“Hıristiyanlık Kaybettiği Mevzileri
Yöntem Değişikliğine Giderek Kazanmak İstiyor”
Araştırmacı yazar Ebubekir Sifil ile Türkiye müslümanlarının
sorunlarını, ilim âlemini, modernist yaklaşımları, dinler arası
diyalog faaliyetlerini ve sair konuları konuştuk. Yazarın konuyu
derinlemesine tahlil eden kapsayıcı tarzı, özellikle günümüz
müslümanlarının bazı eksiklerine dikkat çeken yorumları,
üzerinde durulması gereken tespitler olarak çıktı karşımıza.
Mülakatımız epey uzun olduğu ve tamamını siz okuyucularımıza
vermek istediğimizden bir kaç parçaya böldük.
Dinler arası diyalogun muharrik gücü kimdir? Bu diyalog kimin
işine yarar? Bunun temel amacı nedir? Genel bir
değerlendirmesini yapar mısınız?
-
Dinler arası diyalog bilindiği gibi İkinci Vatikan konsiliyle
başlamış bir süreçtir. Daha öncesinde Katolik kilisesi özellikle
Vatikan, diğer dinlerle ilişkilerini misyonerlik faaliyeti
üzerinden yürütüyordu. Buna bir anlamda belki kaba konvansiyonel
misyonerlik diyebiliriz. Eğitilmiş misyonerler dünyanın çeşitli
bölgelerine gidiyorlar. Oralarda doğrudan doğruya İncil’i telkin
ederek, kurtuluşu telkin ederek insanları
hıristiyanlaştırıyorlar. Tabi bunun sadece dini değil siyasal
bazı uzanımları da var. Misyonerliğin, sömürgeleştirme
hareketlerinin bir öncü kuvveti olduğunu biliyoruz. İkinci
Vatikan konsilinden sonra bu konvansiyonel misyonerlik tarzı
biraz daha rafine hale getirilmiş oldu. Zaten kilisenin
ontolojik yapısında misyonerlik, misyon, kurtuluşa çağrı
mevcuttur. Esasen Hz. İsa’nın misyonu kiliseye intikal ettiği
için kilise misyondan, misyonerlikten vazgeçemez. Bu onun
doğasıyla ilgilidir. Dolayısıyla 2. Vatikan konsilinden sonra
birtakım yorumlar oldu. Hem Hıristiyanlık içinde hem
Hıristiyanlık bünyesi dışında ‘Kilise misyonerlikten vaz mı
geçiyor?’ gibi birtakım eleştiriler oldu. Buna karşılık 2.
Vatikan konsilinden sonra kurulan Hıristiyan Olmayan Dinler
Sekreteryası’nın başındaki bir kardinal, “Misyonerlik faaliyeti
durmuş olamaz. Bizim böyle bir kastımız da söz konusu değil.
Daha rafine bir misyonerlik söylemi, diyaloga giydirilmiş bir
misyonerlik yapılmaktadır” tarzında durumu izah etmiştir.
Dolayısıyla dinler arası diyalog, Katolik Hıristiyanlığın
teşkilatlı, planlı bir hareketi olarak başladı. 2. Vatikan
konsili sonrasından (1965)’ten bugüne kadar devam etti.
Bu
söylediklerimden anlaşılacağı gibi Katolik Hıristiyanlık diyalog
faaliyetlerinde şartların değiştiği bir dünyada misyonerlik
faaliyetlerini biraz daha yöntem değişikliğine giderek
sürdürmeyi amaçlıyor. Çünkü klasik misyonerlik tarzı tepki
toplamaya başlamıştı. Artık o dönemde hem muhtelif uluslar
tarafından yerel ve bölgesel kurtuluş savaşlarının verilmesi hem
modernizm dediğimiz dünya ölçeğinde bir cereyanın başlaması
dolayısıyla kilise de bu klasik misyonerlik yöntemini gözden
geçirme ihtiyacı duyuyor ve bu süreç böyle başlıyor. Esasında
2. Vatikan konsili devam ederken diğer dinlerle ilişki, diyalog
kurulması öngörülmemiş bir şey. Hatta diğer dinlerle ilgili
ifadelerin Vatikan ve konsil belgelerine girmesi öngörülmemiş
bir şeyken sonra yahudilerle ilişkiler gündeme geliyor. O
zamanki Papa 23. John, yahudilerle ilişkileri iyi olan birisi.
Yahudiler, konsil belgelerine yahudilerin de girmesini talep
ediyorlar. Uzun görüşmelerden sonra bu kabul ediliyor. Ardından
kardinaller, özellikle Arap dünyasından, doğudan gelen
kardinaller buna itiraz ediyorlar. Sadece yahudiler anılırsa biz
görev yaptığımız yerlerde bunu müslümanlara izah edemeyiz
diyorlar. Dolayısıyla müslümanlar da girsin. Müslümanlar da
girdi hadi Budistler de girsin, Hindular da girsin deniyor.
Zannediyorum temel olarak bu dört dinle ilgili ifadeler var.
Birinci olarak yahudiler anılıyor, hıristiyanlara en yakın
topluluk olarak. İkinci sırada müslümanlar var.
İslam
hakkında değil müslümanlar hakkında ilk bakışta klasik kilise
öğretisinden ayrılmış gibi görünen bazı ifadeler var. Eskiden
kilise dışında kurtuluş yoktur formülü yüzyıllar boyu geçerli
olmuşken şimdi konsil sonrası diğer dinlerin de, İslam’ın da
kurtuluştan bazı motifler, kurtuluşa götürebilecek bazı
hakikatler, pırıltılar taşıdığına dair bazı ifadeler yer aldı
kilise belgelerinde. Bunlar hem kilise içinde hem kilise dışında
yani Hıristiyanlığın hem içinde ve hem dışında ne anlama geliyor
diye epeyce tartışıldı. Sonra gene bizzat kilise belgeleri
papalık genelgeleri bu işi tavzih etti ki Hıristiyanlık
dışındaki dinlerde kurtuluşa götürücü potansiyellerin mevcut
olması onların bizatihi o şekilde kurtuluşa ulaşabileceğini
göstermez. Bu şu anlama gelir: Diğer dinlerde Hıristiyanlıkta
mevcut hakikate yakın hangi unsurlar var? Bu ifade ediliyor.
Yani merkezde yine Hıristiyanlık var. Hıristiyanlık teolojisine,
kabullerine uygun olan hususlar kastedilerek deniyor ki, işte
bunlar kurtuluştan, hakikatten bazı izler, parıltılar taşıyor.
Nedir o? Allah inancı mesela. Çok genel mânâda müslümanlarda da
Allah inancı var, ahiret inancı var. Hz İsa’ya, Hz. Meryem’e
saygı, Hz. İbrahim’e saygı. Bunlar İslam’da, müslümanlarda da
olan şeyler. Dolayısıyla tamamen ümitsiz değil müslümanların
durumu.
Ama
özellikle 23. John’un bir ifadesi, arkasından (konsil devam
ederken 23. John ölüyor yerine 6. Pol geçiyor)6. Pol’ün de teyit
ettiği bir şey var ki, kilise dışında kurtuluş bulunduğunu
söyleyemeyiz. Yani, her ne kadar diğer dinlerde mevcut hakikat
parıltıları var, bunu kabul ediyorsak da dürüstlük bizi
söylemeye itiyor ki -aynen kendi ifadesi- Hıristiyanlık dışında,
kilise dışında kurtuluş yoktur. Hakikatin tek temsilcisi
kilisedir.
Buradan ne çıkıyor?
-
Buradan şu çıkıyor kanaatime göre: Hıristiyanlık, önceleri
Katolik Hıristiyanlık, ardından Protestanlık kaybettiği
mevzileri yeniden, bir yöntem değişikliğine giderek kazanmak
istiyor. Misyon faaliyetini bir yöntem değişikliğine giderek
sürdürmek istiyor. Dolayısıyla bunu kendi belgelerinde de ifade
ediyor. ‘Dinler arası diyalog kilisenin insanları kurtuluşa
götürme misyonunun bir parçasıdır’ diyor. Dolayısıyla bunu biz
Hıristiyanlığın dînî, siyasî, politik öngörülerinden,
kabullerinden ayrı, bağımsız düşünemeyiz. Bir de bu faaliyete
katılan diğer taraflar var. Bizi ilgilendiren nokta burada
diyaloğun müslüman taraflarıdır. Müslüman tarafların dinler
arası diyalog faaliyetine katılırken, iştirak ederken, bunu
savunurken ileri sürdükleri birkaç husus var.
Peki,
bunu müslümanlara nasıl izah ediyorlar?
- Bu
zaten doğrudan olmasa bile bu metinler üzerinde yapılan
yorumlarla ortaya çıkarılacak bir şey. Yani mesela doğrudan şunu
söyleyemiyor hiçbir zaman kilise; Hıristiyanlık dışındaki
dinlere mensup insanlar kendi dinlerinde kalarak kurtuluşa
ulaşabilirler. Bunu demiyor. Yani kendi dinleri İslam ya da
başka bir din onları kurtuluşa götürebilir, hıristiyan olmaları
gerekmez demiyor. Peki, ne diyor? Demin de söylediğim gibi bu
dinlerin hakikatten birtakım parıltılar taşıdıklarını söylüyor.
Bu nasıl olmuş? Bu kutsal ruhun oralara serpiştirdiği tohumlarla
olmuş. Dolayısıyla gerek dinler arası diyalog faaliyetlerinde
bulunurken gerekse konsil belgelerinde asla diğer dinlerin
mutlak surette hakikate götürdüğüne dair bir ifade yok. Bu nerde
oldu. Belki diyalog faaliyetleri neticesi, belki oryantalist
çalışmalarla birlikte bir etki söz konusu oldu. Müslüman tarafta
oldu bu. Bazı müslümanlar, Kuran’daki bazı ayetleri, bazı
rivayetleri delil göstererek, İslam dışında da kurtuluşa
erişilebileceğini; özellikle yahudilerin, hıristiyanların ve
Sabiilerin Allah’a iman, ahirete iman ve salih amel şartlarını
yerine getirirlerse kurtuluşa erebileceklerini söylediler.
Bunlar onların samimi düşünceleri mi?
-
Evet. Bu hıristiyanlarda değil ama bizde oldu. Yani bu dönüşüm
bizde oldu maalesef.
Samimiyetten ben şunu anlıyorum, dinler arası diyalog
faaliyetlerini yürüten müslüman kesim, en azından Türkiye için
konuşursak, samimi olarak bugün dünyada global birtakım
problemler karşısında müslüman-hıristiyan, müslüman-yahudi ya da
işte dinli kesimler diyelim, bir dine inananlar arasında
kurulabilecek diyalogun bu problemlerin aşılmasına katkı
sağlayabileceğini söylüyor. Bundan birtakım siyasî faydalar elde
etmek, siyasî beklentiler sebebiyle bu sürece girmek durumunda
olanlar var. Bunu söyleyenler de var. Belki bu iki şeyi birlikte
telakki etmek daha doğru olur.
Ama
ben şuna kesinlikle inanıyorum ki, bu dinler arası diyalogu
Türkiye’de İslam adına yürütenler sadece işte fuhuş gibi,
uyuşturucu kullanımı gibi, savaş gibi, insan ticareti gibi ahlak
dışı birtakım hususların önünü almak, bunları durdurmak;
bunların yerine barışı, ahlakı tesis etmek adına yürüttüklerini
söyledikleri bu faaliyetlerden birtakım çıkarlar elde ediyorlar
elbette. Nasıl? En azından kendi planlarını, projelerini
herhangi bir engelle karşılaşmadan yürütebilmek adına.
Bir
süre önce o çevreden iki arkadaş beni ziyaret etti. Diyalog
faaliyetleri konusundaki maksatlarını ifade etmek meyanında
şunları söylediler: Bizim dünyanın muhtelif yerlerinde
okullarımız var. Biz bu okullarımızda öğretim kadromuza
kesinlikle İslam’ı tebliğ etmeyin diyoruz. Yani insanlara
müslüman olun diye telkinde bulunmayın ama sadece yaşayın.
İnsanlar sizin lisan-ı halinizden İslam’ı anlasınlar diyoruz. Bu
çok etkili oluyor. Okullara gelen talebeler ki, her ülkenin
mutlaka aristokratlarının, bürokratlarının çocukları var o
okullarda. Bu çocuklar bir süre sonra etkileniyorlar ve din
değiştirmeye karar veriyorlar. Bu durum gerek aileleri nezdinde
gerek oradaki hıristiyan kuruluşlar nezdinde rahatsızlıklara yol
açıyor. Faaliyetlerimiz engellenme noktasına geliyor.
Dolayısıyla Hocaefendi bu durumu ortadan kaldırmak üzere Papa
ziyaretinde bulundu. Onun üzerine Papa da hıristiyan
kiliselerine bir direktif gönderdi ki bu okulların
faaliyetlerine engel olmayın. Bizim maksadımız bu idi
başlangıçta. Ben de dedim ki, “E o zaman, maksadınız buysa
dinler arası diyalog faaliyeti bir stratejik faaliyettir,
politik faaliyettir. Buna İslam dininden niye gerekçe temin
etmeye çalışıyorsunuz? İşte şu ayet bizi destekler, şu ayet
diyalogu destekler, Peygamber Efendimizin şu hareketi diyalogu
destekler gibi İslam’dan bu işe niye delil devşirmeye
çalışıyorsunuz?”
Bu
ikisi iki ayrı alan. Birbiriyle ilişkisi yok. Ve burada
düğümleniyor mesele tabii. Anlaşılıyor ki bu politik, stratejik
beklentiler yanında gerçekten samimi bir dînî kanaat da var ki
dinler arası diyalog faaliyeti bir zorunluluktur. Bizim dinimiz
de bize bunu emrediyor. Böyle bir samimi kanaatleri olduğu
anlaşılıyor.
Bütün
bunlar olurken Türkiye’de de misyonerlerin geldiği nokta belli.
En aklı başında insanların çocuklarının bile hıristiyanlaşmaya
doğru gittiği, Anadolu’nun en ücra köşelerinde bile kilise
evlerin açıldığı bir gerçek ve buna müslümanların adamakıllı bir
tedbir düşünmedikleri de ortada. Bunları da hesap etmek
gerekiyor.
-
Şimdi burada insanı rahatsız eden bir şey var. “Eğer siz kendi
dininizden eminseniz, bilinçli bir müslümansanız misyonerlik
faaliyetlerinden korkmanız gerekmez” gibi bir müdafaa yöntemi
ileri sürülüyor. Yani, adam dini tabii ki anlatacak, niye
rahatsız oluyorsunuz, eğer siz kendi İslam’ınızdan eminseniz?
Fakat
şimdi şöyle bir manzara var Türkiye’de ve hatta genelde İslam
coğrafyasında: Müslümanların talepleri, en masumane talepleri
bile bastırılıyor. Azaltılmış bir İslam ya da kuşatılmış bir
İslam söz konusu. Bir taraftan siz başörtüsü, İmam hatipler,
Kuran kursu ve saire gibi sorunlarla uğraşacaksınız. Bir
taraftan siz İslam’ı bu şekilde azaltmayı, tırpanlamayı devlet
politikası halinde sürdüreceksiniz. Böyle bir ortamda bir
taraftan misyonerler kendi dinlerini telkin edecek, böyle bir
ortamda bir taraftan modernist müslümanlar demin atıfta
bulunduğum ayet ve hadisleri öne sürerek diğer din mensuplarının
da kurtuluşa erebildiğini söyleyecek. Ve siz böyle bir ortamda
kalkıp diyeceksiniz ki misyonerliğin korkulacak bir tarafı yok.
Bir de ekonomik kuşatılmışlık var. Misyonerliğin bunu istismar
edici, çok da ahlakî olmayan yöntemleri var. Bütün bunları göz
önünde tuttuğumuzda meselenin bu kadar basit olmadığı
anlaşılıyor.
Belki
15. yüzyılda olsaydık mesela Osmanlı imparatorluğu döneminde
olsaydık, çok fazla korkmamız gerekmezdi. Çünkü İslam sokakta,
dışarıda, ev içinde, insanların şuurunda bilincinde yaşayan bir
dindi. Vicdana hapsedilmemişti, sokakta mevcuttu, görünen her
yerde mevcuttu ve görünmeyen sadırlarda, vicdanlarda mevcuttu.
Şimdi İslam mümkün olduğunca azaltılmış, bastırılmış bir
durumda. Ve siz böyle bir ortamda misyonerlikten korkmamamız
gerektiğini söylüyorsunuz.
Devam
edecek.