KUR’AN
MESAJINI SUNMADA KISSALAR ÜSLUBUNUN ÖNEMİ
Şu bir hakikattir ki;
kâinatı yaratan ve dolayısıyla onun hakiki sahibi olan Yüce
Allah’ın âlemdeki sayısız varlıklar içinden seçerek kendisine
muhatap kabul ettiği, fıtrat itibariyle en mükerrem, en değerli
bir şekilde yaratarak hilafete layık gördüğü, hatta ilim öğrenme
ve ilim üretme cihetiyle meleklerden de üstün bir konuma
oturttuğu müstesna varlık İNSAN’dır. Kur’ân-ı Kerîm ise,
yaratılışındaki üstün fıtratıyla müteal (aşkın) varlık olan,
Allah’a muhatap olmaya layık görülen ve bizzat Kur’ân’ın
beyanlarıyla üstünlüğü melekler, ruhaniler tarafından secde
edilerek fiilen tasdik edilen insanoğluna Allah tarafından mahza
rahmet olarak gönderdiği en son ilâhî MESAJ’dır. Gerçekten
Allah-insan ilişkisi çerçevesinde konu değerlendirildiğinde
yaşadığımız şu âlemde insan için ilâhî mesajların, özellikle en
son ilâhî mesaj olan Kur’ân-ı Kerîm’in önemi ve zarureti inkâr
edilemez bir hakikattir. Çünkü insan, her ne kadar fıtraten en
üstün olarak yaratılmışsa da yaratılan olması sebebiyle aklı,
idraki, bilgisi, gücü v.b. kabiliyetleri cihetiyle eksik,
kusurlu ve sınırlı bir varlıktır. Binaenaleyh kendisini yaratan
mutlak ve müteal varlık olan Allah’a her zaman muhtaçtır.
İnsanlığın her devirde ilâhî
vahye ihtiyacı, gecenin zifiri karanlığında yolunu kaybedip el
yordamıyla yolunu bulmaya çalışan çaresiz bir insanın ışığa,
nura ihtiyacı gibidir. İşte en son ilâhî vahiy olan Kur’ân-ı
Kerîm de muhataplarına, gerek kendisini, gerekse kendisinden
önceki ilâhî vahiy ürünleri olan mesela Tevrat’ı ve İncil’i
tarif edip tanıtırken birçok ifadelerin yanında “Nur” ve
“Dıya’=Işık” ifadeleriyle de özellikle tanımlamaktadır.(1)
Hatta aynı anlam çerçevesinde ilâhî vahiylerin ve Kur’ân’ın
insanları karanlıklardan nura çıkartan ilâhî bir kitap olduğu
ısrarla vurgulanmaktadır.(2) İşte tarihî ve Kur’ânî gerçekler
çerçevesinde sabittir ki, Kur’ân-ı Kerîm; insanlığa en doğru, en
adil yolu tarif eden, her iki dünya saadetine hidayet eden,
Allah’ın en son olarak gönderdiği, alternatifi olmayan din ve
hidayet kitabıdır.
Kur’ân-ı Kerîm hidayet ve
din kitabı olarak ilâhî mesajı insanlığa sunarken tabiatıyla
insanlık anlayış ve kültüründe var olan beyan ve üslupları ilâhî
beyan ve üslûba yakışır en güzel ve harika şekillerde
kullanmıştır. Bizzat Kur’ân-ı Kerîm; insanlar gerçeği daha iyi
anlasın daha iyi ders ve ibret alsın, ilâhî mesaj ve hidayet
yolunu daha kolay kavrasın diye çeşitli beyan ve üslup
şekillerini kullandığını, çeşit çeşit örnekler ihtiva eden
ayetleri açıkladığını önemle vurgulamaktadır.(3) Şüphesiz
Kur’ân-ı Kerîm’in kullandığı birçok üslup şekilleri içinde en
önemlilerinden birisi de “Kıssalar” üslûbudur.
Yaklaşık olarak Kur’ân’ın
yarısını teşkil eden kıssaların mahiyetini anlamak ve Kur’ân’ın
diğer bir önemli üslûb çeşidini, anlatım metodu olarak
mesellerle karıştırmamak veya kıssa kelimesine, kök yapısında
mevcut olmayan anlamlar yüklenerek edebiyattaki ‘hikâye’ türü
ile karıştırmamak için kıssa kelimesinin sözlükteki ve Kur’ân
ıstılahındaki anlamlarına işaret etmek uygun olacaktır.
Arapça’da kıssa kelimesi,
(K.S.S.) kökünden türetilen bir kelimedir, çoğulu kasastır.
Kelimenin kökünde; anlatmak, haber vermek, bildirmek, rivayet
etmek, sözü nakletmek, hikâye etmek, izlemek, iz takip etmek,
kesmek, vb. anlamlar bulunmaktadır.
İslâmî literatürde veya
Kur’ân ıstılahında kıssa denildiğinde, Kur’ân’da anlatılan
tarihî olaylar ve peygamberlerin hayat hikâyeleri
anlaşılmaktadır. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’de sözkonusu bağlamda
bizzat kıssa olarak değil de aynı kökten gelen, aslında isim
olup, mastar yerine de kullanılan kasas şeklinde
geçmektedir.(4) Yine aynı kelimenin müştakları birçok yerde
anlatmak, hikâye etmek; iki yerde de takip etmek, izlemek
anlamlarında kullanılmıştır.(5)
Kur’ân’da önemli bir yekûn
teşkil eden tarihî olaylara kasas denilmesi rastgele olmamıştır.
Bu isim Kur’ân’da, tarihî olayların anlatılış keyfiyet ve
boyutlarını gösteren çok ince anlamlar gözetilerek seçilmiştir.
Bu gerçeği anlayabilmek için kıssa kelimesinin kökünde varolan
şu dört temel anlamı unutmamak gerekmektedir.
Birincisi: İz sürmek, birini
takip edip arkasından gitmek. Daha önce de ifade edildiği gibi
söz konusu kelime bu anlamda Kur’ân-ı Kerim’de 2 yerde
kullanılmıştır.
İkincisi: Bir kimseye bir
haber veya sözü bildirmek, açıklamak, anlatmaktır. Kelime bu
anlamıyla da Kur’ân-ı Kerîm’de yaklaşık 17 yerde
geçmektedir.(6)
Üçüncüsü: Bir şeyi makasla
kesmek, kırkmaktır. Yine Arapça’da Kusasetu’ş-Şa’ri tabiri,
saçlardan kesilen bir miktarı ifade eder ki “Bir tomar saç”
şeklinde tercüme etmek mümkündür.
Aynı kökün dördüncü anlamı
olarak da aslında isim olup mastar anlamında kullanılan kasas ve
kass kelimelerine baktığımızda; göğüs, göğsün başı, ortası ve
göğüs kemiği anlamlarıyla bir şeyin önemli kısmı, belli bir
bölümü, parçası anlamlarına geldiğini görmekteyiz. Bu son anlam,
Arapların Kusasu’ş-Şa’ri tabirinde, alın kısmında saçların bitim
noktası, ön cephede başın orta noktası, alın gibi anlamları
ifade ettiğini görüyoruz.
Şimdi Kur’ân literatüründe
kasas, kıssa veya kıssalar denildiğinde hemen Kur’ân’da önemli
yer tutan geçmişe ait olayların anlatılması akla geldiği gibi,
ilmî ve objektif bir nazarla dikkat edildiğinde aynı zamanda
kelimenin kokünde var olan aslî dört manadan dolayı temel
unsurlarıyla Kur’ân kıssalarının mahiyetini, gerçekliliğini
yansıttığını da görürüz. Aynı gerçekten hareketle, Kur’ân’ın
tarihî olaylar için kullandığı Kasas tabirine baktığımızda
kıssaların dinî, edebî ve tarihî karakterini yansıtan en uygun
bir isim olduğunu açıkça görebiliriz.
Bu özet açıklamalar ve
Kur’ân’ın,
“Andolsun ki peygamberlerin
kıssalarında aklı olanlar için ibretler vardır. (Vahye, Kur’an’a
gelince) o hiçbir şekilde uydurulmuş bir söz olamaz.”(7)
“Şüphesiz bu anlatılanlar
gerçek kıssalardır.”(8) mealindeki ayetleriyle, benzer
anlamdaki birçok Kur’ân ayetleri(9) mantukunca, Kur’ân
ıstılahında Kasas veya Kıssa denildiğinde şunu anlamaktayız:
Tarihin derinliklerinde
kaybolmuş, unutulmuş veya bazı izleri insanlığın hafızasında
varlığını koruyabilmiş, her zaman için geçerli mutlak
hakikatleri, yüksek dinî değerleri, yönlendirme, teşvik gibi
unsurları başka kıssalarda bulunmayan bir şekilde ihtiva eden
tarihî olayların, sözce kendisinden daha doğru bir kimsenin
bulunmadığı Allah tarafından Kur’ân muhataplarına; adeta
olaylara yeniden bir canlılık vererek anlatılmasıdır. Ancak
hadiseler anlatılırken Kur’ân, tarih kitabı olmadığından,
teferruat meselelerini, lüzumsuz kısımlarını terketmiş, -bir
benzetme yapacak olursak makaslamış- sadece Kur’ân’ın hidayet
rehberi oluşuna uygun bir şekilde muhatapları irşad edip
aydınlatacak kısımlarını anlatmıştır. Bu anlatma şekli de
olayların aslı Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi kuşatan ilmiyle adım
adım izlenerek, vak’anın aslında herhangi bir değişiklik
yapılmadan ve Kur’ân’ın i’câz ve îcâzına paralel, iktiza-i hale
mutabık olarak muhatapların ibret ve tefekkürlerine
sunulmasıdır.
Kıssa kökünün lügat ve
ıstılâhî manasıyla ilgili yukarıdaki açıklamalardan, Kur’ân
kıssalarına niçin ilk bakışta daha uygun gözüken hikâye
denmediğini kolayca anlamak mümkündür. Çünkü hikâye kelimesinin
lügat manası; bir şeyin aynısını ve benzerini getirmek anlamına
gelmektedir. Arapça’da “Hekâ anhu’l-hadîs” (Ondan sözü hikâye
etti) deyince; söz, fiil ve diğer hususlarda teferruatta
aynısını nakletti demek olur. Yine Arapça’da, ister vukû bulsun
ister hayalî olsun anlatılan her şeye hikâye denir ki bu anlam
Kur’ân kıssalarının mahiyet ve keyfiyeti ile asla bağdaşmaz.
Kur’ân-ı Kerîm’de kıssalar
konteksi içinde geçmiş tarihî olaylar hakkında Kasas kelimesi
dışında Nebe’ (çoğulu Enba’), Asr-ı Saadet’te vuku bulan
hâdiseler için ise Haber (çoğulu Ahbâr) kelimeleri de
kullanılmıştır. Ancak Kasas kelimesi dışında farklı kelimelerle
de ifade edilen Kur’ân kıssalarındaki ortak ve değişmeyen nokta,
vukuu kesin tarihî olaylar ve haberler olmalarıdır.
Daha önce de işaret ettiğim
gibi Kur’ân literatüründe kıssa üslûbu ile zaman zaman
karıştırılan başka bir Kur’ânî üslûb da mesellerdir. Çünkü mesel
kelimesi kıssalar siyakında ibret, örnek ve ders anlamında
birkaç defa kullanılmıştır. Bu sebeple sathî bir nazarla
bakıldığında kıssaların bir uzantısı gibi görünürler. Ancak
dikkatle tetkik edildiğinde gerçek hiç de böyle değildir.
Meseller veya başka bir deyişle Emsâlu’l-Kur’ân, Kur’ânî mesajın
muhataplara ulaştırılması açısından kıssalar gibi aynı hedefe
hizmet eden ve fakat yapı itibariyle kıssalardan tamamen farklı
bir üslûb şeklidir.
Özetle Tefsir Usûlü İlmi’ne
göre meseller denilince; Hakikatte vukû bulmayan, ancak öğüt,
ders, ibret, kastedilen mananın akla yakınlaştırılması ve
mananın hissedilir şekilde tasviri gibi gayeler için Kur’ân’ın
getirdiği misaller akla gelmektedir. Bu üslûbla birtakım önemli
hallerin, olayların ve hakikatlerin gerçekte meydana gelmeyen
suretler veya darb-ı mesellerle tasviri yapılarak, muhataba
ulaştırılması istenen mana ve mesajlar zihne, anlayışa kolay bir
tarzda sunulmaktadır.
Şimdi mesel kelimesi
kıssalar siyakında ders, ibret veya örnek anlamında kullanıldı
diye veya kıssa kelimesini hikâye kelimesiyle karıştırarak
Kur’ân kıssalarını meseller gibi veya normal hikâyeler gibi
tarihte gerçekten meydana gelmeyen rivayetler olarak görmek
mümkün değildir. Böyle bir iddianın veya vehmin ne tarihî ve
arkeolojik bilgiler, ne Kur’ân’ın hedef ve gayeleri, ne tarih
felsefesi, ne de bu konudaki gayet açık Kur’ân ayetleri
açısından kabul edilebilir bir yönü vardır.
Kesin bir delile
dayanmaksızın sadece indî yorumlar veya vehmî düşüncelerle,
birçoğu tahrif edilmiş de olsa semavî kitaplarda anlatılmış,
tarih kitaplarına geçmiş, bazılarının yeryüzündeki izleri,
kalıntıları muhafaza edilmiş, bir kısmı her şeye rağmen nesilden
nesile gelerek insanların hafızalarında korunmuş tarihî
şahsiyetleri, peygamberleri ve olayları inkâr etmenin hiçbir
ilmî izahı olamaz. Mesela Kur’ân kıssalarına konu olan Hz. Adem,
Nuh, Hûd, Salih, Lût, İbrahim, İsmail, İshak, Yusuf, Musa, İsa
(aleyhimüsselam) kıssalarına, Firavun, Karun ve İsrailoğulları
ile ilgili haberlere, hele hele Hz. Peygamber sallallahu aleyhi
ve sellemin doğumundan birkaç ay önce meydana gelmiş Fil olayına
vs. “Tarihen meydana gelmemiş, aslı olmayan hayalî veya temsilî
kıssalardır” demek tarihi inkâr etmek demektir. Böyle bir iddia,
aynı zamanda Kur’ân’ın -insanlık tarihinde gerçekten yaşanmadığı
halde- insanlığı uyarmak, ders ve ibret vermek için birtakım
roller ihdas ettiği, tarih uydurduğu anlamına gelir ki bu da
yüce Allah’ın uydurma olaylarla Kur’ân muhataplarını korkutarak
kandırmakta olduğu iftirasında bulunmak demektir. Vahiy
karşısında her devirde aynı olan bu tür iftiraları bizzat Kur’ân
birçok ayetleriyle peşinen teşhir etmektedir.(10)
Kur’ân’ın Kıssalar üslûbuyla
ilâhî mesajları muhataplara sunarken, beşeriyetin özünde mevcut
sosyal ve psikolojik yönleri de göz önünde tutarak anlatım ve
ifadede daha cazip, daha canlı ve etkileyici bir üslup takip
ettiğini görmekteyiz. Gerçekten insan fıtratı, anlayış ve
kavrama yönünden kuru fikirleri dinlemekten ziyade müşahhas
fikirlere mütemayildir. İnsanın yaratılışını göz önünde tutan
Kur’ân-ı Kerîm, en güzel kıssaları gözlerimizin önünde cereyan
ediyormuşcasına anlatır. Kıssalar diliyle fikirler adeta
müşahhaslaştırılır. Dinleyenlerin kolay anlaması sağlanır. Çünkü
devamlı çıplak hakikatler soyut manalar aklı yorar, dikkatleri
bir yerde dağıtabilir. Fakat kıssalar diliyle, yüksek dînî ve
ilâhî mesajlar tecrübî olaylarla, amelî bir surette, adeta
gözlere seyrettirilir, kulaklara işittirilir. Allah Te'âlâ'nın
insana bildirmek istediği yüksek manalar akl-ı selimin idrakine
kolayca sunulur.
İşte Kur'ân en üstün davet
metodunu kullanarak, bir taraftan ilim ehline yüksek hakikatleri
ve mücerret manaları sunarken, diğer taraftan da ekseriyeti
teşkil eden avamı nazara alarak daha kolay anlaşılır bir tarzda
- teşbihler, istiareler, meseller... gibi - kıssalar yoluyla da
en güzel şekilde irşad eder. Tabiatıyla bu da Kur'ân'ın en
önemli i'caz yönlerinden birisidir. Zaten belağatın gereği de
budur. Çünkü "Belağat, iktiza-i hale mutabakattır.” diye tarif
edilmiştir. Dolayısıyla Kur-ân-ı Kerîm'de kıssalar üslûbu gibi
bir üslûbun bulunması “Şüphesiz Biz Kur'ân'ı öğüt için
kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”(11) âyetlerinin parlak bir
yansımasıdır.
Kur'ân kıssalarına
baktığımız zaman büyük bir ekseriyetle bu Kur'ânî üslûba konu
olan malzemenin peygamberler ve bunların hak davalarının tarihi
olduğunu görürüz. Bu ilâhî davetler karşısında insanların durumu
ne olmuştur? Daveti kabul edenler, etmeyenler ve aralarında
cereyan eden mücadelenin seyri ve sonucu Kur'ân muhataplarına öz
olarak anlatılmaktadır. Gaye; Kur'ân muhataplarını, daha önce
düşülen hatalara, İlâhî değerlere karşı olumsuz tavır sergileyen
fertlerin veya toplumların durumuna karşı uyarmak ve aynı
hatalara düşmekten onları kurtarmaktır. Kur'ân-ı Kerim kıssalar
üslûbuyla peygamberler tarihi dışında, insanlık tarihi sürecinde
meydana gelen inanç ve din konularında her zaman insanlık için
ders ve ibret olacak bazı tarihî olay ve şahsiyetleri de
anlatmaktadır. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerim hem İlâhî davet kitabı,
hem de onun tarihini anlatan bir kitaptır şeklinde bir tespite
varmak yanlış olmasa gerektir.
İşte Kur'ân'ın, tarihî
olayları, İlâhî mesajı muhataplarına ulaştırmak için araç olarak
kullandığı bir gerçektir. Çünkü tarihî olayların asıl kahramanı
insandır. İnsan da temel yaratılış özellikleri (fıtrat)
itibariyle başlangıçtan bu yana hiç değişmemiştir. Dolayısıyla
insanlık tarihindeki bütün sebep ve sonuç ilişkilerinde hâkim
unsurlar da değişmemiştir. Bundandır ki, tarih tekerrürden
ibarettir gerçeğini kabul etmeyen çıkmamıştır. Yine Kur'ân-ı
Kerim bu gerçeğe işaret ederken bilinen realite de söz konusu
hakikati teyid ve tasdik etmektedir.
Diğer taraftan Kur'ân-ı
Kerim bir tarih kitabı da değildir. Dolayısıyla tarihi tarih
için anlatmamıştır. Kur'ân'ın tarihi anlatma keyfiyeti, O'nun
asıl hedefi olan dînî gayeyi gerçekleştirecek miktarda ve
ölçülerde gerçekleşmiştir. Yani Kur'ân-ı Kerim bize şu maddî
âleme ve kendi varlığımıza (nefsimize) dikkatlerimizi çekip
Evren'deki varlıkları ve önemli olayları gözlerimizin önüne
sererek varlık âlemini yaratan Allah'ın birliğini (Tevhid'i),
O'nun yüce Kudreti'ni, eşsiz isim ve sıfatlarını anlamamızı
istediği gibi, aynı şekilde peygamberler tarihinden, geçmiş bazı
tarihî olaylardan bahsetmesiyle de sadece hidayet ve irşad
çerçevesinde ders ve ibret almamızı istemektedir. Bu sebepledir
ki, Kur'ân kıssalarında, bir tarihî olayın esaslarını oluşturan
kahramanlar, zaman ve mekân gibi ana unsurlara genellikle yer
verilmemektedir. Kur'ân-ı Kerim bazen bu tarihî unsurlara yer
verip açıkladığında da hedefi, yine mesajı çarpıcı ve etkileyici
bir tarzda muhataplara iletmektir.
Yine aynı gayeler
doğrultusunda Kur'ân, kıyamete kadarki bütün devirlerde muhatap
ve müntesiplerini ilgilendirmeyecek teferruat ve cüziyyata giren
kısımlarla asla meşgul olmaz. Mesela Kur'ân, Nuh Tufanı'ndan
10'a yakın yerde bahsetmektedir. Ancak Nuh Tufanı umumi midir?
Yoksa bölgesel midir? Tennur'un mahiyeti nedir? Gemi'de
taşınanların kimlikleri, kaç gün gemide kaldıkları, nereye
indikleri, suyun istilasının kaç gün devam ettiği belli
değildir. Boğulan kimselerin kurtulmak için gösterdikleri
gayretler nelerdir? v.b. teferruat anlatılmamıştır. Aslında bu
teferruatla ilgili bilgiler insan için meraklı konulardır. Fakat
Kur'ân bunlardan hiçbirini açıklamaz. Çünkü Kur'ân kıssalarının
anlatım metodu muhatabın zihnini ve dikkatini dînî gayeden
uzaklaştıracak tarihî tafsilattan kaçınmayı gerektirmektedir.
Kur'ân-ı Kerim; geçmiş
tarihî olayları anlatma gaye, hedef ve metoduna paralel olarak
tarihten kesitlere yer verirken aşırı gitmemiştir. Sadece İlâhî
Mesaj'ın muhataplara sunulmasına yeterli ölçüde yer vermiştir.
Bu noktaya bizzat Kur'ân-ı Kerim bazı geçmiş tarîhî olayları
anlatmasının hemen akabinde açıkça işaret etmektedir.(12)
Kur'ân-ı Kerim’de kıssa
üslûbu, birinci derecede mü'minlerin ruhlarına, kalplerine, akıl
ve vicdanlarına inanç esaslarını sağlam bir şekilde yerleştirmek
için etkili bir araç olarak kullanılmıştır. Bu sebeple bir kıssa
veya kıssanın bölümleri münasebet gereği birçok sûrelerde
dağıtılarak anlatılmıştır. Münasebet, ilgili husus tekrar
ettikçe kıssadan halin gerektirdiği bölüm zikredilmiştir. Bu
durum adeta uzun bir filmin çeşitli sahnelerini, hatta
sahnelerin değişik pozlarını, farklı bölümlerini ayrı ayrı
şekillerde, farklı gaye ve münasebetlerle göstermeye,
seyircilerin dikkatlerine sunmaya benzemektedir.
Bu gerçeklerle beraber
Kur'ân, temel esprisini gerçekleştirmek için tarihî olayların en
çarpıcı ve ibretli olanlarını anlatırken öyle bir üslup takip
eder ki, adeta ilgili ayetleri okurken verilen pozlar, sahneler
arasındaki boşluğu doldurma görevini hayale, zihne vermekte,
teferruata ait birçok sahneleri de doğru olarak izleme ufkunu
açmaktadır. Bu yapısıyla Kur'ân kıssaları tarihteki olayların
aynısı ve tümü olmamakla birlikte gayrısı da değildir ve vakaya
uygundur. Belli kesitler alınmış teferruat terkedilmiştir.
"Kasas" denmesi de bundandır. Çünkü "Kıssa" kökünde Kur'ân
kıssalarının mahiyetini yansıtan anlamlar mevcuttur.
Bu şu demektir: Kur’ân,
tarihî olayları doğru olarak fakat şeklî bir tasarrufla
nakletmektedir. Bunun sebebi Kur'ân'ın bütün zamanlara hitap
eden bütün insanları ilgilendiren evrensel İlâhî bir mesaj
oluşudur. Kıssalar üslûbuyla Kur'ân'da anlatılan tarihî
malzemenin şeklî bir tasarrufla muhataplara nakledilmesindeki
gerçek; adeta bir kıssa yazarının veya belgesel bir televizyon
program yapımcısının gerçek bir olayı, esası zedelemeden
okuyucuya veya seyirciye olayın en çarpıcı ve canlı kısımlarını,
herkesin ortak olarak ilgi duyacağı bölümleri canlı ve edebî bir
üslupla, çarpıcı ifadelerle sunmalarındaki şeklî tasarrufa
benzemektedir.
Buraya kadar özetle ifade
etmeye çalıştığımız bilgilerden açıkça anlaşıldığı gibi,
Kur'ân'ın İlâhî mesaj olma özelliğine paralel miktar ve ölçüde
de olsa kıssalar üslubunda tarih de vardır. İnsanlar arasında
yaygın olan tarih anlayışından farklı bir tarih anlayışı da
şüphesiz sergilenmektedir. Bu tarihe ana hatlarıyla ve özetle
insanlığın tarihi de demek mümkündür. İfade edilen ölçüde
Kur'ân-ı Kerim’e tarihî bir kaynak olarak bakıldığında şüphesiz
O, kaynakların en doğrusu, en muteber olanı ve metni güvenilir
bir kitap olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü Kur'ân'ın kaynağı
vahiy'dir.
Kur’ân-ı Kerîm’in kendine
has üslûbuyla tarihi anlatması O’nun bilgi kaynağı olarak
Tarih’e ne derece önem verdiğini göstermektedir. Gerçekten
Kur'ân-ı Kerim dikkatle okunduğu zaman bilgi kaynağı olarak
etrafımızdaki dış âleme, bu âlemdeki bütün varlıklara,
benliğimize, kendi varlığımıza yönelmemizi istemektedir.
Fussilet sûresi 53. âyetle Zâriyat sûresi 20-21. âyetlerde geçen
"Ufuklarda, etrafınızda, dış dünyada" ve "Yeryüzünde" kelimeleri
içinde mütala edebileceğimiz ve konumuz olan önemli bilgi
kaynağı da; gerek rivayet yoluyla, gerek semavî kitaplar
vasıtasıyla ve gerekse tarîhî izler, arkeolojik kalıntılar
şeklinde kendini gösteren geçmiş tarihî hadiselerdir.
Kur'ân-ı Kerim bilgi kaynağı
olarak tarihe, tarihin izlerine önem verirken, bununla da
yetinmiyerek uygun siyaklarda zikredilen, özellikle 13 kadar
ayet-i kerime ile de aynı bilgi kaynağına yönelmemizi çok açık
ifadelerle istemektedir.(13)
Kur’ân kıssalarında görülen
önemli bir tema da edebî yöndür. Kur’ân asıl hedefini
gerçekleştirmede kıssalar diliyle muhataplarına hitap ederken,
beşeriyetin özünde, yaratılışında mevcut sosyal ve psikolojik
yönleri de göz önünde tutarak anlatım ve ifadede daha cazip,
daha canlı ve tesirli üslup takip ettiğini görmekteyiz. Çünkü
insan fıtratı, anlayış ve kavrama yönünden kuru fikirleri
dinlemekten ziyade müşahhas fikirlere mütemayildir. İnsanın
yaratılışını göz önünde tutan Kur’ân-ı Kerîm en güzel kıssaları
adeta gözlerimizin önünde cereyan ediyormuşçasına anlatır.
İnsanlık tarihini ana hatlarıyla bir sinema şeridi gibi
seyircilerine sunmak suretiyle ibret alınacak ince noktaları
dikkatlere arz eder. Böylece Kur’ân, Tevhid’i ve Tevhid
istikametinde hayatı tanzim etme yollarını göstermektedir.
Kıssalar diliyle fikirler adeta müşahhaslaştırılır,
dinleyenlerin kolay anlaması sağlanır. Zihinde daha iyi yerleşir
ve unutulması da zor olur. Bu üslûp, insanları davet ve irşadda
etkili bir yoldur. Manalar karşısında insanı monotonluktan
kurtarır. Çünkü devamlı çıplak hakikatler, soyut manalar aklı
yorar, dikkatleri bir yerde dağıtabilir. Fakat kıssalar diliyle
yüksek dinî ve ilahî mesajlar tecrübî olaylarla, amelî bir
surette, adeta gözlere seyrettirilir, kulaklara işittirilir.
Allah Teâlâ’nın insanlara bildirmek istediği yüksek manalar
akl-ı selimin idrakine kolayca sunulur.
Kur’ân kıssalarında önemli
ve asıl tema da dinî yöndür. Bu nokta özetle, “Kur’ân’ın temelde
indiriliş gayesi ne ise, kıssaların da anlatılmasında asıl gaye
odur” şeklinde formüle edilebilir. Bu gerçeğe paralel olarak
Kur’ân’ın en önemli konusu “Tevhîd’e (Allah’ın birliğine) iman”
ise, kıssalar da aynı Tevhîd gerçeğini tarihî gerçeklik içinde,
tecrübî bir şekilde anlatır.
Yine Kur’ân ahiret hayatını,
ilahî sevap ve ceza müeyyidesini mücerret ayetleriyle ve diğer
üsluplarla izah ediyorsa kıssalar da aynı gerçekleri canlı ve
pratik misallerle destekleyip ispat etmektedir. Mesela, Yâsin
Sûresi’nde şehrin uzak yerinden koşarak gelen adam
kıssasında(14), Bakara Sûresi’ndeki harap olmuş, yıkılmış bir
kasabaya uğrayan adam kıssasında(15), Kehf Sûresi’ndeki Ashâb-ı
Kehf kıssasında(16) ahirete iman konularını muhataba tarihî
gerçekliliğe sahip olaylarla anlatıp ispat etmektedir.
Kur’ân peygamberlik ve vahiy
müessesesini Hak Din’in temel inançları olarak ele alıyorsa
kıssalar da anlatılan bütün peygamberlerin hayatlarını şahit
göstererek bu konunun insanlık tarihinin değişmeyen bir gerçeği
olduğunu çarpıcı tablolar halinde insanlığın idrakine
sunmaktadır.
Kur’ân birçok ayetleriyle
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin en son hak peygamber
olduğunu, Kur’ân’ın da en son ilahî mesaj olduğunu beyan
ediyorsa Kur’ân’daki şekliyle kıssaların anlatılmasıyla da aynı
gerçekler ispat edilmiş olmaktadır. Çünkü Kur’ân’daki birçok
kıssanın -ayetler ile de açıkça belirtildiği gibi-(17) vahyin
dışındaki bir kaynaktan öğrenilmesi imkansızdır.
Bu temel noktaların dışında
kıssaların daha birçok anlatılış gayesi vardır. Bu gayelere
bariz misaller olarak şunları sayabiliriz:
1. Zor şartlarda başta
Rasûlullah olmak üzere her devirdeki müminlere teselli verip
gönüllerini pekiştirmek.
2. İman esaslarını kalplere
iyice yerleştirip sağlamlaştırmak.
3. İnsanlık tarihi boyunca
gönderilen peygamberlerin davalarının birliğini, kısacası
İslâm’ın evrenselliğini ortaya koymak.
4. Dünya ve ahirette başarı
ve huzurun anahtarı olan tevekkül ve dua ile beraber Allah
yolunda sabırla, bıkmadan usanmadan çalışmak, gayreti sonuna
kadar devam ettirme zarureti gibi kanunlardır.
Kur’ân bunları ve daha
birçok hayatî gerçekleri, prensipleri, yüksek dinî değerleri
peygamberlerin ve kıssalarda anlatılan örnek kişilerin şahsında
etkileyici bir üslupla anlatmaktadır.
Kur’ân’da şerdeki modeller
olarak anlatılan Ad ve Semûd kavimleri, Eykeliler (Hz. Şuayb’ın
kavmi), İsrailoğulları, Firavun ve Karun gibi kıssalarla da
tarihte bizzat yaşamış millet ve fertlerin durumlarından,
akıbetlerinden insanları sakındırıp uyarmaktadır. Daha birçok
imanî ve ahlâkî değeri saymak mümkündür.
Sonuç olarak diyebiliriz ki
Kur’ânî kıssaların anlatım, üslûb ve metodu incelendiğinde üç
temel mu’cizeli temayı görmekteyiz.
Birincisi, Din’dir. Dinî
mesajın verilmesidir.
İkincisi, parlak bir edebî
üslûb ve belağatın hâkim olmasıdır.
Üçüncüsü, Kur’ân’ın temel
gayesi ve çerçevesi ölçüsünde anlatılan tarihtir.
Edebî üslûb ve tarih, dinî
gayeyi gerçekleştirmede bir araç olarak kullanılmıştır.
* A.Ü. İlahiyat Fakültesi
Öğretim Üyesi
DİPNOTLAR:
1- Bkz. Maide 5/15, 44, 46;
Tevbe 9/32; Enbiya 21/48; Saff 61/8
2- Bkz. Maide 5/16; İbrahim
14/1, 5; Hadid 57/9; Talak 65/11
3- Bkz. En’âm 6/46, 65, 105;
A’râf 7/58; İsra’ 17/41, 89; Kehf 18/54; Tâhâ 20/113; Ahkâf
46/27; Furkan 25/50
4- Bkz. Âl-i ‘İmrân 3/62;
Yûsuf 12/3; Kasas 28/25 ve diğerleri
5- Bkz. Kehf 18/64; Kasas
28/11
6- A’râf 7/176; Yûsuf 12/3;
Kehf 18/13 ve diğerleri
7- Yûsuf 12/111
8- Âl-i ‘İmrân 3/62
9- Kehf 18/13; Kasas 28/3;
Nisa 4/164; Mü’min 40/78
10- En’âm 6/25; Enfâl 8/31;
Furkân 25/5 ve diğerleri
11- Kamer 54/17, 22, 32, 40
12- Bkz. Nisa 4/164; Mü’min
40/78
13- Bkz. Âl-i ‘İmrân 3/137;
En’âm 6/11; Yûsuf 12/109; Nahl 16/36; Hac 22/46; Neml 27/69;
‘Ankebût 29/20; Rûm 30/9,42; Fâtır 35/44; Mü’min 40/21,82;
Muhammed 47/10.
14- Yâsin 36/20-27.
15- Bakara 2/259
16- Kehf 18/9-31.
17-Kehf 18/13; Hûd 11/49