SOFRA
Yüce Allah, Kurân-ı Kerîm’i
oluşturan sûreleri isimlendirirken, herhalde gelişigüzel
seçmemiştir. Sanki dikkatleri; belli kavramlara, olaylara,
şahsiyetlere, hayat gerçeklerine, hayatın tüm alanlarına, sosyal
gruplara; ya da Elest Bezmiyle başlayan, insanın zamanda
yolculuğunu oluşturan temel unsurlara yoğunlaştırmak istemiştir.
Çok çarpıcı ve dikkat çekicidir sûre isimleri. Bunlardan biri
de; “Mâide”sûresidir, yani, “Sofra”.
Acı tatlı bütün paylaşımlar
sofra etrafında gerçekleşir. Buluşma amacına göre isimler
verilir: Düğün yemeği, sünnet yemeği, asker yemeği, mevlüt
yemeği, iş yemeği, tâziye yemeği, bayram yemeği gibi.
Tanışma toplantıları,
buluşma toplantıları, bütün toplantılar hemen, hemen sofra
merkezli yapılır. Sabah ve akşam sofraları, sanki aile şûrâsı
gibidir. Bütün aile fertlerini buluşturan, problemlerin
görüşüldüğü, bugün yapılan; yarın da yapılacak olan işlerin
değerlendirilip, aile ile ilgili kararların alındığı, aile
bütçesinin oluşturulduğu ve “âidiyet duygusu”nun geliştiği;
“ben” değil, “biz” anlayışının benimsetildiği, kıt, ya da bol
imkanları bölüşmenin tadına varıldığı, bencilliğin değil,
fedâkârlığın ön plana çıktığı, “kollektif bilinç” kavramının
beyinlere yerleştirildiği; özetle, gönüllerin bir noktada
birleştiği zaman dilimidir, sofra.
Toplumları güçlü kılan,
“âidiyet duygusu”dur. Cisimlerin sağlamlığı, darbelere, ağır
yüklere karşı dayanma gücü, o cisimleri oluşturan molekül
bağlarının gücüyle doğru orantılıdır. Dağcıların kullandığı,
kaya çatlaklarına girebilen, ipincecik metaller, çok ağır
yükleri çekebilmektedir. İncecik paraşüt ipleri, yüzlerce kilo
ağırlığa dayanabilmektedir. Nice kalın metaller, ipler aynı
dayanıklılığı gösterememekte, kırılmakta, kopmaktadır; Çünkü,
molekül yapıları güçlü değildir.
Toplumu oluşturan en küçük
birim, ailedir. Aile yapısı güçlü toplumlar, kırılmalara,
çekmelere dayanıklı, çözülmeyen toplumlardır.
Ailenin gücü; “aidiyet
duygusu”dur. Kişi, kendini, bir aileye, millî benliğe ait
hissetmelidir. Bu duygu, işte, o, günde bazen iki, bazen üç kez
kurulan sofralarda çocuğa verilir.
Çocuğun eğitimi, aile
ortamında başlar. Konuşmayı, dinlemeyi, topluma uyum
prensiplerini, görgü kurallarını, temizliği, tasarrufu,
paylaşmayı, fedakârlığı, sevmeyi, sevilmeyi, saymayı, katılmayı
hep aile ortamında öğrenir.
Sofra, sanki aile okulunun
ders ortamıdır. Sabah ve akşam toplanmaları sofra sâyesinde
gerçekleşir. Akşama kadar olan, aileyi ilgilendiren olaylardan,
ailenin bütün fertleri haberdâr olur. Durum muhâkemeleri
yapılır. Stratejiler belirlenir. Olması muhtemel tehlikelere
karşı tedbirler alınır.
Şefkât, korunma duygusu,
güven duygusu, kişilik gelişiminin ana unsurlarıdır. Birçok
pratik bilgi çocuk tarafından taklit yoluyla öğrenilir. Yemeğin
başlangıcında çekilen “Besmele”, sonunda söylenen “hamdele”ler;
berrâk, kirlenmemiş zihinlerin, “Rabb”e yönelmesini sağlar.
Yapılan yemek duâları, fıtratta bulunan, Yüce Yaradan’a sığınma
programını harekete geçirir. İlk görev alma sorumluluğu ve
başarma hazzı, takdir edilme duygusunun tatlılığı, sofra
hazırlama ve kaldırmalarda çocuğa tattırılır. Aile, ortak
tatlarda buluşur.
Bir arkadaşımın hanımı,
arkadaşım için: “Eve, lokanta diye yemeğe, otel diye yatmağa
gelir” demişti.
Ne zaman ki; baba, anne,
çocuk, evden ayaküstü atıştırıp, çıkar, uzun iş seyahatleri, iş
toplantıları, kahveler, kulüpler; babanın eve geliş-gidiş
saatleri belli değildir; anne, konkende, otmakçılıkta,
gezeklerde.... Zamanında yemek hazırlamaz, sofrayı kuramaz,
çocuklar; okuldan, oyuna, dershanelere, arkadaş partilerine
dolaşırken zamanında evde bulunmaz, işte o zaman evler lokanta
ve otelden farksız hale gelir. Ortak tatlar kaybolur. Aile
matematiğinin yerini, şahıs matematiği alır, kollektif aile
bilinci yok olur. Her aile ferdi, mutfakta kendi tadını aramağa
başlar. Yemek tercihleri değişir. Aile bütçesi, bu tercihleri
kaldıramaz olur. Bedelini kazanmak için, vaktinden önce yuvadan
uçmağa çalışılır; zîrâ, “aidiyet duygusu” yok olmuştur. “Biz”
değil, “ben” duygusu öne çıkmağa başlamıştır. Yuvadan; uçmayı
öğrenmeden, kendilerini bekleyen tehlikeleri bilmeden, vaktinden
önce fırlayan yavruların, altta bekleyen kedilere, yılanlara,
yukarıda, doğanlara vb. yem olduğu gibi yem olurlar. Aile
çözülür, ahlâkî değerler çöker. Toplumun yapısı da, ailenin
çöküşüyle erozyona uğrar. Çimentosu içinden alınan binanın
döndüğü moloz yığınına döner.
Bugün, batı toplumları büyük
bir ahlâkî çöküntü yaşamaktadırlar. Evlilikler son derece
azalmıştır. Beslenme alışkanlıkları, ayaküstü (fast-food)dür.
Nüfus ortalaması yaşlanmakta ve artış oranı düşmektedir. Aynı
lokantada, aynı masada yemek yiyen karı- koca, bazen hesaplarını
ayrı ödeyebilmektedir. Aile fertleri arasındaki dayanışma yok
olmaya yüz tutmuştur. Fertler birbirinden habersizdirler. Anne
ve babalarda yemek kültürü gelişmemiş, ortak tatlar
oluşmamıştır.
Tarihin seyri içinde, aile
yapısı sağlam toplumların çözülmediği; aile yapısı zayıf
toplumların çözülüp, hâkimiyetlerini kaybettiği, asimile
oldukları bir gerçektir.
Belki de; toplumun
dinamikleri, kültür ve beraberinde, toplumu, tarihin
derinliklerinden geleceğe bağlayan “sosyal şifre” aktarımı
“sofra” kültüründe gizlidir. Yeter ki, “sofra”mızı
kaybetmeyelim.