HACI VEYİSZADE
Toplumuzun tuzu mesabesinde olan âlimlerimizden, Konya’mızın yüz
akı hocalarımızdan birini tanımaya çalışacağız. İnsanların
gafletten kurtulmasına sebep olan bir örnek şahsiyettir Hacı
Veyiszade Mustafa Efendi. Bu gibi mürşitlere insanlığın, suya
olan ihtiyacı gibi her dönemde ihtiyacı vardır. Bu büyük insan,
ilim ve irfanı toplayıp yaşayarak, gönüllere taht kurmuştur.
Talebelerinden öğrendiğimiz kadarıyla, sabah namazı camiye
gider, namazdan sonra aşr-ı şerif ve İmam-ı Azam Efendimizin
tesbihatını yapar, işrak namazına kadar sohbet ve irşat ile
gönülleri coşturur, işrak namazını kılarak evine dönerdi. Eğer
okullar açıksa dersine hazırlanırdı. Ders konusunda çok titizdi,
hiç aksatmazdı. İmam Hatip Lisesinde tefsir, hadis, kelam,
Arapça ve fıkıh derslerine giriyordu. Derste hiçbir öğrencisini
esnetmez, uyuklatmazdı. “Huysuzlar, yan kayışları kırdınız gene,
çabuk toparlanınız” dermiş. Onu tanıyan öğrencileri, “iki ders
arasında boş dersi varsa hemen abdest tazeler ve nafile namaz
kılardı” diyerek O’nun yaşantısındaki takvaya dikkat
çekmektedirler. İlim talipleri ile farklı ilgilenir, nesi var
nesi yoksa hepsini onlara verirdi. Öğleye kadar İmam Hatip
Lisesinde derslerle meşgul olur, öğle namazına Aziziye Camiine
gelir, namazı müteakiben akla gelecek tüm sosyal ve hayır
işlerine koşardı. Herkesle ilgilenir, herkese dua eder, herkese
selam verirdi. Hacı Veyiszade Mustafa Efendinin selamı
meşhurdur. Çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç, ölü diri
herkese selam verirdi. Çocuklar Hacı Veyiszade Mustafa Efendi
selam vermeden sıraya geçer, önce selam verme işini çocuklar
yapar, O da onların başını okşar, elindeki çerez torbasından
sarı leblebi ikram ede ede giderdi. Hayatında İslam’ı yaşama
adına ne varsa bulabileceğimiz biri. Hani teheccüd namazı var
ya, semtine uğramadığımız o namaz var ya, o namazı çocukluğundan
beri hiç kaçırmamış. Babası Hacı Veyis Efendi ne zaman teheccüde
kaldırmak için odasına girdi ise, onu uyanık bulmuş ve hanımına:
“Hatun! Mustafa bizi geçti maşallah” dermiş.
İyiliğe sevinir, kötülüklere karşı irkilerek kaşını çatar,
üzülür ama gıybetini ettirmez idi. Şikâyeti sevmezdi. Sık sık
şöyle dua ederdi:
“Allah sa’yinizi meşkûr, zenbinizi mağfur, hizmetinizi makbul
eylesin.” Güzel yüzü çiçekleri hiç solmayan bir tebessüm
bahçesiydi.
Öncelikle babasının da âlim biri olduğunu bilmemiz gerekir.
Konya’da ilmiyle âmil şahsiyetlerden birisidir. Çok insan
yetiştirmiştir. Bunlardan birisi de oğlu Hacı Veyiszade Mustafa
Efendidir. Hacı Veyiszade Mustafa Efendi tahsilini medresede
ikmal ettikten sonra, Islah-ı Medaris-i İslamiyye adlı Medresede
müderrisliğe başlamıştır. Ama Medreselerin kapatılmasıyla
memleketimizde ki sıkıntılı günlerin başlaması, Hacı Veyiszade
Mustafa Efendi’yi yıldırmamış, evinde olsun, işyerlerinde olsun,
ilme talip olanlara varını yoğunu vermeye çalışmıştır. Yasak
olmasına rağmen, hiç yılmamış, çalışmalarına devam etmiştir.
1946 yıllarındaki Demokrat Parti rüzgarıyla rahat bir nefes
almış, bu partiye umutla bakmış, yeni medrese diye baktığı İmam
Hatip Liselerini açma heyecanıyla çalışmalarına başlamıştır.
1949 yılında hicaza gider, orada yeğeni Ali Ulvi Kurucu’yla
karşılaşır. Ali Ulvi Kurucu amcasına memlekette olan biteni
sorar, Hacı Veyiszade Mustafa Efendi de bir umut belirdiğini,
İmam Hatip Liselerinin açılacağını söyler. Ali Ulvi Kurucu ise
“ilerisi olmayan bir okula kim evladını gönderir ki” der. Bunun
üzerine Hacı Veyiszade Mustafa Efendi:
“Haklısın evladım ama Allah, İslam’ın bütün dinlere olan
hâkimiyetini göstermiyecek mi, bunu vaat etmiyor mu? Allah’tan
daha doğru sözlü kim var ki?” deyince, Ali Ulvi Kurucu
“amcacığım memleketimizden haberimiz pek olmuyor, her şey battı,
bitti biliyoruz. Bundan dolayı hayret etmiş bulunmaktayım”
deyince, Hacı Veyiszade Mustafa Efendi ağlayarak, “batmadı da,
bitmedi de elhamdülillah. O devirler bir kefaret dönemleriydi,
borcumuz vardı ödedik. Ödeyebildiğimiz kadarıyla ödedik. Kapı az
aralanır gibi oldu, bir ışık gözüküyor. Bir damla ışık, bir sürü
yeri ışıtır değil mi? Işıyacak, ışıyacak…” diyerek ümidini
ortaya koymuştu. Daha sonra yeğeni Ali Ulvi Kurucu koluna
girmesiyle Harem-i Şerife girer ağlayarak “Ya selam, ya selam”
der ve dizlerinin üzerine çökerek:
Sana
Hamd, Sana şükür, Sana selam Allahım !
Habibine olsun salatü selam Allahım !
Halimiz Sana arz edem, Sana ya selam Allahım!
Bize
İhsan eyle artık sen selam Allahım!
Şeklinde ki ilticasına devam ederken çok güzel bir yağmur inmeye
başlar.
1950’de iktidar değişince halk rahat bir nefes alır. Halk akın
akın Hacı Veyiszade Mustafa Efendinin yanına varır. Ve sorarlar:
“Yıllarca dilsiz şeytanlık yaptık Hocam! Bu günahın altından
nasıl kalkarız biz?”
Hacı
Veyiszade Mustafa Efendi cevap verir:
“Sadece namaz ve orucun kazası değil, geçmiş yılların da kazası
olur. Kaza edeceğiz geçmiş yıllarımızı. Ama nasıl? Daha çok
çalışarak, hizmet ederek, binlerce insanımız yetiştirecek İmam
Hatip Mekteplerimizi açarak, kasanızı kesenizi açarak, bu geçmiş
yıllarımızın kazasını yapacağız” der.
1951
yılında çıkan kanunla İmam Hatip Liselerinin açılmasına izin
çıkmıştı. Hacı Veyiszade Mustafa Efendi İmam Hatip Lisesi
inşaatında öyle çalışıyordu ki, Konyalılara müthiş bir örneklik
sergiliyordu. Yeri geliyor amele gibi, yeri geliyor bir usta
gibiydi. Böyle inşaatta çalışırken Hacı Veyiszade Mustafa
Efendiye: “Hocam, okulda bir derse de siz girseniz” diye
teklifte bulunan idarecilere şu cevabı veriyor: “Evladım, ben
bugünler için geldim bu dünyaya, bir değil beş ders okutacağım
inşallah. Ama bir müddet bana müsaade edin, yeni binamızı
tamamlayalım, ondan sonra başlarız derslerimize. Şimdi derslere
başlayacak olursak, sağa sola koşuşturduğumuz için, köy ve
kasabaya gidip öğrenci ve yardım topladığımız için, dersleri
aksatabiliriz. Herkesin bir tuğlası olsun istiyorum, herkes
nasib alsın bu haseneden, hiçbir kimse mahrum kalmasın
istiyorum” der.
Öylesine bir bereketle okul tamama ermiş ve öğrenciler gelmişti
ki, iki bin altı yüz civarında öğrenci kayıt olmuş, yer kıtlığı
sebebiyle sekiz yüz talebe ise kayıt olamamış ağlayarak evlerine
gitmişti. Halk, denize akan nehirler gibi özüne akıyordu. İmam
Hatip Lisesi Konya’da en çok talebesi olan okul haline gelmişti.
Öğrencileriyle ayrı ayrı ilgilenir, derdiyle dertlenirdi. Bir
gün sınıfa girince sınıfı kontrol eder ve “evladım Çetin hele
sen gel” der ve Çetin’in kolundan tutarak dışarı çıkartır.
Çetin’in eline biraz para koyarak “doğru hamama git, yıkan da
gel” der. Çetin gider, yıkanarak gelir, arkadaşları nereye
gittiğini sorar, O da: “ihtilam olmuştum, abdest almadan
gelmiştim, Hoca bildi ve beni hamama yolladı” der. Tüm talebeler
şaşırır kalır. Talebeleri için etrafına şöyle derdi:
“Bu
çocuklar meleklerin kanatlarıyla korunuyorlar. Bu memleketi
onlar ileriye götürecekler. Bu milletin sönen, söndürülen
kandillerini onlar uyandıracak.” Bazen kendisini şikâyet eden
okul müdürü ve bazı art niyetli kişilere karşı bile hep sevecen
olurdu. Bu hususta da şöyle derdi:
“Bunlar beni talebe yetiştirmekten uzaklaştırmak istiyorlar, ama
ben adam yetiştirme bahçıvanıyım. Bir talebenin yetişmesi için
bin münafığın kahrını çekerim. Bu uğurda yoluma çıkan engellerin
kahrını çekerim, hem de seve seve. Bir bahçıvan bir gülü
yetiştirirken elleri kan revan olur. Bizler de Gül-i
Muhammedîler için bu kahrı çekeceğiz, çare yok bu bahçeye biz
bakacağız” derdi.
Konyalılar “büyük Hoca büyük camiye yakışır” diye, İplikçi
Câmiinde vazifeli iken, Kapu Câmiine isterler. Ama bir müddet
sonra “bu hoca namazda yürüyor, namazımız ifsat oluyor” diye
Aziziye Camiine yollarlar. Bunu soranlara Hacı Veyiszade Mustafa
Efendi: “Benim üç yerde aklım gider: Namazda, misafirim
geldiğinde, Efendimizin ismi anıldığında. Biz Sahib-i Saadet
Meab’dan fetvasını aldık, hiçbir şey lazım gelmez” buyururlar.
Hacı
Veyiszade Mustafa Efendi’nin en çok söylediği sözlerden birisi
de “kızmayacan, kızdırmayacan, kırmayacan, kırılmayacan”.
Öğrencileri zaman zaman kızdırmak isterdi, o da size beddua
edeceğim elinizi açın der ve: “Allahım bunları muallim eyle,
Allahım bunları muallim eyle!” diye dua ederdi.
Kızardı ama devirip dökmez, taşmazdı. Kişilere göre davranış
sergilemezdi. Tavrı çok net idi. Her şeyiyle sade vatandaşın
karşısında ne ise, en üst kademedeki insanlar karşısında da
aynıydı. İnsan seçmezdi. İmam Hatip Lisesinin yanında çingene
çocukları izmarit içerdi. Hocaefendiyi gören bu çingene
çocukları izmaritleri atar esas duruşa geçerdi. Hacı Veyiszade
Mustafa Efendi de onların yanına gelir, selam verir, başlarını
okşar, en az bir simit alacak para vererek sevindirirdi. O’nun
gönül karartıcı bir cümlesi yoktu. Hayatı baştan sona zarafetle
süslü bir insandı. Hizmet adamı idi. Gönül insanı idi. Kışın çat
ayazında gece yarısı kapısını çalan bir çingenenin “Hocam
katırım hastalandı, bir okuyuver” teklifine karşı hemen
hazırlanır, katırı okumaya giderdi.
Hacı
Veyiszade Mustafa Efendi, Ladikli Ahmed Ağa ile aynı zaman
diliminde yaşamıştır. Kendilerine Hacı Veyiszade’yi
sorduklarında: “Oğlum O, zirvesine tırmanılamayan bir dağdır”
demiş olup, kendilerine ziyaret eden İmam Hatip Lisesi
Öğrencilerine o devir Türkiye’de olmayan envai çeşit meyveleri
ikram edince, pek şaşıran öğrencilere:
“Bunları Hızır aleyhisselam getirdi, bana gelmeden önce de sizin
hocanız Hacı Veyiszade’ye uğrar” diyerek, Veyiszade’nin
maneviyatının ne kadar ileride olduğunu anlatmıştır.
Hocaefendi yasaklı günlerde bile Kur’an talimini aksatmamış,
kendini takibe, tahkike, tevkife gelen polislere bile Kur’an
öğretmeye çalışırdı. Kur’an okumanın ve okutmanın suç olduğu,
hatta âlimlerin darağacında asıldığı devirlerde bu fiilden
dolayı Hocaefendiyi emniyete alırlar. Önce Hocaefendiye şiddetli
bir tokat atan müdür biraz insafa gelerek altına bir tabure
vermişti. Masasına oturan müdürün yanına taburesini yanaştırarak
“Bak evladım! İşlediğim suçu bir de senin yanında işleyim
bakalım ne diyeceksin? Sen Kur’an okumayı bilir misin?” Müdür de
“bilmem” deyince Hacı Veyiszade Mustafa Efendi “ben sana
öğreteyim” der ve cebinden mushafı çıkarınca müdür “hadi sen
işine bak, anlaşılan bu işten ölsen de vazgeçmen” der.
Hacı
Veyiszade Mustafa Efendinin tebliğinde şeytanı taşlama pek
yoktu. Yumuşak üslupla konuşurdu. Ama zaman zaman da “Kör gavur,
sağır gavur” diye bazılarına kızardı. Genelde yumuşak olan
üslubu bazen kırmadan sertleşirdi. Okulda sınav yaparken, yazılı
kâğıtlarını dağıtır, soruları sorar, kendisi de seccadeyi serer
namaza dururdu. Namazdan sonra ise kopya çekenleri bir bir sayar
ve azarlardı. İsterse kitabı yazsınlar ama bildikleri kadar not
alırdı. Yani kopya çekmenin bir mânâsı yoktu.
Sonuç
olarak, Hacı Veyiszade Mustafa Efendi:
1)
Islah-ı Medaris-i İslamiyye adlı üniversite ile çalışmalarıyla,
yeni bir İslamî Hareketin Öncüsü,
2)
Vefatına kadar, dînî ve müspet ilimlerin birlikte öğrenebileceği
ilim ve irfan abidelerinin kurulabilmesi için çaba gösteren; bu
uğurda Allah’tan aldığı güçle, manevî otoritesini kullanan,
toplumu hayır ve hasenatta yarışa sevk eden bir organizatör,
3)
Binlerce talebe yetiştirmesi ve bu talebelerinin yüzlercesinin
de yine binlerce talebe yetiştirmesi münasebetiyle Hocaların
Hocası,
4) Az
okuyandan çok okuyana kadar, kendi döneminde, kendisi ile temas
kuran ve kurmayan cemaate irşat görevi yapmasıyla Mürşid,
5)
İlmini kendisinden faydalanmak isteyen herkese ulaştırmasıyla,
ilmi ile amil bir âlim,
6)
Kendisine başvuran herkese biiznillah şifaya vesile olan manevi
bir Hekim,
7)
Ölüye diriye selam vermesiyle sevgi ve barışın önderi,
8)
Özellikle hassas bir zamanda imam hatip okulu binasının
yapımından, açılmasına, öğrencisinden öğretmen teminine kadar,
büyük bir organizeyi, cesaret ve ferasetle Allah’ın inayetiyle,
büyük bir gayretle gerçekleştirmiştir.
Bütün
bu yönleriyle o, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi bize
hal ve hareketiyle, sohbet ve dersleriyle en güzel bir şekilde
anlatan, gerek Konya’mız ve Konyalımız için ve gerekse insanlık
için pek faydalı ve ÖNDER bir zat idi.
5
Şubat 1960 Cuma günü emri Hak vâki oldu. Cumartesi günü Kapu
Camii’nden kaldırılarak bugünkü yerine defnedildi. Allah rahmet
eylesin. O’nun haliyle hallenmeyi, ahlakıyla ahlaklanmayı
bizlere de nasib eylesin.
Not:
(Bu yazıyı hazırlarken, zaman zaman Mustafa Özdamar Beyefendinin
Hacı Veyiszade adlı eserinden yararlandım.)