EBUBEKİR SİFİL İLE MÜLAKAT
–2
“GÜNCELLENMİŞ BİR EHLİSÜNNET
KELAMINA İHTİYAÇ VAR”
Geçenlerde dünyanın tanınmış
birçok İslam âlimi İstanbul’da bir toplantıya katılmıştı.
Bunlardan Yusuf el-Kardavi müslümanların fiziki saldırılar kadar
zihni saldırılara da maruz kaldığını söylüyordu. Yusuf el-Kardavi
bağlamında modernist dini yaklaşımları nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Bu tespit doğru bir tespit.
Yani ılımlı İslam, ılımlılaştırılmış Amerikan İslam’ı, Laik
İslam, Modern İslam, bunların hepsi aynı şeyleri ifade ediyor.
Çağın hâkim değerlerine itiraz etmeyen, kendi kültürel ve
kimliksel kodlarından, iddialarından vazgeçmiş, uyum sağlayan,
problem çıkarmayan uslu çocuk aranıyor. Ya da İslam böyle bir
kalıba sıkıştırılmak isteniyor. Bunun bir teorisi var, arka
planı var, tarihi var. Ama çok özet bir şekilde böyle ifade
edebiliriz. İddialarından ve kendisi olmaktan vazgeçmiş, kabul
etmeye, onaylamaya hazır bir İslam. Hıristiyanlık da böyle
olmuştu zaman içerisinde. Yani ilk hıristiyanların, artık onlara
hıristiyan demeyelim, ilk muvahhid İsevilerin diyelim. Gerek
yahudilerde gerek Roma devletinde siyasi baskılar, dini baskılar
sonunda Pavlus ve onun öğretisine yakın olan hıristiyanlar bu
dini bir devletin resmî dini haline getirdiler. Bunların
çabaları sonucu böyle oldu. Her ne kadar bunlar zamanında
olmadıysa da bunların ektiği tohumlar sayesinde böyle oldu ve
Roma gibi bir devletin resmi dini oldu. Ama o artık Muvahhid
İsevilik değil o artık Hıristiyanlıktır. İçinde gnostisizm
bulunan, içinde Yahudilik bulunan, içinde putperestlik bulunan
bir din, adı Hıristiyanlık. Şimdi İslam da bu şekilde bir
adaptasyon süreci ile karşı karşıya. Adapte olabilir mi?
Olabilir ama artık o İslam olmaz, başka bir din olur. Muvahhid
İslam böyle bir adaptasyona geçit vermez. Böyle bir adaptasyona
cevaz vermez. Çünkü muvahhid İslam tarih içerisinde gerek
itikadi bakımdan gerek tarihsel tecrübesi bakımından böyle bir
şeyi onaylaması bir yana buna alternatif üretebilecek tek din,
tek sistemdir. Dolayısıyla bu Büyük Ortadoğu projesi ve sair
projeler çerçevesinde öngörülen bu İslam tipleri İslam’ın yegâne
alternatif olduğunu bilen çevreler tarafından üretiliyor. Yani
bunlar şu anda mevcut global hegemonyanın karşısında durabilecek
tek alternatif gücün, potansiyelin İslam olduğunu biliyorlar. Ve
bunu bertaraf etmenin de teorik zemini olarak bu İslam tiplerini
dayatıyorlar. Ben meseleyi böyle görüyorum.
Yusuf el-Kardavi ve
Mezheplere Farklı Bakışı
Fakat burada bir şeyi
eklemem lazım izninizle. Yusuf el- Kardavi çok değerli bir İslam
âlimi gerçekten. Fransa’daki başörtü yasağını onaylayan Ezher
rektörü gibi değil. Kendine mahsus dik bir duruşu var. Omurgalı
bir duruşu var. Tutarlı bir söylemi, tarzı var. Fakat beni
rahatsız eden bir şey var Yusuf el- Kardavi’nin söylemleri
içerisinde. Bu müslümanlar arası, müslümanlar içi bir meseledir.
İslam’ı günümüz insanına anlatırken, yaşamaya çalışırken, tarih
içerisinde oluşmuş ve bugüne kadar varlığını taşımış, devam
ettirmiş İslam mezhepleriyle Yusuf el-Kardavi’nin bir derdi var.
Bunu burada mutlaka dile getirmem lazım. Bu konuda gazetede de
yazdım.
Bu konuda tavrı mı var?
Evet, yani herhangi bir
mezheple bağımlı kalmak, herhangi bir mezhebin mukallidi olmak
ki o buna, mezhep taassubu diyor, çağdaş bir müslüman için Yusuf
el-Kardavi’nin onaylamadığı bir şey. Bir de şunu söylüyor:
“Global bir köy haline gelen, çok küçülmüş olan bir dünyada
artık mezheplerle bir yere varamayız. Mezhep taassubunu
bırakacağız, İslam’ın kolaylaştırılmış hükümleri nerde varsa onu
alacağız.” Hatta daha ileri giderek şunu da söylüyor: “Kur’an ve
sünnet aslında bu dini kolaylaştırdığı halde fıkıh
zorlaştırmıştır. Fuzûli, gereksiz birtakım hassasiyetlerle
birtakım yükler getirmiştir. Şimdi bu yükleri atıp bu fıkhı, bu
dini kolaylaştırmamız lazım.”
Dikkat edin bu, Yusuf
el-Kardavi’nin sapıklıktır dediği modernist İslam söyleminin
üstüne oturduğu sacayaklarından biridir. Modernist İslam birkaç
sacayağı üzerine oturuyor. Bunlardan birisi akliliktir,
rasyonalitedir. Öbürü de kolaylaştırmadır. Yani modern İslam’ın
ana karakterleri bunlardır. Evet, farklı yerlerden farklı
argümanlardan hareket ediyorsunuz, farklı maksatlarla hareket
ediyorsunuz tamam ama sapıklık dediğiniz bir akımla böyle temel
bir noktada buluşmanız çok enteresandır. Bunu da bir parantez
içi izahat olarak belirteyim.
Yine aynı konuyla ilgili
soracağım. Şimdi Yusuf El Kardavi ile ilgili söylediğiniz şeyi
de düşününce ilim adamlarına karşı ciddi bir şekilde insan
dikkatli olma ihtiyacı duyuyor. Yani zihinlerimiz çok
bulanıyor. Türkiye’deki ilim âlemini, ilim âleminin kalitesini
nasıl buluyorsunuz? Çünkü insanların itibar ettiği ya da
vitrinde en çok görünen ilim adamları söylediğiniz gibi İslam’ı
kolaylaştırmak adına en esaslı olan şeyleri bile değiştirmeye,
kolaylaştırmaya çalışıyorlar. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi bu, Türkiye’de İslami
eğitimin, öğretimin ya da çok özel anlamıyla geleneğin belli bir
noktada kesintiye uğratılmış olmasıyla yakından ilgili bir
durum. Bizim klasik İslamî eğitim öğretim geleneğimiz kurumsal
anlamda Cumhuriyet’le birlikte bitmiştir. Bunun yerine modern
eğitim kurumları ikame olmuştur. Dolayısıyla bir yerde bitmiş
olan bu geleneğin şimdi yeni yeni el yordamıyla, bireysel
faaliyetlerle, temiz gayretlerle yeniden ihya edilmeye
çalışıldığını söyleyebiliriz. Elbette eski ihtişamıyla, eski
işlevselliği ile eski seviyesiyle değil ama bir damar var ve onu
devam ettiriyor. Bunun tabii ki hayatın diğer cephelerini
kuşatan kurumsal yapılarla anlayışlarla doğrudan irtibatı
vardır.
Tek başına bir eğitim kurumu
ya da tek başına bir siyaset kurumu ya da tek başına bir amelî,
itikadî mesele Kur’an ve sünnetin öngördüğü biçimde Allah’ın
rızasına ulaşılabilecek bir Cadde-i Kübra anlamına gelmez.
Bunlar bu istikametin birer cüzü olarak isimlendirilebilir. Ama
bir bütün olarak asla fonksiyon îfâ edemez. Eğitim de böyledir.
Eğer bugün Türkiye’de birtakım siyasî mevzular, bir takım
itikadî, ameli mevzular ve global meseleler hâlâ belli bir zemin
üzerinde, belli bir seviye tutturulmuş olarak konuşlanmamışsa bu
İslami eğitimin zayıflığından, dolayısıyla İslam adına konuşan,
başta kendim olmak üzere, insanların temelinin zayıflığından
ileri geliyor. Mesela, bu soruyu Pakistan’da sormuş olsaydınız
size çok daha farklı bir cevap gelecekti. Çünkü orada gelenek
var. O devam ediyor. Yani bir Diobendi geleneği var, mesela o
akımdan gelen birisine bunu sorsaydınız çok farklı bir cevap
verecekti. Biz geleneği kopmuş bir toplumuz. Bir kesinti yaşamış
bir toplumuz. Dolayısıyla şu aşamada henüz el yordamıyla
kendimizi, kimliğimizi keşfetmeye, yakalamaya çalışıyoruz. Bir
geçiş sürecidir bu, inşallah sonu hayırlı olur.
Biz Türkiye’de yaşayan
müslümanlar olarak modern zamanın problemleriyle
karşılaştığımızda, bu problemleri çözecek esas kaynaklarla
irtibatını koparmamış ilim adamlarına ihtiyaç duyuyoruz. Ancak
bazen güven bunalımları yaşıyoruz. Kime güveneceğimizi bazen
bilemiyoruz. Müslümanlar olarak güvenilir adres arıyoruz.
Bunu benim bir resmi işaret
olarak burada size göstermem herhalde çok doğru olmaz. Ama şunu
söyleyebiliriz: Kendisini ifade ederken ehlisünnet olduğunu
söyleyen insanlar eğer güvenilirlik dediğimiz şeyi iç içe birkaç
halka halinde düşünürsek en dıştaki halkayı temsil eder. Yani
ehlisünnet çizgiyi kabul etmiş, bu çizgi üzerinde yürüme
hassasiyeti taşıyan, kendini böyle ifade eden insanlar en dış
halkaya geçmiştir. Onun içindeki halkaya ehlisünnetten ne
anladığımız sorusunun cevabını arzu edilir tarzda verenler
girebilir. Niye böyle söylüyorum? Çünkü mesela, Türkiye’de veya
İslam coğrafyasının başka yerlerinde kendisine selefî diyen
insanlar, kardeşlerimiz var. Bunlar da ehlisünnet olduklarını
söylüyor ama temel bazı itikadî noktalarda ayrı düşünüyoruz. Bir
araya geldiğimizde bu ortaya çıkıyor. Ya da çok ucuz bir mezhep
söylemi üzerinden ehlisünnette olduğunu ifade etmeye çalışan
kesimler var. Bu da müslüman çağdaş bir insanın çağdaş
problemlerine cevap üretme adına bize arzu edileni vermiyor. Ya
da herhangi bir grubun, bir ismin etrafında kümelenmiş, kendini
dışarıya kapatmış, diğer ehlisünnet olduğunu söyleyen gruplarla
bile hiçbir alışverişi olmayan kesimler var. Dolayısıyla bizim
bir daha içeri halkaya girebilecek insanlara ihtiyacımız var ki
o şudur: Tacuddin es Subki bu meşhur Tabakatu’ş-Şafiiyye yazarı
bir eserinde diyor ki: Ehlisünnet dediğimiz çizgi üç ana
guruptan oluşur. Bunlardan birincisi kelamcılardır. Ehlisünnet
kelamcılarıdır. İkincisi ehl-i hadis dediğimiz ehlisünnet
çerçevedir. Üçüncüsü de mutasavvıfadır. Ehlisünneti bu üç grup
oluşturur diyor. Doğrudur. Burada belki zikredilmeyen bazı
gruplar var fukaha gibi mesela, usulcüler gibi. Ama biz bunları
diğer gruplara taksim ederek maksadın ne olduğunu anlayabiliriz.
Şimdi ehlisünnet dediğimiz
zaman ne anlaşılması gerektiğini, geçmişte îfâ ettiği fonksiyona
paralel olarak bugün ehlisünnet olduğunu söyleyen bizlere bu
çizginin ne verdiği, bugünün problemlerini nasıl çözmemiz
gerektiği konusunda bize nasıl ölçüler verdiği konusunda bir
imaj fikrine ihtiyaç var. Yani ehlisünnet demek; tarihte
yaşamış, tarihte ölmüş ve mirası bize kalmış bir anlayışı
yaşatmak demek değil; ehlisünnet ölmemiş olan, varlığını devam
ettirebilme yetisinde olandır. Şia bunu yapıyor mesela. Basit
bir örnek verirsek: Normalde Şii teolojisinde, Şii inancında
beklenen mehdi, mehdi-i muntazar gelene kadar Şiiler takiyye
yapmakla yükümlüdür. Bu onlara farzdır. Fakat 79’da bir İran
Devrimi oldu. Takiyyeyi bıraktı Şiiler ve kendilerini ifade
ettiler en üst seviyede, en görünür biçimde. Nasıl oldu bu? Şii
itkadiyyatındaki bir ufak rötuşla oldu. Velayet-i fakih
dediğimiz bir kurum ihdas edildi. Velayet-i Fakih Kurumu mehdi-i
muntazar gelene kadar İslam ahkâmını onun adına yürüten, icra
eden insanların varlığını öngördü ve İslam Devrimi oldu.
Şimdi ehlisünnet itikadıyla
uğraşan insanlar, ehlisünnet vurgusunu çok sık dile getiren
insanlar var. Günümüzde ehlisünnetin mesela, ‘tarih içerisinde
daimi surette sultanlarla, saltanatla, güç merkezleriyle irtibat
ilişki halinde onlarla barışık olmuştur’ ithamına nasıl bir
cevap veriyorlar. Bu bir ithamdır ve tarihsel olduğu kadar
bugüne de bakan yönü vardır. Ilımlıdır, muhalif olmaz,
muhalefete muhaliftir. Ehlisünnet konusunda böyle bir fotoğraf
var. Yani ehlisünnet böyle resmediliyor. Şimdi ehlisünnet
olduğunu söyleyen insanlar buna ne diyor. Tarihte ölmüş bir
ehlisünnet itikadına sahip olanların buna verebileceği bir cevap
yoktur. Ama yaşayan bir ehlisünnet, tarihten kökünü alan, oraya
bağlı kalan ama onu yaşayan bir inanç halinde, itikat halinde
hayata vaziyet eden bir kabul halinde yaşatmaya hazır insanların
ehlisünnet olarak buna bir cevap üretmesi lazım. İşte bunu
kastediyorum. Sorunuzun merkezi de bu. Böyle bir âlim tipi böyle
bir âlim kadrosu mevcut olacak ki bu bize ehlisünnet
hassasiyetini gözeterek bugün yaşayan, yaşama şansı olan ve
problem çözen cevaplar üretecek. Mesele bu. Bu geçmişte ortaya
konmuş doğruları aynen tekrar etmekle olmuyor. Çünkü bugünün
kendine mahsus durumları var. Mesela, bugünün kendine mahsus
bidat mezhepleri var. Ehlisünnet kelam âlimleri sürekli birer
ilmihal kitapları yazmışlar. Niye yazmışlar? Her âlim kendi
döneminde mevcut bidat mezhepleri tasnif etmek için, belki
tanıtmak için yapmışlardır. Günümüzde kelam işiyle iştigal eden
bir insan, bir ehlisünnet bilim adamının yaşayan, canlı yani
update edilmiş(güncellenmiş) bir kelam kitabı yazması lazım.
Günümüzde mevcut bidat kelam mezheplerini ortaya koymak için.
Böyle bir çalışma göremiyoruz. O halde güncelleştirilmiş, bunu
kullanırken de biraz tereddüt ederek kullanıyorum doğrusu, çünkü
istismara çok açık bir ifade, güncellenmiş bir ehlisünnet
kelamına dolayısıyla bunun doğuracağı diğer ilmî faaliyetlere
şiddetle ihtiyaç vardır.
Bir de şöyle bir soru sormak
istiyorum. Şimdi bir adamın mezhebe bağlılığı ile bir ilim
adamının mezhebe bağlılığı aynı mı olmalıdır? Çünkü kendisine
fetva sorulan bazı insanlar icabında verdiği cevapla mezhebinin
dışında başka bir şey söylemiş olabiliyor aynı zamanda. Yani
kendi mezhebinin dışına çıkmaması mı gerekiyor, mezheple
irtibatı ne olmalıdır?
Şimdi bu bizim Adab-ı müfti
vel müstefti tarzı kitaplarda çok yer bulmuş, çok sorulmuş ve
cevabı da verilmiş meselelerden birisidir. Soru sorulan kişi
yani müfti müçtehit ise kendisi içtihat eder ve cevap verir.
Fakat müçtehit değilse, bir mezhebe mensupsa mensup olduğu
mezhebin hükümleri doğrultusunda fetva verir. Eğer kendisine
soru soran kişi soru sorduğu konuda araştırma yapabilecek,
derine inebilecek kapasitede birisiyse o delilleri serdeder ve
hangisinin tercih edilmesi gerektiğini ona izah eder yani ona
yol gösterir. Ama soru soran kişi avamsa, delilden falan
anlamıyorsa durumuna bakar ve o kişinin durumuna uygun, mensup
olduğu mezhepteki muteber kavil neyse onunla fetva verir. Fetva
verirken fetva soran insan bakımından göz önünde tutulması
gereken kriterler vardır. Bunlardan birincisi o insanın şahsî
durumudur. Mesela, maddî durumudur veyahut sağlık, hastalık
durumudur soruyla ilgili olarak. Veya ilimdeki kapasitesidir,
seviyesidir. Veya ait olduğu mezheptir. Bu kriterler göz önünde
tutularak o kişiye cevap verilir. Yani bu sorunun bir tek cevabı
yok.