DÖRT
MERHALE
Yaşanmış bir olay, aynıyla vaki: Öğretmenler odasında bir
öğretmen konuşuyor: “Öğrencilere çalışmalarını söyledim.
Çalışmak değil okumak bile istemediklerinin söylediler.”
“Okuyup da bir meslek sahibi olmakta gözümüz yok, para
kazanmanın başka yolları da var” dediler.
Diğer
öğretmen: “Toplum içinde yaşıyorsak, bir saygınlığımız olacaksa,
bilgi ve kültür bir avantajdır. Öğrencilerin dikkatini bu
noktaya çekmeli” görüşünü dillendirdi.
Bir
diğeri: “Öğrencilere bilgi ve kültür zenginliğinin önemini
kavratmak, okuyup araştırma heyecanını aşılamak gerekir. Okuyan
insan, anlayıp kavrama itibariyle daima fark yapar,
düşüncesindeyim” dedi.
Dördüncü öğretmen: “Metafizikten başka hiçbir şey insanı kesmez.
İşin iman boyutu, Allah rızası öğrencilerin anlayışına
sunulmalıdır. Bu maksat diğer güzellikleri de bünyesinde
barındırıyor” buyurdu.
Bu
son tespit karşısında diğerleri biraz susup durakladılar. Bu
susup duraklama, afallamaktan kaynaklanıyor gibiydi.
Ders
zili çaldı ve konuşma burada bitti. Öğretmenler derse girdiler.
Bu
konuşmalar o gün zihnimi meşgul etti.
Birinci mülahaza(anlayış, düşünce) maalesef Türkiye’de çok
yaygın bir görüş. Bu anlayış “okumaktan maksat maddedir” diyor.
Öğrencilere “okulda iyi yere gel, rahat edersin” deniliyor.
Böylece eğitim öğretim rahat ve konforlu bir hayatın altyapısı
olarak görülüyor. Maksat maddede başlayıp maddede bitiyor.
Meselenin insanî ve ilahî boyutu budanarak öğrencinin ufku
daraltılıyor. Bütün harcamaların, gayretin, zihin mesailerinin
en son varabileceği merhale olarak lüks lokantalar, son model
arabalar, konforlu daireler gösteriliyor.
“Oku
da iyi bir yere gel, rahat et.” Eğitimin insanı yücelten boyutu
işte böyle yok ediliyor. Talebeye kendisinin ve yakın çevresinin
menfaati hedef olarak gösteriliyor. Böyle bir telkin kişiyi,
kendini hep alacaklı hisseden bir bencil durumuna getirecektir.
Bu anlayışla yetişen kişi insanlığın temel meselelerini asla
göremeyecektir; görse bile umursamayacaktır. Çünkü o paralarını
saymakla meşguldür. Maalesef, bir avuç arpa uğruna bir hazine
gözden çıkarılmış, ekmek uğruna iman cevheri unutulmuştur.
İkinci anlayış: “Kültürlü insan, toplum içinde daha ölçülü
hareket eder ve konuşur. Bu da ona itibar kazandırır”
anlayışıdır. Bu anlayışa göre, şu kadar sene resmi olarak (ve
mecburen) okuyalım. Daha sonra da gönüllü olarak okuyalım,
okuyalım, okuyalım… Ne diye? Maddî kazancımız yanınında, sosyal
hayatta muteber bir yer edinelim, diye. İşte buna “kula kulluk”
denir.
Bu
anlayış, hak ve hakikate bağlı kalmak, ilkeli olmak gibi çok
güzel meziyetleri bir kenara itip, toplumun nabzına göre fikir
ve kanaatlar üretmek gibi, ilmi saptırmak gibi basitlikleri de
bünyesinde barındırır. İnsan, böylece bulunduğu çevrenin rengine
boyanarak günün adamı olur çıkar. Bu anlayış,”Allah’a dönük”
durmamanın bir neticesidir. Goethe: “Yazdığım yazıların,
okuyucular tarafından beğenilip, beğenilmeyeceğini hiç
düşünmedim. Ben daima eserimi en mükemmel hale nasıl getiririm
diye düşündüm” der.
Üçüncü merhale; “öğrenme ve araştırma zevkine ermek.”
Kabul
etmek gerekir ki, bu merhale diğer ikisi ile kıyaslanmayacak
kadar ileri bir merhaledir. Öğrenme-araştırma merakı sürüp giden
bir tecessüs insanı çok kıymetli bilgilere, anlayışlara yüksek
heyecanlara götürebilir. Ardı arkası kesilmeyen okumalar “boş
zaman problemini” çözer, mutluluğa vesile olur. Okuyup araştıran
insan, hem cinslerine faydalı olur, toplumun seviyesini
yükseltir. Bu da bir saadet vesilesidir.
Okuyup araştırmalar hidayete de vesile olabilir.
Bu
merhaledeki kişi kâinatın sırlarıyla, gönül ve ruh dünyalarının
derinlikleriyle, insanlığın en büyük zekâlarıyla karşılaşabilir.
Allah-âlem irtibatının farkına varabilir. Dolayısı ile ufku
iyiden iyiye genişleyebilir. Bu merhalenin önde yürüyenleri,
toplumun yıldızları haline gelebilir. Bu merhale, hatırı sayılır
bir merhaledir ama yine de eksiktir.
Son
merhale. Dördüncü öğretmen demişti ki: “İnsanı metafiziğin
dışında hiçbir şey kesmez. Ömür boyu sürecek zihin mesaisinin
beyin ve gönül enerjisi sarfının karşılığı, maddeden ve alkıştan
ötede bir şey olmalı. Merakları tatminin de ilerisinde daha
yüksek heyecanlar olmalı. Bu, olsa olsa “Allah rızâsı” olabilir.
Öğrencinin dikkatini bu noktaya çekmeliyiz.”
Eğitim ve öğretim, ilim ve araştırma, sanat ve edebiyat
konusunda bu anlayış harikaydı. “Ağzına sağlık hocam, aklınla
bin yaşa, kitabın ta orta yerinden konuştun” dedim.
Bu
mülâhaza, diğer üç anlayışın olumlu taraflarını bünyesinde
barındırmakla beraber, hedefini “Allah rızâsı” olarak
belirleyerek metafiziğin de zirvesine ulaşıyor. Bu büyük hedef
adeta, bitmez tükenmez bir ışık kaynağına dönüşüyor. Kişi
kendine de topluma da faydalı oluyor. İlmin ve sanâtın berrak
okyanuslarında yüzerek bir nevi ruhsâl tatmine de ulaşıyor.
“Teveccüh-ü nâs, bazen verilebiliyor.” Ve nihayet, varlıkların
sahibine, sonsuz cemâl ve kemâle ulaşıyor.
Kendisine, karış karış gelene, Allah’ın rahmeti elbette arşın
arşın gelecektir. Sınırlı insan, sınırsız güç tarafından
desteklenecektir.
Bu
anlayışla insan yükselmenin, “Söyle söyle, Rûhu’l Kudüs seni
destekliyor”, “Ömer’in diliyle konuşan Hak’tır.” Safhalarına
varabilir. İlâhî cezbenin maddeyi silip süpürdüğü mertebelere
ulaşabilir. Eserini büyük makama arz etme heyecanı “teveccüh-ü
nâs”ı tamamen unutturabilir.
Eğitim ve öğretimde bu anlayış, çocuğu bir emânet-i ilâhî olarak
görür. Bu emânet, bu şâheser varlık, eserden müessire,
yaratılmıştan Yaratana gidecek şekilde geliştirilecektir. Bu işi
Allah’ın izniyle öğretmenin gayreti başaracaktır. Eğitim,
ferdiyetin yüceltilmesi ve şuur demektir.
Hayır, hayır… Eğitim ve öğretim ciddî bir konudur. Derme çatma
zihniyetlere aslâ tahammülü yoktur. “Talep, şan değildir.”
Öğretmenler, “nefes-i enfes sâhibi, rızâ-yı Hak talibi”
olmalıdır.
Kabul
etmek gerekir ki bu son merhaleye ulaşmak kolay değildir. Bu
kafa karışıklığıyla, bu zihin ve gönül kirliliğiyle, bu iman
zâafıyla, acımasız tuzaklar arasından sıyrılıp müntehâya
(sınıra) nasıl varılır bilmem. Menfaat tuzakları, şehvet
tuzakları, şöhret tuzakları derken ilim de karşımıza bir perde
olarak çıkabilir. Bu yollar uzun ve inceden incedir.
“Eğitim süreci mi, eritim süreci mi?” olduğu tartışmaya müsait
olan, düşünce namusuna sâhip gerçek münevverlerden bir türlü
onay alamayan Türk Millî Eğitiminden öğrencileri üçüncü ve
dördüncü merhalelere ulaştırmasını beklemek saflıktır. İdeolojik
tercihleri öne çıkaran bir sistem elbette insan fıtratını
gözardı edecektir. Bu arada Sayın Cumhurbaşkanımızın
beyânlarından da anlamış bulunuyoruz ki; “din, vicdanlarda
kalmalı, günlük hayata aslâ karışmamalıdır.” Dolayısıyla
“kamusal alanda” dinden söz edilmemelidir. Öğrencinin vicdanına
nasıl gireceğini bir türlü bilemediğimiz din ve onun en yüksek
neticesi olan “Allah rızâsı” bizim okullarımızdan ırak olmalı.
Söz
buraya gelmişken, bir iki yaralı vicdanın feryâdını duyurmak
isterim:
“Hakikat, güzellik ve doğruluğun temiz sularına menfaat,
politika veya başka şeyleri karıştıranların, okul kapısından
içeri girmemeleri gerekir. İyi bir öğretmen, sınıfta, Tanrı
huzurunda bulunuyormuş gibi tertemiz hisler duyar. Bu yüceltici
bir duygudur.” (1)
“Okullarda okuma zevk ve alışkanlığına önem verilmemesi söz ve
konuşmanın önde gelmesi bence, geri kalışımızın başlıca
nedenlerinden biridir.”(2)
“Lisede okuduğumun bin mislini ben bu kütüphânede okudum. Hür
mesut olarak. İyi, hayat boyunca kendilerine saygı duyduğum
hocalarım vardı. Fakat ben en büyük hocaları Goetheleri,
Nietzsche’leri, Tolstoyları, Hugoları, Gorkileri kitaplarda
tanıdım. Tabi tercümelerinden. Çünkü bize okulda yabancı dil
okuttular ama maalesef öğretemediler.” (3)
“Türkiye’nin esas meselesi, bence artan nüfusa kâfi derecede
okul bulunmaması değil, mevcut okulların iyi nesiller
yetiştirememesidir. Memleketi alt-üst edenler ve edecek olanlar,
okuma yazma bilmeyenler değil, derme çatma okullarda okuyanlar
ve buralardan yetişenlerdir.” (4)
“Günümüzde insanları köleleştirip, ülkeleri sömürmenin modern
yöntemi eğitim olmuştur. Üretkenliği öldüren, insanımızı âdeta
düşünce özürlü hâle getiren, bilgi odaklı, çağa aykırı eğitim
sistemi, ülkemizde tüm olumsuzlukların kaynağı olmaya devam
ediyor.” (5)
“Bize
okullarda hiçbir şey öğretilmediğini Cemil Meriç’i okumaya
başlayınca anladım. ...Ne doğu bildiğimiz doğuydu, ne batı
bildiğimiz batı. Ya Osmanlı? Hiçbir şey bize öğretildiği gibi
değildi, hiçbir şey!” (6)
“Evlâtlarımızı oyalayıp meşgul edecek ölçüde bir eğitim süreci
işliyor ama verdiğimiz eğitimin kalitesi, “keşke hiç olmasa”
dedirtecek ölçüde evlatlarımızı yarı câhil duruma düşürmekten
başka bir işe yaramıyor.
Toplam üretimimiz çok düşük, kaynaklarımız isrâf ediliyor,
insanımız doğru dürüst bir mesleğe sâhip olamamanın verdiği
eziklikle nesiller boyunca ömür tüketiyor.” (7)
“Eğitim hayâtımız, genç insanların körpe dimağlarını, bir daha
gerçeği anlayamayacak şekilde deforme etmekle muvazzaftı.” (8)
“Türkiye hiçbir zaman zihnî mesâiye kıymet ve itibar atfeden
kadrolar tarafından yönetilmedi.” (9)
“Vaktiyle iktisat fakültesinde uzun müddet hocalık yapmış olan
Alman profesörlerden Alexander Rustow sokakta cıvıl cıvıl
oynayan çocuklara bakarak şöyle dediği söylenir: “Sizin ne
fevkâlâde eğitim sisteminiz var ki, şu parlak zekâları on yıl
içinde işlemez hale getiriyor.”
Bu
çocuklar kelimelerin esiri olarak düşünme kabiliyetini yitiren
insanlardır.(10)
“Ve
ben mekteplerinizde okudum
Bir
rivayete göre adam oldum
Bir
rivayete göre kayboldum.”(11)
KAYNAKLAR
1-
Prof. Dr. Mehmet KAPLAN, Sevgi ve İlim, s.226, Dergah Yay.
Ocak-2002
2- A.G.E.
, s. 17
3- A.G.E.
, s. 20
4-
Prof. Dr. M. Kaplan, Büyük Türkiye Rüyası, s. 109, Dergah Yay.
4. Baskı, 1998
5-
Prof Dr. Osman ÇAKMAK, Eğitim-Bir-Sen Bülteninde çıkan
yazısından, Ocak-Şubat 2004
6-
Beşir AYVAZOĞLU, Altı Çizili Satırlar, s.14, Timaş Yay, 1997
7-
A.Turan ALKAN, Tartışmacı Arkadaşlara Başarılar Dilerim, s.156,
Timaş Yay. İst-2002
8-
A.Turan ALKAN, Ateş Tecrübeleri, s.60, 2. Baskı, Ötüken Yay.
1996
9- A.G.E.
,s.270
10-
Prof Dr. Erol GÜNGÖR, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, s.220,
Ötüken Yay. 1980
11-A.Turan ALKAN, Yatağına Kırgın Irmaklar, s.105, 1. Baskı
Ötüken Yay. 1997