E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

İDRİS ARPAT

GÖNLÜMÜZDEN GÖNLÜNÜZE;

UNUTMAK

İnsan, evrenin en muhtevâlı, en kabiliyetli, en faal aktörüdür. Fizikî, aklî, rûhî, hissî büyük donanımlara sahiptir. Haliyle büyük vazifelerle de muvazzaftır.

İnsan mevcutla yetinmeyen, dünya ile avunmayan, olandan olması gerekene doğru hamle yapan, hep daha ötelere daha yukarılara bakan bir ruh yapısına sahiptir. Yerde barınır ama gönlü Arş-ı Âlâ güzelliklerindedir. Gözü şekil, kulağı ses güzelliklerinden hoşlanır. Güzellikler onu daha başka güzelliklere, yücelikler daha başka yüceliklere çeker. Dolayısıyla ruhsal tatmine ulaşamaz. Özlemleri bitmez, feryatları dinmez.

İnsanın asıl vazifesi Allah Teâlâ’ya muhatap olmaktır. Yani Allah’ı bilmek, tanımak, mesajlarına “eyvallah”  demektir. Tabii hizmet hangi kapıya yapılıyorsa, beklenen de o kapıdan beklenecektir. Hâcet anında hep Yüce Dergâha yöneldiğinden, istiğnâ haline ulaşılacaktır. İstiğnâ hali,

“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” (Âl-i İmran 173) hakikâtini kalbi olarak yaşamaktır.

İnsan, Allah Teâlâ ve âlem karşısındaki konumu doğru belirlerse, bundan Saâdet-i Dareyn doğacaktır. Yani, dünya da, ahiret de cennet olacaktır.

Ne ki, “dünya ölümlü, gün akşamlı.” İnsan her yönüyle sınırlı. Hayatta her şey insanın hesab ettiği gibi gitmeyebiliyor. Hedefler tutturulamayabiliyor. İnsandan kaynaklanan aksamalar olduğu gibi, ilâhî irade de başka türlü tecelli edebiliyor. İlâhî irade her zaman vererek değil, bazan da mağlup kılarak imtihan ediyor. İşte bu noktada “unutmak” devreye giriyor. Yani unutmak bazan lütf-u ilahi olabiliyor. Acılarla kaygılarla dolu ölümlü dünyada acılarımızı, kaygılarımızı, sevgili ölülerimizi unutamasaydık, hâlimiz neye varırdı. Bir lise öğrencisinin, üniversite imtihanları yaklaştıkça, ağır ameliyata girecek bir hastanın kaygısına denk bir kaygı yaşadığını rehberlik uzmanları söylüyor. İnsanoğlu hayatta ne büyük kaygılar yaşıyor: Ayrılıklar, yoksulluklar, hastalıklar, gelecek endişeleri, ölümler... Allah Teâlâ muhafaza buyursun. Hayat sadece düğün bayram değil, sadece matem de değil. Bayramlar da matemler de, güller de, dikenler de, lütuflar da, kahırlar da peyderpey gelip-gidip duruyor. Aslolan Hz. Ali Efendimiz’in dediği gibi “düğünde, bayramda şımarmamak, ölümde, matemde de umutsuzluğa kapılmamaktır. Ama her iki durumda da Allah Teâlâ’yı unutmamaktır.” Allah’ı unutmamak, acıları kaygıları unutmak bir lütf-u ilâhîdir.

Unutmanın hayatımızda önemli bir yeri olmasaydı, Allah bizi, unutmaz bir kıvamda yaratırdı. İnsan unutan bir varlıktır. Unutma insanı rahatlatıyor.

 Ne ki, unutma her zaman kalıcı olmuyor. İnsan her şeye rağmen, hayatın katı gerçekleriyle karşı karşıya geliyor. İşte bu noktada metafizik devreye giriyor ve insanın yaralarını merhemliyor, acılarını tavsatıyor, kaygılarını azaltıyor. İnsan metafizik bağlantıyı sürdürdükçe, direnme gücü de varlığını sürdürüyor.

Allah Teâlâ’yı unutmak, felaketlerimizin başlangıcı oluyor. Yüce kudret unutulunca, insanın evrendeki konumunun doğru tespiti imkânsız hale geliyor. İnsan temel meselelerini göremez hale düşüyor.

“Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın” (Haşr 19)

Allah unutulunca pergelin sivri ucu tespit noktasından kayıyor. Eksen yerinden oynuyor, hayat manasını kaybediyor sistem bozuluyor.

Nereden geliyorum, nereye gidiyorum, bu dünyada işim ne? suallerine isabetli, sahih cevaplar bulunamaz oluyor. Hayat saçma hale gelip, neticesiz bir yoğunluğa dönüşüyor. Yani, dünyaya “Allah‘ın bak dediği yerden” bakamaz oluyoruz. Görüş ufkumuz daralıyor. Görülmesi gerekeni göremiyoruz. Bir kafa karışıklığıdır, bir savrulmadır başlıyor: Ruh ne, gönül ne, ölüm ne, ötesi ne? Kim bilir? Kimse bilmiyor. Bütün ana sualler cevapsız kalıyor. Durum bu olunca tespit de, maalesef şu oluyor:

“İnsanlar doğdular, acı çektiler ve öldüler.”

İnsan mı?

“Bir damla kan, binlerce endişe.”

Dağ-taş sağır. Çilemizden ve çektiğimizden kimsenin haberi yok. Uçsuz bucaksız âlemde terkedilmiş varlıklarız. Ne halimizi soran var, ne yaramızı saran.

“Ne yana gidersen git, ama gidilecek bir yer yok.”

Hangi yolu seçersen seç, neticesine katlanırsın. Bir güvenilir rehber, şefkatle elimizden tutsa, göklerden bir ses gelse de, tuttuğumuz yolun yol olduğunu bilsek, endişeden kurtulup rahatlasak...

Ama ne rehber var ne ses geliyor.

İşte metafizikle bağlantısını koparmış “varoluşçu” kardeşlerimiz böyle bir çıkmazda, ya saçını başını yolup çıldıracaktır ya da derin hüzün kuyularında, “gam bucağında, gözyaşlarıyla eriyip gidecektir. “Varoluşçuluk” her türlü kıymet hükümlerinden soyunmuş bir kâinat tasavvuru karşısında duyulan dehşetin ifadesidir. Sadece varlık vardır ve varlığın hiçbir mânâsı yoktur. Biz abesler dünyası içinde yaşıyoruz. Madde, varlık bugünkü insanlığı bir hapishane duvarı gibi çevirmiştir. Bundan müthiş bir iç sıkıntısı doğuyor. Hiçbir şey bu iç sıkıntısını gideremiyor. Asrımızın eğlenceye düşkünlüğüne bakınız. İnsanlık öyle sanıyorum ki hiçbir çağda, asrımızda olduğu kadar eğlenmemiştir. Fakat eğlenceyi tetkik ediniz. Arkasında korkunç can sıkıntısı bulacaksınız.

İşte bu noktada, metafizik dünya ile irtibat kurtarıcı oluyor.

“Allah’ı çok zikredin. Umulur ki felaha kavuşursunuz.” (Enfal 45) yolun koordinatlarını veriyor.

“Yaşama sevinci”nin formüllerini arzediyor. İnsan, bütün endişe ve kaygılarına karşı tutunacak bir altın halka buluyor. Bu halka onu hakikat üzere sabit kılıyor.

Allah Teâlâ’yı unutmamak, göklerden gelen sesin kesilmemesi demektir. Göklerle irtibat, ilhamlar halinde sürdüğü gibi, Kur’an ve Sünnet’le irtibat şeklinde sürer. Buna afâki ayetleri tefekkürü de eklemeliyiz.

Göklerle irtibat, hem paha biçilmez ikâz ve mesajlara ulaşmak, hem de gönlün ve hayatın şenlenmesi demektir.

İnsan, zikredilen üç kaynaktan irtibâtını kesmemelidir. Bu üç kaynaktan ve bunlara paralel bilgilerden beslenenler güvenilir rehberlerdir.

Göklerden gelen sesin, ne duyarlı vicdanlar meydana getirdiğine, bu vicdanların ne temiz toplumlar oluşturduğuna “Asr-ı Saâdet” şahittir. “Yol kesenler, yol gösteren” mertebesine göklerden gelen sese kulak kesilerek eriştiler. Ahiret kaygısı onları insan gibi insan yaptı da yedi iklim dört köşeye insanlık dersi verdiler. Dünya bu kıvamda insanları, bu evsafta toplumları nadiren gördü. Gördüğü zaman da gönlünde güller açtı.

Nasıl oldu da çölün bağrından çıkan bir avuç insan, asırlarca insanlığa medeniyetin unutulmaz misallerini sundu. Can almaya, güneşi söndürmeye gidenler nasıl oldu da adâletin sabırlı ve cesur müdafileri haline geldiler? İnsanlık âleminin samimi evlatları, yarasız gönüller bu hadiseye durup durup şaşmaktadır.

Asr-ı Saâdet, insanlık tarihinde bir unutulmaz sayfaydı. O günden bu güne neler oldu, neler bitti. Halkın ve adaletin sabırlı evlatları, sevimli bekçileri mücadelelerini nasıl sürdürdüler, nelere dikkat ettiler, nasıl başarıya ulaştılar? Ne gibi zanlara kapıldılar, nerelerde hata ettiler?

Nerede olduğumuzu, ne konumda bulunduğumuzu bilmek için nereden, nasıl geldiğimizi bilmemiz gerekiyor. Zamanlar, mekânlar ve şartlar değiştikçe, mücadelede ve usulde nasıl değişimler oldu? Bunları bilmeliyiz. Aksi takdirde, sıhhatli bir durum değerlendirmesi yapamayız. Bu sebeple , “tarihsizlik, tâlihsizliktir” denilmiştir. Yüzlerce, binlerce yılın tecrübesini gözardı edemeyiz. Amerika’yı tekrar tekrar keşfedecek değiliz. Bilmek bir mecburiyettir. Bize lazım olan, hak ve hakikatin hatırını âli (yüksek) tutan derin âlimlerdir.

Ne Kur’an’ı, ne pratiğini ihmâl edebiliriz, ne de tarihi süreci. Ne hakikatin büyük evlatlarını ve mücadelelerini unutabiliriz, ne de karşılarında yer alan zihniyeti. Onların mücadelelerini bilmek bizim gönüllerimizi hak ve hakikatte sabit tutan bir etki yapacaktır. Onların dengeli tavırları insanlığımızın kalitesinin yükseltecektir.

Biz, Allah Teâlâ, Kur’an ve altın silsilenin nisyanına (unutulmasına) isyân eden, mütevazı, gayretli, sabırlı müminler olmak durumundayız vesselam.

 

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.