MÜSLÜMAN ÖNDERLER ve GÖLGE AVCILARI
Allah
Teâlâ bu ümmete kıyamete dek var olmayı ve yeryüzünün her
karışına Allah’ın dinini yaymayı mukadder kılmış.
Bu
sebeple asırlar boyunca hiçbir topluluğa nasip olmayan ilim,
düşünce, cihad, ıslahat, takva, ahlak, fazilet ve davet
liderlerini bu ümmete nasip etmiştir.
Allah
Teâlâ’nın bu ihsanı, bu ümmetin şahsında bütün insanlığa
verilmiş bir lütuftur.
İslam
dini ve müslümanlar, Peygamberimizin açık tebliğe başlaması ile
birlikte hiçbir inancın dayanamayacağı durmak bilmeyen şiddetli
saldırılara hedef olmuştur.
Allah
Teâlâ bu saldırıların defedilmesinde bu liderleri vesile ve
vasıta kılmıştır. Onlar İslam’ı, cehalet, sapıklık ve dalalet
tehlikelerinden korumuş; bid’at, hurafe, batıl fikir ve
düşüncelere, Kur’an ve sünnete sıkı sıkıya bağlı kalarak, karşı
çıkmışlardır.
Onlar
cahilî gelenek ve yaşantılara maddeci düşünce ve felsefeye,
sapıklık ve aşırılıklara karşı bütün güçleri ile karşı
koymuşlar, zalim idareci ve yöneticilere karşı hakkı
savunmuşlar, onların koyduğu prensiplerin yanlışlıklarını
açıklamışlar, inandıkları hayatı yaşayarak hakikati
haykırmışlardır.
Onlar
içinde bulundukları asrın akıl, ilim ve ahlakta eşsiz
numuneleri, insanlar tarafından örnek kabul edilen ve bağlanılan
şahsiyetler olmuşlardır.
Her
fitne, zulüm ve haksızlık, onların yanında güneşte eriyen kar
misali yok olmuştur.
İslam
tarihinin her döneminde görebileceğimiz bu dava liderleri, Allah
Teâlâ’nın taahhüdünü gerçekleştirmeye vesile ve vasıta kıldığı
önderlerdir.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır.
“Kuran-ı biz indirdik elbette onun koruyucusu da biziz.”(Hicr 9)
Tebliğ ve insanları hidayete yönlendirme görevi ile yükümlü
olarak gönderilen Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem
efendimizden sonra, bu ağır yükü O’nun varisleri konumunda
bulunan âlimler üstlenmişlerdir.
Bunun
için Allah yolunun davetçileri hiçbir asırda hiçbir bölgede
eksik olmayacaklardır.
Çünkü
Kur’an insanları buna teşvik etmiştir.
“(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve “ben
müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim
vardır.”(Fussilet 33)
İslam
toplumunun aksine İslam’a muhalif toplumlarda, toplumlarına
hayatiyet ve canlılık katacak önder kıtlığı vardır.
Bugün
bu toplumlar, bu bereketsizlik ve kıtlıktan dolayı,
toplumlarının önüne koyabilecekleri örnek şahsiyetler
bulamadıkları için, kendi halet-i ruhiyelerine uygun ürettikleri
hayalî kahramanlar ile avunma çabasındadırlar.
Ne
yazık ki bunları medya aracılığı ile bizim nesillerimize de
benimsetmektedirler.
Kur’an batılın bereketsizliğini şu şekilde açıklar.
“Allah’ın hoş bir sözü, gövdesi sağlam, dalları gökte bulunan
hoş bir ağaca nasıl benzettiğini görmedin mi?
O
ağaç Rabbinin izni ile her an meyvelerini verir. Düşünüp öğüt
alsınlar diye Allah insanlara böyle öğütler verir. Kötü bir söz
ise, yerden koparılmış, yerde duramayan kötü bir ağaca benzer.”
(İbrahim 24-26)
Evet,
iyi söz ve iyi sözlüler bereketli, kötü söz ve kötü sözlüler
köksüz ve bereketsizdir. Kötü sözlülerin, kötü davaları uğrunda
her türlü fedakârlığa katlandığı bir dünyada, iyi sözlülerin
iyiliklerini hâkim kılabilmeleri için; güçlü bir imanî yapıya,
rûhî üstünlüğe, yanlış düşüncelerden uzak bir fikrî olgunluğa;
nefsin yerine akl-ı selimle hareket edebilen kişiliğe, davası
uğrunda her türlü fitne, fesat ve belalara karşı sebat ile
mücadele edebilecek bir karakter yapısına sahip liderlere
ihtiyaç vardır.
Biz
günümüzde ve geçmiş asırlarda yaşayan bu âlim ve önderlerden
gereği gibi yararlanabildik mi?
Günümüzde bazı müslümanlar, yetiştiği çevreden almış oldukları
kısmı bazı değer ölçüleri ile asrımızda ve geçmiş asırlarda
yaşayan âlim ve liderlerini değerlendirmeye kalkışırlar. Konuya
bir bütün olarak bakılamayışından dolayı da değerlendirmeler,
ilmîlik ve objektiflikten uzaktır.
Bu
kişilerden bazılarının aradığı ölçü sadece içtihat, bazıları
için sadece kıyam, bazıları için ise sadece keşif ve keramettir.
Ölçülerine uymayan kişilerin ehliyeti ne olursa olsun onlar için
lider ve önder olmaları mümkün değildir.
Bizler, onları bulundukları şartlar içerisinde değerlendirerek
asrımızda onların hangi yönlerini örnek alabileceğimizi, hizmet
ve mücadelelerinden nasıl faydalanacağımızı düşünmeliyiz. Çünkü
bu büyük mirasın günümüze sağlıklı aktarılmasında ilim, cihad,
davet, tasavvuf önderlerinin emeği vardır.
Tarih
içinde bu kişiler fonksiyonlarını icra etmiş ve etmektedirler.
İslam coğrafyasının, çeşitli bölgelerinde vazifelerini bitirmiş,
İslam varlığının teşekkülünde çaba sarfetmişlerdir.
Eğer
onlar olmasaydı bu muazzam kültür ve medeniyet mirası bizlere
kadar ulaşamazdı.
Bundan dolayı onları çekiştirmekten öte onların
muvaffakiyetlerindeki sebep ve hikmetleri anlayarak onları örnek
almalıyız. Ve nesillerimizin de örnek almaları için gayret
sarfetmeliyiz. Aksi halde onların önlerine olmadık örnek ve
önderler konulmaktadır. Yavrularımızı yanımıza alıp soralım,
idealindeki kişi veya kişiler kim? Kimlere muhabbetleri var?
Odalarının duvarlarını, defterlerinin sayfalarını kimlerin
fotoğraf ve posterleri süslüyor? Kimleri taklide çalışıyorlar.
Kimler gibi olmak istiyorlar?
Bu
sorulara aldığımız cevaplar karşısında dehşete kapılmamak mümkün
olmayacaktır herhalde.
Çünkü
medya aracılığı ile önlerine konulan örnek tipler, nefsanî ve
şehevânî arzularının zebunu olmuş tiplerdir.
Mevlana hazretleri ne güzel der.
“Dünyaya gönül veren tıpkı gölge avlayan avcıya benzer. Gölge
nasıl onların malı olabilir?”
Günümüzde neslimize gölge avcıları tarafından örnek olarak
tanıtılan ahlaksızlık örneği sahte kahramanlar, nesillerimizi
ifsat etmektedir.
Nesillerimize gönül fatihi, gerçek kahraman ve liderleri tanıtıp
benimsetmek zorundayız. Aksi halde nesillerimiz elimizden kayıp
gitmektedir.
Günümüz gençliği
Rasulullah’ı tanıyor mu?
Ashabı tanıyor mu?
Ömer
b. Abdülazizleri tanıyor mu?
İmam-ı Azamları, İmam-ı Şafileri, İmam-ı Rabbanileri,
Buharileri, Müslimleri, Nakşibendileri, Geylanileri,
Selahaddin-i Eyyubileri, Şeyh Şamilleri, Osman Gazileri,
Kanunileri, Fatihleri, Yavuzları, Yunusları, Mevlanaları tanıyor
mu?
Bugün
müslümanların nesilleri, nice küfür, günahkâr ve fasık lider
sanatçı, film yıldızı vb. sahte öncülerin adlarını hayat
hikâyelerini bir çırpıda sayıp anlatabilmekte ve kalplerinde
bunlara karşı muhabbet duymaktayken, gönül fatihi dava
liderlerinin bırakın hayatlarını, isimlerini dahi
bilememektedirler. Bundan da elbette anne baba ve eğitimciler
sorumludur.
Bu
durumda, acilen nesillerimize örnek insan olarak bu gönül fatihi
dava önderlerini tanıtıp sevdirmeliyiz.
Bu
aynı zamanda Kur’an’ın metodudur. O da bize rasulleri, nebileri,
sâlih kişilerin tevhid mücadelelerini; Firavun, Nemrut ve
benzerlerinin kötü akıbetlerini anlatarak Allah Teâlâ dostlarını
dost, düşmanlarını düşman bilmemizi öğütlemektedir.
Biz
bu önderlerden iki tanesini kısaca hatırlatalım:
Ömer
b. Abdülaziz
Bir
valinin evinde doğan, israfçı prensler gibi yetiştirilen, her
gün birbirinden güzel değerli kıyafetler giyen, saçlarını
taramakla uğraştığı için zaman zaman namaz vakitlerini geçiren,
insanlar arasında bir “ben” misali sivrilen, zengin ve zarif
kimselerce taklit edilen, “Allah’ın verdiği giysilerin, benden
bıkmasından korkarım. Çünkü giydiğim elbiseleri insanlar gördü
mü eskidiğini sanıyorum” diyen bir insan; işte bu insan, tüm bu
imkânlara sırt çeviriyor, rahatlık ve bolluğu terk ediyor ve
görkemli bir hayatın zirvesine çıkarak tarihin eşine nadir
rastladığı bir kahramanlıkla ağır sorumluluklar altına giriyor.
O
kızlarına şöyle sesleniyordu.
“Kızcağızlarım babanızın ateşe atılması pahasına sizler her
halde bollukta yaşamak istemezsiniz.”
Bir
bayram günü oğlunu eski elbiseler ile görünce dayanamayıp
ağladı.
Oğlu
sordu:
-
Babacığım seni ağlatan nedir?
-
Evladım, korkarım ki başka çocuklar seni bu elbiselerle görünce
kalbin kırılır.
Bunun
üzerine oğlu, halife olan babasına şöyle diyordu:
-
Ancak Allah rızasından yoksun kalan veya ana babasına karşı
gelen kimsenin kalbi kırılır. Ben ise senin hoşnutluğunu
kazanmak suretiyle Allah’ın rızasını ummaktayım.
Hanımı Fatıma’ya:
Babası tarafından beytülmalden hediye edilen gerdanlık konusunda
‘ya gerdanlığı ya beni tercih et’ diyordu.
Eşi
Fatıma ise,
“Hayır, ben seni buna ve nice katlarına değişmem, seni tercih
ediyorum” diyordu.
Bu ve
benzeri olaylar onun Hilafet makamına getirildikten sonra inanç,
sorumluluk ve Allah korkusuna dayalı iç âlem inkılâbının meydana
getirdiği değişimin işaretleriydi.
Tarihçiler bu tavırlardan dolayı onu dedesi Hz. Ömer radıyallahu
anha benzetmişlerdir.
Şimdi
de onun nasihatlerine kulak verelim:
“Dünya “sonsuzluk yurdu” değildir. Allah ona fânilik, ehline de
yolculuk takdir etmiştir. Öyleyse Allah size acısın. Dünyadan en
güzel şekilde ayrılmaya bakın. Gıdanız takva olsun. Çünkü Allah
korkusu en iyi gıdadır.
“Dünya”, bir gölge gibidir. Kısala kısala yok olup gidecektir.
Âdemoğlu, dünyada çalışıp didiniyor ve gözlerini ferahlatıyor.
Fakat Allah, takdir edip çağırınca ve onu öldürerek huzuruna
alınca geride ne eseri, ne de dünyası kalacaktır. Sanatı ve
zenginliği başkasına kalacaktır. Dünya zarar verdiği oranda
sevindirmez. Az sevindirir büyük acılar çektirir.”
“Siz
“sonsuzluk” için yaratıldınız. Şu kadar ki, bir yurttan diğerine
göç edeceksiniz. Yemeği boğazınızda kalan, suyu soluğunuzu kesen
bir yurtta yaşıyorsunuz. Sevdiğiniz bir şeyi verince,
karşılığında ayrılmak istemediğiniz bir sevgilinizi alan bir
dünyada yaşıyorsunuz. Öyleyse gideceğiniz ve sonsuzluğu
yaşayacağınız yurt için çalışınız.”
(Ömer
b. Abdülaziz Dönemi ve İslam İnkılabı, s:62)
“İnsanlar ancak şu beş şartla yanımıza yaklaşıp bizimle beraber
olabilirler:
1-
Derdini anlatamayanın ihtiyaçlarını iletmek
2-
Göremediğimiz zamanlarda bize adalet göstermek
3-
Hakta bize yardımcı olmak
4-
Bize ve insanlara ait emanetin gereğini yapmak
5-
Yanımızda hiç kimsenin koğuculuğunu yapmamak.
Bu
beş şarta uymayan yanımıza yaklaşamaz ve bizimle dost
olamaz.”(a.g.e s:94)
Günümüz müslümanları olarak nefis ve nesillerimizde Ömervâri bir
inkılaba ne kadar ihtiyacımız var.
Zenbilli Ali Efendi
Zenbilli Ali Efendi elleri arkaya bağlanmış 400 kişiye rastladı.
Bunların padişahın ipek ticaretini yasaklama fermanına uymayan
tüccarlar olduğunu öğrendi.
Bunu
duyan Müfti Efendi atını sürerek padişahın arkasından yetişir ve
der ki:
-Padişahım gördüm ki bazı adamları bağlatmışsın. Eğer muradınız
katl ise indallah helal değil.
Sultan Selim öfkeyle:
-
Mevlânâ, Nizam-ı âlem için insanların üçte birini katletmek
helal değil mi? diye sordu.
Müfti
Efendi:
-
Helaldir amma işler bozulup büyük fitneler çıktığı zaman.
Yavuz
Selim kızarak:
-
Saltanat işlerine karışmak senin vazifen değildir.
Zenbilli:
-
Sultanım bu ahiret işidir. Buna karışmak benim vazifemdir. Eğer
affederseniz kurtulursunuz. Aksi halde büyük ilâhî cezaya
müstahak olursunuz.
Diyerek selam bile vermeden padişahın huzurundan ayrıldı.
Yavuz
Selim suçluları bağışladı.
Anadolu ve Rumeli kazaskerliğini Zenbilli’ye verdi. Ama o özür
beyan etti.
Şunu
da gözardı etmemek gerekir ki:
Bu
önder ve liderlerin başarısında ihlâs, samimiyet, kulluk
bilinciyle beraber onlara gönülden bağlı tâbilerinin de büyük
katkısı vardır.