iyi ya da kötü yönde) değiştirmedikçe,
Allah onların durumunu değiştirmez” (Ra’d 11) âyetinde,
toplumsal değişmenin insan fiillerinin sonucu olduğu
vurgulanmaktadır. İyi ya da kötü toplumsal değişmenin temelinde
insanın seçimi ve hür iradesinin varlığı göze çarpmaktadır. Ama
bütün bunların, tarihî yasaların ilişkileri kapsamında sadece
kendilerine düşen bir pay kadar bir etkiye sahip olduklarını da
unutmamak gerekir.
* D.İ.B. Kayseri Haseki
Eğitim Merkezi Eğitim Görevlisi
sguven71@yahoo.com
Dipnotlar:
1- “Râhmân; Kur’ân-ı
öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyânı (düşüncelerini açıklamayı)
öğretti...” (Rahmân Sûresi, 1-4.)
2- Bkz: Ömer Özsoy,
Sünnetullah: Bir Kur’ân İfadesinin Kavramlaşması, Ankara 1994,
s. 45-46.
3- Bkz: Ahzâb 38 ve 62 (iki
kez); Fâtır 43 (iki kez); Mü’min 85; Fetih 23 (iki kez)
4- “Sünnet” kelimesinin
Kur’ân-öncesi ve nüzûl dönemi kullanım alanlarıyla ilgili geniş
açıklama için bkz: Özsoy, Sünnetullah, s. 55-63.
5- Özsoy, a.g.e., s. 53.
6- Câhiliyye dönemi
müşriklerinin Allah tasavvuru ile Kur’ân’ın ortaya koyduğu Allah
tasavvurunun farklılıkları için bkz: Toshihiko Izutsu, Kur’ân’da
Allah ve İnsan, (Çev. Süleyman Ateş), Ankara ts., s. 89 vd.
7- Erdoğan Pazarbaşı, Kur’ân
ve Medeniyet –Doğuşu, Gelişimi, Çöküşü-, İstanbul 1996, s.
353-354.
8- Bkz: Muhittin Bağçeci,
Sünnetullah Maddesi, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, C. IV, s. 463;
Özsoy, Sünnetullah, s. 66; Pazarbaşı, Kur’ân ve Medeniyet, s.
354; Muhammed Baqır es-Sadr, Kur’ân Okulu, (Mehmet Yolcu) Ankara
1995, s. 75-77.
9- Sünnetullah ifadesinin
Kur’ân’daki kullanımı ve gerek yakın gerekse uzak bağlamı
açısından bakıldığında, “âdetullah” ifadesiyle eşanlamlı olarak
kullanılmasını bir “anlam kayması” olarak gören Özsoy’un
değerlendirmeleri için bkz: Özsoy, Sünnetullah, s. 66-72.
10- Bu düşünürlerden
bazılarının görüşleri için bkz: Mazharuddin Sıddıkî, Kur’ân’da
Tarih Kavramı, (Çev: Süleyman Kalkan), İstanbul 1990, s. 62 vd.;
Sadr, Kur’ân Okulu, s. 44 vd.; Özsoy, Sünnetullah, s. 134-135.
11- Bkz: Özsoy, Sünnetullah,
s. 55-61.
12- Bkz: Sadr, Kur’ân Okulu,
s. 75-83; Özsoy, Sünnetullah, s. 159 vd.
13- Bkz: Âl-i İmrân Sûresi,
5; Mâide Sûresi, 17. vd.