UNUTMAK
İnsan, evrenin en muhtevâlı, en kabiliyetli, en faal aktörüdür.
Fizikî, aklî, rûhî, hissî büyük donanımlara sahiptir. Haliyle
büyük vazifelerle de muvazzaftır.
İnsan
mevcutla yetinmeyen, dünya ile avunmayan, olandan olması
gerekene doğru hamle yapan, hep daha ötelere daha yukarılara
bakan bir ruh yapısına sahiptir. Yerde barınır ama gönlü Arş-ı
Âlâ güzelliklerindedir. Gözü şekil, kulağı ses güzelliklerinden
hoşlanır. Güzellikler onu daha başka güzelliklere, yücelikler
daha başka yüceliklere çeker. Dolayısıyla ruhsal tatmine
ulaşamaz. Özlemleri bitmez, feryatları dinmez.
İnsanın asıl vazifesi Allah Teâlâ’ya muhatap olmaktır. Yani
Allah’ı bilmek, tanımak, mesajlarına “eyvallah” demektir. Tabii
hizmet hangi kapıya yapılıyorsa, beklenen de o kapıdan
beklenecektir. Hâcet anında hep Yüce Dergâha yöneldiğinden,
istiğnâ haline ulaşılacaktır. İstiğnâ hali,
“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” (Âl-i İmran 173)
hakikâtini kalbi olarak yaşamaktır.
İnsan, Allah Teâlâ ve âlem karşısındaki konumu doğru belirlerse,
bundan Saâdet-i Dareyn doğacaktır. Yani, dünya da, ahiret de
cennet olacaktır.
Ne
ki, “dünya ölümlü, gün akşamlı.” İnsan her yönüyle sınırlı.
Hayatta her şey insanın hesab ettiği gibi gitmeyebiliyor.
Hedefler tutturulamayabiliyor. İnsandan kaynaklanan aksamalar
olduğu gibi, ilâhî irade de başka türlü tecelli edebiliyor.
İlâhî irade her zaman vererek değil, bazan da mağlup kılarak
imtihan ediyor. İşte bu noktada “unutmak” devreye giriyor. Yani
unutmak bazan lütf-u ilahi olabiliyor. Acılarla kaygılarla dolu
ölümlü dünyada acılarımızı, kaygılarımızı, sevgili ölülerimizi
unutamasaydık, hâlimiz neye varırdı. Bir lise öğrencisinin,
üniversite imtihanları yaklaştıkça, ağır ameliyata girecek bir
hastanın kaygısına denk bir kaygı yaşadığını rehberlik uzmanları
söylüyor. İnsanoğlu hayatta ne büyük kaygılar yaşıyor:
Ayrılıklar, yoksulluklar, hastalıklar, gelecek endişeleri,
ölümler... Allah Teâlâ muhafaza buyursun. Hayat sadece düğün
bayram değil, sadece matem de değil. Bayramlar da matemler de,
güller de, dikenler de, lütuflar da, kahırlar da peyderpey
gelip-gidip duruyor. Aslolan Hz. Ali Efendimiz’in dediği gibi
“düğünde, bayramda şımarmamak, ölümde, matemde de umutsuzluğa
kapılmamaktır. Ama her iki durumda da Allah Teâlâ’yı
unutmamaktır.” Allah’ı unutmamak, acıları kaygıları unutmak bir
lütf-u ilâhîdir.
Unutmanın hayatımızda önemli bir yeri olmasaydı, Allah bizi,
unutmaz bir kıvamda yaratırdı. İnsan unutan bir varlıktır.
Unutma insanı rahatlatıyor.
Ne
ki, unutma her zaman kalıcı olmuyor. İnsan her şeye rağmen,
hayatın katı gerçekleriyle karşı karşıya geliyor. İşte bu
noktada metafizik devreye giriyor ve insanın yaralarını
merhemliyor, acılarını tavsatıyor, kaygılarını azaltıyor. İnsan
metafizik bağlantıyı sürdürdükçe, direnme gücü de varlığını
sürdürüyor.
Allah
Teâlâ’yı unutmak, felaketlerimizin başlangıcı oluyor. Yüce
kudret unutulunca, insanın evrendeki konumunun doğru tespiti
imkânsız hale geliyor. İnsan temel meselelerini göremez hale
düşüyor.
“Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerini kendilerine
unutturduğu kimseler gibi olmayın” (Haşr 19)
Allah
unutulunca pergelin sivri ucu tespit noktasından kayıyor. Eksen
yerinden oynuyor, hayat manasını kaybediyor sistem bozuluyor.
Nereden geliyorum, nereye gidiyorum, bu dünyada işim ne?
suallerine isabetli, sahih cevaplar bulunamaz oluyor. Hayat
saçma hale gelip, neticesiz bir yoğunluğa dönüşüyor. Yani,
dünyaya “Allah‘ın bak dediği yerden” bakamaz oluyoruz. Görüş
ufkumuz daralıyor. Görülmesi gerekeni göremiyoruz. Bir kafa
karışıklığıdır, bir savrulmadır başlıyor: Ruh ne, gönül ne, ölüm
ne, ötesi ne? Kim bilir? Kimse bilmiyor. Bütün ana sualler
cevapsız kalıyor. Durum bu olunca tespit de, maalesef şu oluyor:
“İnsanlar doğdular, acı çektiler ve öldüler.”
İnsan
mı?
“Bir
damla kan, binlerce endişe.”
Dağ-taş sağır. Çilemizden ve çektiğimizden kimsenin haberi yok.
Uçsuz bucaksız âlemde terkedilmiş varlıklarız. Ne halimizi soran
var, ne yaramızı saran.
“Ne
yana gidersen git, ama gidilecek bir yer yok.”
Hangi
yolu seçersen seç, neticesine katlanırsın. Bir güvenilir rehber,
şefkatle elimizden tutsa, göklerden bir ses gelse de, tuttuğumuz
yolun yol olduğunu bilsek, endişeden kurtulup rahatlasak...
Ama
ne rehber var ne ses geliyor.
İşte
metafizikle bağlantısını koparmış “varoluşçu” kardeşlerimiz
böyle bir çıkmazda, ya saçını başını yolup çıldıracaktır ya da
derin hüzün kuyularında, “gam bucağında, gözyaşlarıyla eriyip
gidecektir. “Varoluşçuluk” her türlü kıymet hükümlerinden
soyunmuş bir kâinat tasavvuru karşısında duyulan dehşetin
ifadesidir. Sadece varlık vardır ve varlığın hiçbir mânâsı
yoktur. Biz abesler dünyası içinde yaşıyoruz. Madde, varlık
bugünkü insanlığı bir hapishane duvarı gibi çevirmiştir. Bundan
müthiş bir iç sıkıntısı doğuyor. Hiçbir şey bu iç sıkıntısını
gideremiyor. Asrımızın eğlenceye düşkünlüğüne bakınız. İnsanlık
öyle sanıyorum ki hiçbir çağda, asrımızda olduğu kadar
eğlenmemiştir. Fakat eğlenceyi tetkik ediniz. Arkasında korkunç
can sıkıntısı bulacaksınız.
İşte
bu noktada, metafizik dünya ile irtibat kurtarıcı oluyor.
“Allah’ı çok zikredin. Umulur ki felaha kavuşursunuz.” (Enfal
45) yolun koordinatlarını veriyor.
“Yaşama sevinci”nin formüllerini arzediyor. İnsan, bütün endişe
ve kaygılarına karşı tutunacak bir altın halka buluyor. Bu halka
onu hakikat üzere sabit kılıyor.
Allah
Teâlâ’yı unutmamak, göklerden gelen sesin kesilmemesi demektir.
Göklerle irtibat, ilhamlar halinde sürdüğü gibi, Kur’an ve
Sünnet’le irtibat şeklinde sürer. Buna afâki ayetleri tefekkürü
de eklemeliyiz.
Göklerle irtibat, hem paha biçilmez ikâz ve mesajlara ulaşmak,
hem de gönlün ve hayatın şenlenmesi demektir.
İnsan, zikredilen üç kaynaktan irtibâtını kesmemelidir. Bu üç
kaynaktan ve bunlara paralel bilgilerden beslenenler güvenilir
rehberlerdir.
Göklerden gelen sesin, ne duyarlı vicdanlar meydana getirdiğine,
bu vicdanların ne temiz toplumlar oluşturduğuna “Asr-ı Saâdet”
şahittir. “Yol kesenler, yol gösteren” mertebesine göklerden
gelen sese kulak kesilerek eriştiler. Ahiret kaygısı onları
insan gibi insan yaptı da yedi iklim dört köşeye insanlık dersi
verdiler. Dünya bu kıvamda insanları, bu evsafta toplumları
nadiren gördü. Gördüğü zaman da gönlünde güller açtı.
Nasıl
oldu da çölün bağrından çıkan bir avuç insan, asırlarca
insanlığa medeniyetin unutulmaz misallerini sundu. Can almaya,
güneşi söndürmeye gidenler nasıl oldu da adâletin sabırlı ve
cesur müdafileri haline geldiler? İnsanlık âleminin samimi
evlatları, yarasız gönüller bu hadiseye durup durup şaşmaktadır.
Asr-ı
Saâdet, insanlık tarihinde bir unutulmaz sayfaydı. O günden bu
güne neler oldu, neler bitti. Halkın ve adaletin sabırlı
evlatları, sevimli bekçileri mücadelelerini nasıl sürdürdüler,
nelere dikkat ettiler, nasıl başarıya ulaştılar? Ne gibi zanlara
kapıldılar, nerelerde hata ettiler?
Nerede olduğumuzu, ne konumda bulunduğumuzu bilmek için nereden,
nasıl geldiğimizi bilmemiz gerekiyor. Zamanlar, mekânlar ve
şartlar değiştikçe, mücadelede ve usulde nasıl değişimler oldu?
Bunları bilmeliyiz. Aksi takdirde, sıhhatli bir durum
değerlendirmesi yapamayız. Bu sebeple , “tarihsizlik,
tâlihsizliktir” denilmiştir. Yüzlerce, binlerce yılın
tecrübesini gözardı edemeyiz. Amerika’yı tekrar tekrar
keşfedecek değiliz. Bilmek bir mecburiyettir. Bize lazım olan,
hak ve hakikatin hatırını âli (yüksek) tutan derin âlimlerdir.
Ne
Kur’an’ı, ne pratiğini ihmâl edebiliriz, ne de tarihi süreci. Ne
hakikatin büyük evlatlarını ve mücadelelerini unutabiliriz, ne
de karşılarında yer alan zihniyeti. Onların mücadelelerini
bilmek bizim gönüllerimizi hak ve hakikatte sabit tutan bir etki
yapacaktır. Onların dengeli tavırları insanlığımızın kalitesinin
yükseltecektir.
Biz,
Allah Teâlâ, Kur’an ve altın silsilenin nisyanına (unutulmasına)
isyân eden, mütevazı, gayretli, sabırlı müminler olmak
durumundayız vesselam.