İSLAMİ
TEBLİĞDE KUR’AN METODU
İnsanlara en doğru yolu
göstermek için gönderilmiş olan Kur’an-ı Kerim, yirmi üç yıllık
bir zaman içerisinde, tarihte eşine rastlanmayan büyük bir
inkılâp gerçekleştirmiştir.
Kur’an, hiçbir düzen ve
hiçbir hukuk tanımayan sorumsuz fertlerden, kıyamete kadar her
dönemde insanlara örnek olabilecek, derin bir hukuk anlayışına
sahip bir topluluğun meydana gelmesini sağlamıştır. Bunu da
insanlık tarihi açısından yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede
gerçekleştirmiştir. Bu kadar kısa bir zaman içerisinde yapılan
bu değişiklikte en büyük âmil, şüphesiz ki, Kur’an’ın muhtevası,
eşsiz üslubu ve gönüllere nüfuz eden derin manasıdır.
Bunun yanında hak ve
hakikati sunuş biçimi yani, irşad ve tebliğ metodu da bu
inkılâbı gerçekleştirmesinde büyük rol oynamıştır. Bir ilaç ne
kadar tesirli olursa olsun, hastaya uygun dozajda verilmezse bir
faydası görülemez. Bunun gibi, Kur’an’ın getirmiş olduğu
evrensel esaslar, ne kadar yüce ve değerli olursa olsun,
insanlara münasip bir üslup içinde anlatılmazsa, bundan da
istenilen fayda sağlanamaz.
İşte Kur’an, bu hususta
nasıl bir yol takip etmiştir ki, az bir zamanda böyle bir
başarıyı sağlayabilmiştir. Biz, burada Kur’an’ın insanları ikna
etmede ve hakkı hakikati onlara ulaştırmadaki metodu üzerinde
durup ayetler ışığında Kur’an’ın öngördüğü yöntemleri açıklamaya
çalışacağız.
Kur’an’ın Tebliğ Metodu:
Kur’an insanları nasıl ikna
ederek onlara Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettirmeye
çalışmıştır? Yine Yüce Allah, Kur’an’da koymuş olduğu
prensipleri insanlara benimsetirken nasıl bir yol takip
etmiştir? Bu hususta ortaya koyduğu deliller nelerdir? İşte bu
gibi sorulara ayetler ışığında cevap verildiğinde Kur’an’ın
irşad ve tebliğ metodu da ortaya çıkmış olmaktadır. Kur’an’ın
irşad metodunun en özlü bir şekilde şu ayette ifade edildiğini
görmekteyiz:
“(Ey Muhammed!) Sen, Rabbin
yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde
mücadele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi
bilendir ve O, hidayete erenleri de en iyi bilendir.” (Nahl,
16/125)
Bu ayetteki “hikmet ve güzel
öğütle Rabbinin yoluna, yani İslam dinine çağır” ifadesi açık ve
kesin bir emirdir. Ama kimlerin hikmet ve güzel öğütle Allah’ın
yoluna çağırılacağı ayette belirtilmemiştir. Müşrikler, Kitap
Ehli, münafıklar ve müslümanlar, acaba bunlardan hangisi bu
davetin muhatabıdır? Ayette mefulün zikredilmemesi, hitabın
umumî oluşuna işaret etmektedir.(1) Kur’an, tek bir zümreyi
hidayete çağırmak için değil, bütün insanları hidayete erdirmek
için gönderilmiş bir kitaptır. O halde bütün insanlar bu kapsama
girmektedirler.
Allah yoluna hikmet ve güzel
öğütle çağırmayı ve en güzel biçimde mücadele etmeyi emreden bu
ayet, İslam’da tebliğ metodunu ortaya koymaktadır.
Ayetin açık ifadesinden
anlaşıldığına göre, Kur’an, hitap edilmek istenen insanları üç
grup halinde değerlendirmekte ve bunların her birine ne şekilde
hitap edilmesi gerektiği belirtilmektedir:
1. Allah yoluna hikmetle
çağırmak.
2. Allah yoluna güzel öğütle
çağırmak.
3. En güzel bir biçimde
mücadele etmek.
1. Allah Yoluna Hikmetle
Çağırmak:
Allah yoluna hikmetle davet
edilecek olanlar, gerçeği öğrenmek isteyen, anlayışlı ve olgun
insanlardır. Onlara karşı ancak kesin delillerle konuşmak doğru
olur ki, o kesin delil de hikmettir. Nitekim ayette geçen hikmet
kelimesi başlıca şu manaları taşımaktadır:
a) Doyurucu, ikna edici,
aynı zamanda -karşısındaki insanların kültür seviyesine göre-
bilimsel ölçüde delillerle davet etmek.
b) Gerçeği yansıtır
mahiyetteki belgelerle davet etmek.
c) İnsanlara yarar
sağlayacak, akıllara ışık tutacak vicdanlarını harekete
geçirecek misallerle davet etmek.
2. Allah Yoluna Güzel Öğütle
Çağırmak:
Allah yoluna güzel öğütle
davet edilecek olanlar ise, sağlam karakterli, güzel huylu, iyi
kalpli, zarif ve duyarlı bir vicdana sahip ve öğüt kabul eden
insanlardır. Bu tür insanları Allah yoluna, güzel, tatlı, çekici
ve doyurucu öğütlerle davet etmek gerekir. Çünkü bilgisiz,
hikmetsiz, kaba davetle, taassupla hareket etmenin bir yararı
olmaz. Ancak hikmet, tatlı dil gönülleri etkiler, insanları
yumuşatır, yoldan çıkanları yola getirir.
3. En Güzel Bir Biçimde
Mücadele Etmek:
En güzel bir biçimde
mücadele etmek, daha ziyade dinî eğitimden uzak, yabancı
kültürün tesiri altında kalıp dine, dindara saygı duymayan;
üstelik yıkıcı, bozucu faaliyetlerde bulunan inkârcı veya çok
şüpheci inatçılara karşı yapılır. Mücadelenin günün şartlarını,
sosyal yapının özelliklerini, muhatabın tutum ve dayanaklarını
dikkate alarak sistemli, seviyeli, şuurlu bir şekilde yapılması
gereklidir.(2)
Ayette geçen mücadele
kelimesi cedel kökünden müfâale kalıbından mastardır. Aşırı
ölçüde tartışma, bir işi sağlam yapma, mücadele eden iki kişiden
birinin diğerini fikren mağlup etmesi, güreşmek ve bir insanın
arkadaşını sert yere düşürmesi gibi manalara gelmektedir.(3)
Münakaşalardan müspet bir
netice elde etmek oldukça zor bir iştir. Karşılıklı olarak bir
takım fikirlerin çatışması sonucunda, genellikle yorgunluktan ve
dargınlıktan başka bir şey hasıl olmaz.(4) Bunun için Kur’an,
karşı tarafla mutlak olarak mücadele yapmayı pek tavsiye
etmemiş, ancak ille de mücadele etmek gerekirse en güzel şekilde
yapılmasını istemiştir.(5) Muhatabı kötüleyerek, onun
şahsiyetini rencide ederek değil, ona karşı nazik ve anlayışlı
davranarak hareket etmeyi, iyi bir netice elde edilmesi
bakımından önemli saymaktadır.
Bu ayetten başka Kur’an’da,
tebliğ metodumuzun nasıl olması gerektiğini açıklayan başka
ayetler de vardır. O ayetleri de göz önünde bulundurarak
Kur’an’ın öngördüğü diğer tebliğ yöntemlerini şöyle
açıklayabiliriz:
4. Şefkat ve Merhametle
Davet Etmek:
Müslümanların merhametli
olması, Kur’an’ın emrettiği bir husustur. Davetçi ise, her
müslümandan daha çok merhametli olmak zorundadır. Başkalarına
karşı şefkatli ve merhametli olmayan bir kişi, onların iyiliğini
isteyebilir mi? Hâlbuki davetçi, insanların cehennem ateşinden
kurtulup Allah’ın rızasına kavuşması için gayret sarf eden
kimsedir. O kendisi için sevdiği bir şeyi başkaları için de
sever.(6)
Kur’an’da Hz. Peygamber’in
merhametli olması sebebiyle, insanların O’nun etrafına toplanmış
olduğu, aksi halde katı kalpli olmuş olsaydı etrafındakilerin
dağılıp gitmiş olacakları belirtilmektedir.
“(Ey Muhammed!) Sen,
Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen
kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp
giderlerdi.” (Âl-i İmran 3/159)
Bu ayet, davetçinin
merhametli ve güler yüzlü olmasının önemi üzerinde durmaktadır.
Soğuk ve katı yürekli insanlardan hiç kimsenin hoşlanmadığı bir
gerçektir. Herkes müsamahakâr ve güler yüzlü insanların
etrafında toplanır.(7) Güler yüzlü bir çehrenin ve tatlı bir
çift sözün her insan üzerinde müspet bir tesir bıraktığını kim
inkâr edebilir? Hz. Peygamber’de güler yüz, müsamaha ve merhamet
o kadar engindi ki, O’nun hiçbir kimseye bağırıp çağırdığı
görülmemiştir. Enes b. Mâlik bu konuda şöyle demektedir: “Hz.
Peygamber’e on sene hizmet ettim, bir kere dahi bana (canı
sıkılıp) of demedi. Yaptığım bir iş için “niçin böyle yaptın
veya şöyle yapsaydın” demedi.” (Buhârî, Edeb, 39; Ebu Davud,
Vitr, 32; Edeb, 1; Tirmizî, Bir, 69; Ahmed b.Hanbel, a.g.e., III,
101, 124, 159) İyilik ve müsamaha yönünden Hz. Peygamber’in
hayatı eşsiz örneklerle doludur. Burada bir örnek vermek
istiyorum:
Bir gün İslamiyete tam
ısınmamış bir bedevî, Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek O’ndan
bir şeyler istedi. Rasulullah da bu fakir adama yardımda
bulundu. Adam kalkıp giderken Hz. Peygamber ona:
- Seni memnun edebildim mi?
dedi. Adam:
- Hayır memnun değilim,
bunlar da bir şey mi sanki! diye söylendi.
Adamın bu nezaketsiz
davranışına karşı orada bulunan Sahabîler, son derece kızdılar
ve onun üzerine yürümek istediler. Hz. Peygamber, onlara
durmalarını işaret ederek, evine gidip bu adama başka şeyler
daha getirip verdi. Tekrar ona:
- Şimdi seni memnun
edebildim mi? diye sordu. Adam da:
- Evet yardımda bulundun,
Allah, ehline ve aşiretine hayır versin, dedi. Bunun üzerine
Hz.Peygamber ona:
- Öyleyse gel, biraz önce
kızdırdığın insanlara bu memnuniyetini açıkla da, sana olan
düşmanlıklarını gider, dedi.
Adam içeri girip
müslümanların huzurunda Hz. Peygamber’den memnun olduğunu
belirtti.(8)
İşte Hz.Peygamber’in bu
ölçüdeki şefkat ve müsamahası insanları İslamiyete çekiyor ve
onlara İslamiyeti benimsetmiş oluyordu. Bütün peygamberler
gönderildikleri insanlara karşı hep böyle merhametli ve
müsamahakâr davranmışlardır. İşte İslam’ı insanlara anlatan her
davetçinin de muhataplarına karşı bu derece şefkatli ve
merhametli olması gerekmektedir.
5.Yumuşak Söz Söylemek ve
Muhatabı Güzellikle Savmak:
Fikir ve inançların
değiştirilmesinde insanı etkileyen unsurlardan biri de şüphesiz
ki yumuşak söz ve tatlı dildir. Yumuşak söz ve güler yüze karşı
insanların büyük zaafı vardır. Güler yüzlü ve yumuşak sözlü
insanlar, toplum içinde her zaman sevilir ve sayılırlar. Onlara
karşı sıcak bir ilgi, yakın bir alaka, hiç eksik olmaz. İslam
davetçisi bu noktada da herkesten çok duyarlı olarak
muhataplarına karşı kullanacağı dilin yumuşak olmasına itina
göstermelidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, bu hususa şöyle işaret
etmektedir:
“Kullarıma söyle, sözün en
güzelini söylesinler. Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister.
Şüphesiz şeytan insanın apaçık düşmanıdır.” (İsra 17/53)
Bu ayette de ifade edildiği
gibi inkâr eden insanlara dahi en güzel şekilde konuşulması
gerekmektedir. Çünkü güzel söz ve yumuşak bir üslup, en katı
insanlar üzerinde bile etkili olmakta ve onların yumuşamasını
sağlamaktadır.
Muhatabı daima yumuşak ve
tatlı sözlerle irşad etmek lazımdır. Çünkü bir adama bir şeyler
öğretmekte onun cahil oluşuna işaret vardır. Cehaleti çok az
kimse kabul eder. Bunun için hiddetli kimseler cehalet ve
hataları üzerine ikaz edildikleri zaman hemen öfkelenirler.
Cehaletlerinin ortaya çıkmaması için bile bile hakka karşı
direnip dururlar. İnsan tabiatı hep cehaletini örtmeye meyleder.
Çünkü cehalet insanda manevî bir çirkinlik ve yüz karalığıdır.
Sahibi daima kınanır. Bunun için cehaletinin meydana çıkmasından
insan son derece üzüntü duyar.
Tebliğ ve irşad esnasında
kullanılan kaba ve sert sözleri şeytan vasıta yaparak insanların
arasının açılmasına ve birtakım kötülüklerin çıkmasına çalışır.
Kaba ve sert sözlerin cevapları daha da kaba ve sert olursa,
giderek tartışma kavgaya dönüşür. Bu yüzden beşerî münasebetler
iyice bozulmuş olur. İşte yukarıdaki ayette “şeytan insanların
arasını bozmak ister” ifadesiyle bu husus belirtilmiştir. Bunun
için davetçilerin inkârcılarla güzel konuşması, çıkması muhtemel
olan kötülüklerin bertaraf edilmesi için lüzumludur. İnkârcılara
karşı güzel konuşulmasını isteyen Kur’an, diğer insanlara karşı
güzel konuşulmasını öncelikle istemektedir. Tatlı ve güzel söz,
kalplerdeki yaraları iyileştirir, katılıkları giderir ve onları
sevgi ve saygı etrafında toplar. Şeytan ise insanların
dillerinden yakalamış olduğu kötü sözlerle insanların arasını
açar ve düşmanlığı körükler. Konuşulan güzel sözlerle şeytana bu
fırsat verilmemiş olur.(10)
Yüce Allah, Hz. Musa ve
Harun’u, Fir’avn’ı davet etmeye gönderirken onlara şöyle
demiştir:
“Fir’avn’a gidin. Çünkü o,
iyiden iyiye azdı. Ona tatlı dille konuşun. Belki o, aklını
başına alır veya korkar.” (Taha 20/43-44)
Yumuşak söz, karşı tarafın
kin ve öfkesini tahrik etmez, onların kibir ve gurur hislerini
uyandırmaz. Aksine kalpleri yatıştırır, düşünmeyi ve ibret
almayı telkin eder. Bunun için Yüce Allah, Fir’avn’a söylenecek
yumuşak sözü de şu şekilde tayin etmiştir:
“De ki: (küfürden,
azgınlıktan) temizlenmeye senin meylin var mı? Sana Rabbine
giden yolu göstereyim ki, O’ndan korkasın.” (Naziat 79/18, 19)
Burada görülüyor ki,
muhataba gayet yumuşak bir tarzda ve her çeşit nezaket
kaidelerini içeren bir soru cümlesiyle “temizlenmeye niyetin var
mı?” şeklinde hitap edilmektedir. Muhatap kim olursa olsun,
isterse burada olduğu gibi, en azılı din düşmanı bile olsun,
kullanılacak dilin yumuşak olmasına dikkat çekilmiştir.(11)
6. Müjdeleyerek Davet Etmek:
Müjdeleme kelimesi Arapça’da
tebşir kavramıyla ifade edilir. Tebşir kelimesi ise, Arapça’da
“sevinçli haber vermek, birine bir şeyi müjdeleyerek
sevindirmek” gibi anlamlara gelmektedir.(12)
Kur’an’da tebşîr
(müjdelemek) fiili, Allah’a, Hz. Peygamber’e ve Kur’an-ı Kerim’e
isnat edilerek kullanıldığı gibi bunun ism-i faili olan mübeşşir
de hem geçmiş peygamberler hem de Hz. Muhammed için
kullanılmıştır. Bu kullanım tarzına hadislerde de rastlamak
mümkündür.(13)
Beşir kelimesi, ayetlerde
daima nezir kelimesiyle birlikte kullanılmaktadır. Bu da,
birincinin iyi habere, ikincinin ise kötü habere tahsisini ifade
eder. Buna göre beşir, “müminlere (veya itaatkâr müminlere)
özellikle ahiret mutluluğunu ve cenneti müjdeleyen” manasına
gelir.(14)
Beşir sıfatıyla muttasıf
olan peygamberler, Allah’a iman edip onun hüküm ve emirlerine
itaat edenlere verilecek mükâfatları bildirir ve müminleri
cennet nimetiyle müjdelerler. Peygamberlik görevini yerine
getiren Allah’ın dinine davet eden tebliğcilerin de bu görevi
yaparlarken insanları nefret ettirmeden en güzel hikmetle,
yumuşaklık ve nezaketle davetlerini yapmaları gerekir. Çünkü
Hz.Peygamber (sav) bir hadislerinde:
“Kolaylaştırınız,
güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî,
Cihad, 164) buyurmuştur.
7. Korkutarak, Sakındırarak
ve Uyararak Davet Etmek:
Korkutma, sakındırma ve
uyarma kelimeleri Arapça’da “inzar” kavramıyla ifade edilir.
İnzar kelimesi ise, Arapça nezr kökünden if’al kalıbında bir
mastar olup sözlükte, “bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber
verip sakındırmak, uyarmak ve dikkatini çekmek” gibi anlamlara
gelir. (15) “Sevindirici bir haber vererek müjdelemek”
anlamındaki “tebşir”in karşıt anlamlısıdır.(16) Nasıl ki tebşir
kavramının içinde mutluluk ve sevinç mevcutsa, inzar kavramının
içinde de korkutma mevcuttur.(17) Bu korkutma, işin sonunda
olacak şeyleri haber vermek suretiyle uyarıda bulunmak ve bu
uyarı ile işin yapılmasına engel olmak demektir.
İnzar işini yapan, yani bir
tehlikeyi haber vererek başkasını uyaran kimseye, münzir veya
nezir denir ve “tehlikenin farkında olmayan topluluğa bu tehlike
hakkında bilgi veren kimse” diye de tanımlanmaktadır. Nitekim
kabile çatışmalarının yoğun olduğu cahiliyye döneminde, baskına
gelen düşmanları görerek kabilesini bundan haberdar eden kimseye
“nezîr” denmiş; hatta “Ben çıplak uyarıcıyım” sözü, o zamandan
beri Araplar arasında bir darbımesel hâline gelmiştir.(18)
Dinî bir kavram olarak
“inzâr”; Yüce Allah’ın peygamberleri aracılığıyla kullarını
uyarması, onları kötü akıbetten sakındırmasıdır. İnzar görevini
yerine getirmeleri sebebiyle peygamberlere de “nezîr-münzîr”
denir.
İnzar kavramı, Kur’an’da
peygamberlerin bir vasfı olarak zikredilmektedir. İnzar
kelimesi, fiil olarak Kur’an’da 45 yerde geçmekte ve bu
ayetlerde peygamberlerin uyarıcı yönleri hatırlatılmakta ve
bunun bir görev olduğu açıklanmaktadır. (19)
Yüce Allah, Fatiha suresinde
kendisini “âlemlerin rabbi” olarak nitelendirmektedir. Çünkü her
şeyi yoktan var eden O’dur. Elbette kullarını en iyi tanıyan ve
onlara nasıl hitap edilmesi gerektiğini en iyi bilen Allah’tır.
İnsanlık tarihi boyunca, hak yoldan saparak şirk ve inkâr
bataklığına saplanan kavimleri uyarmaları için zaman zaman
nezirler/peygamberler göndermiştir. Peygamberlerin uyarılarına
kulak asmayanları, kendilerinden sonrakilerin ibret alacakları
şekilde cezalandırmıştır. Nitekim Kur’an’da şöyle buyurulur:
“Kendinden önce ve sonra uyarıcılar gelmiş olan Ad kavminin
kardeşini (Hud’u) hatırla. Hani Ahkaf’taki kavmini;
“Allah’tan başkasına kulluk
etmeyin. Ben sizin, büyük bir günün azabına uğramanızdan
korkuyorum.” diye uyarmıştı.” (Ahkaf 46/21)
Rasulullah’ın İslam’ı tebliğ
görevine ilk defa inzarla başladığını Yüce Allah’ın, “Ey örtüye
bürünen, kalk, inzar et.” (Müddessir 74/12) buyruğundan
öğreniyoruz. Yine Hz. Peygamber, “Sen ilk olarak en yakın
hısımlarını inzar et.” (Şuarâ 26/214) ilâhî emri gereğince önce
yakın akrabalarını uyararak bu inzar görevini sürdürmüştür.
Rasulullah, böylece hayatının sonuna kadar, inzar görevini
eksiksiz bir şekilde yerine getirmiştir. Bir yandan müşrikleri
hak yola davet ederek inanmayanları ahiret azabıyla inzar etmiş,
diğer yandan kendisine inananları, her türlü günaha karşı
uyarmıştır. Bu türlü inzarlar Kur’an’da büyük bir yer
tutmaktadır.(20)
O halde inzar da, tebşir
gibi dine davet yöntemlerinden biridir. İslam, iyilik yapıp
kötülükten kaçınmayı ve Allah’a teslim olarak bütün
davranışlarda ilâhî emirlere uymayı amaçlayan bir dindir. İman,
vasıtasız olarak yaşanan ve derin bir iç tecrübeye dayanan
bağımsız bir yöneliştir. Bu bakımdan insanlara inanmaları için
baskı yapılamaz. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 2/256) ayeti de
bu esası açıkça dile getirmektedir.
İslam’ı tebliğ ederken, ne
yalnız cehennem ile korkutmak ne de yalnız cennet ile
müjdelemek; korku ile ümit arasında dengeli bir hava oluşturup
ruh ve vicdanları serinletmeyi ihmal etmemek bu davetin bir
parçasını oluşturmaktadır.
Nitekim Peygamber Efendimiz
de inzarı ve tebşiri yerine göre hikmetle kullanmıştır. İnzar
ile suç işleyen ve işlediği suçlarından dolayı pişmanlık duyan
insanı umutsuzluğa düşürmemek için hemen tebşirlerle onları
gelecekten ümitlendirmiştir. Allah’ın pişmanlık duyan kullarına
af ve mağfiret ile muamelede bulunacağını, suçlarına samimiyetle
tövbe edenlerin tövbelerini kabul edeceğini müjdelemiştir. Bu
suretle suçlardan kurtulup salih amel işleyenlere; yaptıkları
her iyiliğin mükâfatı, kat kat karşılığının verileceğini tebşir
buyurmuşlardır. Böylece inzarı da tebşiri de hikmetle yerinde
kullanarak bütün ömürlerini fenalıkta geçirmiş olan insanları,
kısa bir zaman içerisinde, iyiliğe yöneltmiştir. Onlar da
kıyamete kadar gelecek insanlara örnek olarak canları ve
mallarıyla Allah yolunda hizmete koşmuşlardır.
Netice olarak diyebiliriz
ki, Yüce Allah, Ümmet-i Muhammed’i, insanlar içerisinden
çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak nitelendirmektedir. En
hayırlı ümmet olmanın sebebini ise; iyiliği emretmek, kötülükten
alıkoymak, Allah’a ve ahiret gününe inanmak olduğunu
belirtmektedir.
İnsanları güzele, doğruya
yönlendirirken kullanacağımız tebliğ ve irşad metodu çok
önemlidir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, bugüne göre
ilim ve tekniğin yok denecek seviyede düşük olduğu bir devirde
ve çok zor şartlarda İslam’ı insanlara tebliğ etmiştir.
İnsanları karanlıktan nura çıkarmış ve insanlık tarihinde eşine
rastlanmayan büyük bir inkılâp gerçekleştirmiştir. Bu başarıya
da ancak Kur’an’ın ön gördüğü tebliğ yöntemini kullanarak
ulaşmıştır. Bizler de O’nun gibi başarılı olmak istiyorsak, bu
metotları en iyi bir şekilde öğrenip, yaptığımız tebliğ ve
irşatta bu metotları kullanmalıyız.
* Fırat
Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.
msoysaldi@firat.edu.tr
1- Âlûsî, Şihabuddin Mahmud,
Rûhu’l-Meânî fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azîm ve’s-Seb’i’l-Mesânî,
Beyrut trs, XIV, 254.
2- er-Râzî, Fahruddin,
Mefâtihu’l-Gayb, İstanbul 1308, V, 374; el-Beydâvî, Ebu’l-Hayr
Abdullah b. Ömer b. Muhammed, Envâru’t-Tenzil ve Esrâru’t-Te’vil,
İstanbul 1896, I, 686.
3- Rağıb el-İsfahânî,
Müfredat, s. 87.
4- Saka, Şevki, Kur’an-ı
Kerim’in Davet Metodu, Seha Neşriyat, İstanbul 1991, s. 206.
5- Bkz., Ebu’s-Suud, Mehmed
b. Muhyiddin el-İmâdî, İrşâdü’l-Akli’s-Selim ila
Mezaya’l-Kur’ani’l-Azim, İstanbul 1890, VI, 426.
6- Saka, age., s. 78.
7- Geniş bilgi için bkz.,
Zemahşerî, Ebu’l-Kasım Carullah Mahmud b. Ömer, el-Keşşaf an
Hakaikı’t-Tenzil, Tahran trs, I, 474; er-Râzî, age., III, 81-85.
8- İbn Kesir, Tefsir, II,
404; Bu konuda başka örnekler için bkz., Gazalî, İhya, III,
153-162.
9- Saka, age., s. 174.
10- Daha geniş bilgi için
bkz., Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, Mısır trs, XV, 44.
11- Saka, age., s. 176.
12- Rağıb, age., s. 125; İbn
Manzur, age., I, 414.
13- Bkz., Buhârî, Tefsir,
48/3; Tevhid, 20.
14- Önkal, Ahmet, “Beşir
Maddesi”, İslam Ansiklopedisi, T.D.V.Yay., İstanbul 1992, V,
554,555.
15- İbn Manzur, age., XIV,
100,1001; Firuzabâdî, age., s.434; Ragıb, age., s. 797.
16- Bkz., İbn Manzur, age.,
XIV, 100, 101; Ragıb, age., s. 797.
17- Ragıb, age., s. 797.
18- İbn Manzur, age., XIV,
100, 101.
19- Bkz., Müddessir, 74/2;
Şu’arâ, 26/14; Yasin, 36/6; Nuh, 71/2; Hicr, 15/89; Ahkaf, 46/9.
20- Bkz., Maide, 5/19;
Fussılet, 41/13; Nebe, 78/40; Bakara, 2/6; Yunus, 10/101; En’am,
6/51; Tahrim, 66/6; Enfal, 8/25; Bakara, 2/48.