E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

 

 

NUREDDİN SOYAK

BAŞYAZI;

MÜSLÜMAN ÖNDERLER ve GÖLGE AVCILARI

Allah Teâlâ bu ümmete kıyamete dek var olmayı ve yeryüzünün her karışına Allah’ın dinini yaymayı mukadder kılmış.

Bu sebeple asırlar boyunca hiçbir topluluğa nasip olmayan ilim, düşünce, cihad, ıslahat, takva, ahlak, fazilet ve davet liderlerini bu ümmete nasip etmiştir.

Allah Teâlâ’nın bu ihsanı, bu ümmetin şahsında bütün insanlığa verilmiş bir lütuftur.

İslam dini ve müslümanlar, Peygamberimizin açık tebliğe başlaması ile birlikte hiçbir inancın dayanamayacağı durmak bilmeyen şiddetli saldırılara hedef olmuştur.

Allah Teâlâ bu saldırıların defedilmesinde bu liderleri vesile ve vasıta kılmıştır. Onlar İslam’ı, cehalet, sapıklık ve dalalet tehlikelerinden korumuş; bid’at, hurafe, batıl fikir ve düşüncelere, Kur’an ve sünnete sıkı sıkıya bağlı kalarak, karşı çıkmışlardır.

Onlar cahilî gelenek ve yaşantılara maddeci düşünce ve felsefeye, sapıklık ve aşırılıklara karşı bütün güçleri ile karşı koymuşlar, zalim idareci ve yöneticilere karşı hakkı savunmuşlar, onların koyduğu prensiplerin yanlışlıklarını açıklamışlar, inandıkları hayatı yaşayarak hakikati haykırmışlardır.

Onlar içinde bulundukları asrın akıl, ilim ve ahlakta eşsiz numuneleri, insanlar tarafından örnek kabul edilen ve bağlanılan şahsiyetler olmuşlardır.

Her fitne, zulüm ve haksızlık, onların yanında güneşte eriyen kar misali yok olmuştur.

İslam tarihinin her döneminde görebileceğimiz bu dava liderleri, Allah Teâlâ’nın taahhüdünü gerçekleştirmeye vesile ve vasıta kıldığı önderlerdir.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır.

“Kuran-ı biz indirdik elbette onun koruyucusu da biziz.”(Hicr 9)

Tebliğ ve insanları hidayete yönlendirme görevi ile yükümlü olarak gönderilen Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden sonra, bu ağır yükü O’nun varisleri konumunda bulunan âlimler üstlenmişlerdir.

Bunun için Allah yolunun davetçileri hiçbir asırda hiçbir bölgede eksik olmayacaklardır.

Çünkü Kur’an insanları buna teşvik etmiştir.

“(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve “ben müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır.”(Fussilet 33)

İslam toplumunun aksine İslam’a muhalif toplumlarda, toplumlarına hayatiyet ve canlılık katacak önder kıtlığı vardır.

Bugün bu toplumlar, bu bereketsizlik ve kıtlıktan dolayı, toplumlarının önüne koyabilecekleri örnek şahsiyetler bulamadıkları için, kendi halet-i ruhiyelerine uygun ürettikleri hayalî kahramanlar ile avunma çabasındadırlar.

Ne yazık ki bunları medya aracılığı ile bizim nesillerimize de benimsetmektedirler.

Kur’an batılın bereketsizliğini şu şekilde açıklar.

“Allah’ın hoş bir sözü, gövdesi sağlam, dalları gökte bulunan hoş bir ağaca nasıl benzettiğini görmedin mi?

O ağaç Rabbinin izni ile her an meyvelerini verir. Düşünüp öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle öğütler verir. Kötü bir söz ise, yerden koparılmış, yerde duramayan kötü bir ağaca benzer.” (İbrahim 24-26)

Evet, iyi söz ve iyi sözlüler bereketli, kötü söz ve kötü sözlüler köksüz ve bereketsizdir. Kötü sözlülerin, kötü davaları uğrunda her türlü fedakârlığa katlandığı bir dünyada, iyi sözlülerin iyiliklerini hâkim kılabilmeleri için; güçlü bir imanî yapıya, rûhî üstünlüğe, yanlış düşüncelerden uzak bir fikrî olgunluğa; nefsin yerine akl-ı selimle hareket edebilen kişiliğe, davası uğrunda her türlü fitne, fesat ve belalara karşı sebat ile mücadele edebilecek bir karakter yapısına sahip liderlere ihtiyaç vardır.

Biz günümüzde ve geçmiş asırlarda yaşayan bu âlim ve önderlerden gereği gibi yararlanabildik mi?

Günümüzde bazı müslümanlar, yetiştiği çevreden almış oldukları kısmı bazı değer ölçüleri ile asrımızda ve geçmiş asırlarda yaşayan âlim ve liderlerini değerlendirmeye kalkışırlar. Konuya bir bütün olarak bakılamayışından dolayı da değerlendirmeler, ilmîlik ve objektiflikten uzaktır.

Bu kişilerden bazılarının aradığı ölçü sadece içtihat, bazıları için sadece kıyam, bazıları için ise sadece keşif ve keramettir.

Ölçülerine uymayan kişilerin ehliyeti ne olursa olsun onlar için lider ve önder olmaları mümkün değildir.

Bizler, onları bulundukları şartlar içerisinde değerlendirerek asrımızda onların hangi yönlerini örnek alabileceğimizi, hizmet ve mücadelelerinden nasıl faydalanacağımızı düşünmeliyiz. Çünkü bu büyük mirasın günümüze sağlıklı aktarılmasında ilim, cihad, davet, tasavvuf önderlerinin emeği vardır.

Tarih içinde bu kişiler fonksiyonlarını icra etmiş ve etmektedirler. İslam coğrafyasının, çeşitli bölgelerinde vazifelerini bitirmiş, İslam varlığının teşekkülünde çaba sarfetmişlerdir.

Eğer onlar olmasaydı bu muazzam kültür ve medeniyet mirası bizlere kadar ulaşamazdı.

Bundan dolayı onları çekiştirmekten öte onların muvaffakiyetlerindeki sebep ve hikmetleri anlayarak onları örnek almalıyız. Ve nesillerimizin de örnek almaları için gayret sarfetmeliyiz. Aksi halde onların önlerine olmadık örnek ve önderler konulmaktadır. Yavrularımızı yanımıza alıp soralım, idealindeki kişi veya kişiler kim? Kimlere muhabbetleri var? Odalarının duvarlarını, defterlerinin sayfalarını kimlerin fotoğraf ve posterleri süslüyor? Kimleri taklide çalışıyorlar. Kimler gibi olmak istiyorlar?

Bu sorulara aldığımız cevaplar karşısında dehşete kapılmamak mümkün olmayacaktır herhalde.

Çünkü medya aracılığı ile önlerine konulan örnek tipler, nefsanî ve şehevânî arzularının zebunu olmuş tiplerdir.

Mevlana hazretleri ne güzel der.

“Dünyaya gönül veren tıpkı gölge avlayan avcıya benzer. Gölge nasıl onların malı olabilir?”

Günümüzde neslimize gölge avcıları tarafından örnek olarak tanıtılan ahlaksızlık örneği sahte kahramanlar, nesillerimizi ifsat etmektedir.

Nesillerimize gönül fatihi, gerçek kahraman ve liderleri tanıtıp benimsetmek zorundayız. Aksi halde nesillerimiz elimizden kayıp gitmektedir.

Günümüz gençliği

Rasulullah’ı tanıyor mu?

Ashabı tanıyor mu?

Ömer b. Abdülazizleri tanıyor mu?

İmam-ı Azamları, İmam-ı Şafileri, İmam-ı Rabbanileri, Buharileri, Müslimleri, Nakşibendileri, Geylanileri, Selahaddin-i Eyyubileri, Şeyh Şamilleri, Osman Gazileri, Kanunileri, Fatihleri, Yavuzları, Yunusları, Mevlanaları tanıyor mu?

Bugün müslümanların nesilleri, nice küfür, günahkâr ve fasık lider sanatçı, film yıldızı vb. sahte öncülerin adlarını hayat hikâyelerini bir çırpıda sayıp anlatabilmekte ve kalplerinde bunlara karşı muhabbet duymaktayken, gönül fatihi dava liderlerinin bırakın hayatlarını, isimlerini dahi bilememektedirler. Bundan da elbette anne baba ve eğitimciler sorumludur.

Bu durumda, acilen nesillerimize örnek insan olarak bu gönül fatihi dava önderlerini tanıtıp sevdirmeliyiz.

Bu aynı zamanda Kur’an’ın metodudur. O da bize rasulleri, nebileri, sâlih kişilerin tevhid mücadelelerini; Firavun, Nemrut ve benzerlerinin kötü akıbetlerini anlatarak Allah Teâlâ dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmemizi öğütlemektedir.

Biz bu önderlerden iki tanesini kısaca hatırlatalım:

Ömer b. Abdülaziz

Bir valinin evinde doğan, israfçı prensler gibi yetiştirilen, her gün birbirinden güzel değerli kıyafetler giyen, saçlarını taramakla uğraştığı için zaman zaman namaz vakitlerini geçiren, insanlar arasında bir “ben” misali sivrilen, zengin ve zarif kimselerce taklit edilen, “Allah’ın verdiği giysilerin, benden bıkmasından korkarım. Çünkü giydiğim elbiseleri insanlar gördü mü eskidiğini sanıyorum” diyen bir insan; işte bu insan, tüm bu imkânlara sırt çeviriyor, rahatlık ve bolluğu terk ediyor ve görkemli bir hayatın zirvesine çıkarak tarihin eşine nadir rastladığı bir kahramanlıkla ağır sorumluluklar altına giriyor.

O kızlarına şöyle sesleniyordu.

“Kızcağızlarım babanızın ateşe atılması pahasına sizler her halde bollukta yaşamak istemezsiniz.”

Bir bayram günü oğlunu eski elbiseler ile görünce dayanamayıp ağladı.

Oğlu sordu:

- Babacığım seni ağlatan nedir?

- Evladım, korkarım ki başka çocuklar seni bu elbiselerle görünce kalbin kırılır.

Bunun üzerine oğlu, halife olan babasına şöyle diyordu:

- Ancak Allah rızasından yoksun kalan veya ana babasına karşı gelen kimsenin kalbi kırılır. Ben ise senin hoşnutluğunu kazanmak suretiyle Allah’ın rızasını ummaktayım.

Hanımı Fatıma’ya:

Babası tarafından beytülmalden hediye edilen gerdanlık konusunda ‘ya gerdanlığı ya beni tercih et’ diyordu.

Eşi Fatıma ise,

“Hayır, ben seni buna ve nice katlarına değişmem, seni tercih ediyorum” diyordu.

Bu ve benzeri olaylar onun Hilafet makamına getirildikten sonra inanç, sorumluluk ve Allah korkusuna dayalı iç âlem inkılâbının meydana getirdiği değişimin işaretleriydi.

Tarihçiler bu tavırlardan dolayı onu dedesi Hz. Ömer radıyallahu anha benzetmişlerdir.

Şimdi de onun nasihatlerine kulak verelim:

“Dünya “sonsuzluk yurdu” değildir. Allah ona fânilik, ehline de yolculuk takdir etmiştir. Öyleyse Allah size acısın. Dünyadan en güzel şekilde ayrılmaya bakın. Gıdanız takva olsun. Çünkü Allah korkusu en iyi gıdadır.

“Dünya”, bir gölge gibidir. Kısala kısala yok olup gidecektir.

Âdemoğlu, dünyada çalışıp didiniyor ve gözlerini ferahlatıyor. Fakat Allah, takdir edip çağırınca ve onu öldürerek huzuruna alınca geride ne eseri, ne de dünyası kalacaktır. Sanatı ve zenginliği başkasına kalacaktır. Dünya zarar verdiği oranda sevindirmez. Az sevindirir büyük acılar çektirir.”

“Siz “sonsuzluk” için yaratıldınız. Şu kadar ki, bir yurttan diğerine göç edeceksiniz. Yemeği boğazınızda kalan, suyu soluğunuzu kesen bir yurtta yaşıyorsunuz. Sevdiğiniz bir şeyi verince, karşılığında ayrılmak istemediğiniz bir sevgilinizi alan bir dünyada yaşıyorsunuz. Öyleyse gideceğiniz ve sonsuzluğu yaşayacağınız yurt için çalışınız.”

(Ömer b. Abdülaziz Dönemi ve İslam İnkılabı, s:62)

“İnsanlar ancak şu beş şartla yanımıza yaklaşıp bizimle beraber olabilirler:

1- Derdini anlatamayanın ihtiyaçlarını iletmek

2- Göremediğimiz zamanlarda bize adalet göstermek

3- Hakta bize yardımcı olmak

4- Bize ve insanlara ait emanetin gereğini yapmak

5- Yanımızda hiç kimsenin koğuculuğunu yapmamak.

Bu beş şarta uymayan yanımıza yaklaşamaz ve bizimle dost olamaz.”(a.g.e s:94)

Günümüz müslümanları olarak nefis ve nesillerimizde Ömervâri bir inkılaba ne kadar ihtiyacımız var.

 

Zenbilli Ali Efendi

Zenbilli Ali Efendi elleri arkaya bağlanmış 400 kişiye rastladı.

Bunların padişahın ipek ticaretini yasaklama fermanına uymayan tüccarlar olduğunu öğrendi.

Bunu duyan Müfti Efendi atını sürerek padişahın arkasından yetişir ve der ki:

-Padişahım gördüm ki bazı adamları bağlatmışsın. Eğer muradınız katl ise indallah helal değil.

Sultan Selim öfkeyle:

- Mevlânâ, Nizam-ı âlem için insanların üçte birini katletmek helal değil mi? diye sordu.

Müfti Efendi:

- Helaldir amma işler bozulup büyük fitneler çıktığı zaman.

Yavuz Selim kızarak:

- Saltanat işlerine karışmak senin vazifen değildir.

Zenbilli:

- Sultanım bu ahiret işidir. Buna karışmak benim vazifemdir. Eğer affederseniz kurtulursunuz. Aksi halde büyük ilâhî cezaya müstahak olursunuz.

Diyerek selam bile vermeden padişahın huzurundan ayrıldı.

Yavuz Selim suçluları bağışladı.

Anadolu ve Rumeli kazaskerliğini Zenbilli’ye verdi. Ama o özür beyan etti.

Şunu da gözardı etmemek gerekir ki:

Bu önder ve liderlerin başarısında ihlâs, samimiyet, kulluk bilinciyle beraber onlara gönülden bağlı tâbilerinin de büyük katkısı vardır.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.