|
Kehf 45. “Onlara, dünya hayatı
misâlinin tıpkı şöyle olduğunu anlat:
Gökten indirdiğimiz su ile
yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır,
ama sonunda rüzgarın savuracağı
çerçöpe döner.
Allah her şeyin üstünde bir
kudrete sahip olandır.”
Dünya hayatının misâli şudur:
Gökten su indiririz ve indirilen bu su ile yetişen bitkiler
birbirine girer. Yağmur yağdırdı Rabbimiz ve çok güzel bir hayat
ortaya çıktı. Ama sonunda o gördüğünüz güzellik, o yemyeşil hayat
taşıyan şeyler kısa bir süre sonra rüzgarın önünde sağa sola
savrulan kupkuru çerçöp haline geldi. Evet yağan yağmurla oluşan o
güzelim hayat durmadı, duramadı. Zaten durmaya gücü de yetmeyecekti
onun. Gençlik, hayat, saltanat elbette bir gün bitecekti. Elbette
bunları var eden bir gün yok edebilecekti.
İşte dünya hayatın örneği budur.
Bu hayat tıpkı bir su gibidir. Bir lütuf ve rahmet olarak inen bu
su, bazen de azap ve gazap sebebidir ki kitabımızın başka âyetleri
bunu anlatır. İnen bu sularla yeryüzü bütün güzelliğini, bütün
ziynetlerini takınır. Arkasından bir de bakarsınız ki kurumuş,
solmuş, rüzgar önünde savrulup gider bir vaziyet almıştır.
Dünya da öyle değil mi? Verir
Allah bazen, ama bir süre sonra bakarsınız ki yavaş yavaş çekilir
gider. O, verdiği dönemin imtihanıydı, sonra alırken de aldığı
dönemin imtihan sorusudur. Ne fark eder? Yâni ne dersiniz, hangi
soru daha başarılı kılar insanı? Toplama mı, yoksa çıkarma mı? Ama
bakın ki ekonomik kaygı ve kavgada, dünya ile ilişkide sanki onu
kucaklama sevdasına kapılanlar hep toplama türünde bir imtihandan
yanalar. Yâni hep Allah alarak değil de vererek imtihan etsin
arzusundadırlar. İmtihan gereği Allah ellerinden alıverdiğinde
feryadı basmadan yanalar. Halbuki işte Rabbimizin beyanları: Mal
mülk, çoluk çocuk hepsi bu dünya hayatın ziynetidir, süsüdür.
Bakın dikkat ediyorsanız çok
kısa, çok özlü kelimeler ve son derece süratlice sunulan, yıldırım
hızıyla gözümüzün önünden gelip geçen bir tablo sundu Rabbimiz bize.
İşte hayat ve işte yok oluş. Hayat ve hemen arkasından gelen ölüm.
Üç cümle, üç merhale ve göz açıp yumacak kadar kısa süren bir ömür.
Ne kadar kısa süren bir hayat değil mi? Kısa olmasının da yanında,
ne kadar değersiz bir hayat değil mi? Öyleyse değmez bu hayata
bağlanmaya. Değmez bu hayat için ebedî bir hayatı mahvetmeye.
Öyleyse dünyaya meyledip
hayatlarında Allah’ı diskalifiye edenler gibi olmayalım. Çünkü o
Allah her şeye Kâdir olandır. Her şeye güç yetiren ve her şeyi
takdir edendir. Hayatı ve ölümü yaratan ve takdir eden O’dur. Bu
dünyayı bizim imtihânımız için kuran, düzenleyen ve bizi bu dünyaya
getiren odur. Şu anda sahip olduğunuz şeylerin tamamını imtihân için
size lütfeden O’dur. Sonra imtihan bitimi sizi öldürecek ve şu anda
sahip olduklarınızın tümünü sizden geri alacak olan O’dur. Dünyayı
ve dünyadakilerin tümünü yok edip size imtihan sonuçlarını ilân
etmek, göstermek üzere yeni bir hayat gösterecek olan, sizi tekrar
diriltecek olan da O’dur. Unutmayın ki ya biz onu bırakıp gidiyoruz,
ya da o bizi bırakıp gidiyor. Veren alıveriyor, ama ne zaman
alacağını da söylemiyor.
İşte görüyoruz, adam kazanıyor,
kazanıyor ama kazandığını yiyemeden göçüp gidiyor. Yâni nice imkân
ve fırsat sahibi görüyoruz ki kullanamıyor bu imkânlarını. Sadece
para adına demedim bunu. Meselâ zamana sahip olan niceleri, gözü
gören, kulağı duyan, ağzı konuşabilenler, dimdik ayakta durabilenler
de bugün bu imkânlarını har vurup harman savurmuyorlar mı? Dünya
hayatıyla sanki bir anlaşmaları varmış, bugün kullanmazlarsa yarın
kullanabileceklerine dair bir garantileri varmış gibi davranmıyorlar
mı? Halbuki ya o kullanmadığımız imkânlar bir gün elimizden alınacak
ya da zamanı gelince biz onları kendi başına bırakıp gideceğiz. Daha
doğrusu onları bizsiz bırakacağız. Kural böyledir, yasa böyledir.
Evet aldanıyor insanlar. Bugünkü
sıhhat ve âfiyetlerini on sene sonra kullanmaya kararlı olanlar,
bugünkü akıllarını, bugünkü gözlerini, bugünkü kulaklarını on sene
sonra vahyi tanımada kullanmaya kararlı olanlar hep aldanıyorlar.
Beş aylık bir işim var, on ay sonra emekli olacağım, Kur’an’ı o
zaman okumaya başlayacağım diyenler hep aldanıyorlar. Peki o gün
ölürse, o zaman da adamın mezar taşına yazarlar; rahmetli tam
başlayacaktı, ama öldü diye.
Hep öyle olmamış mı? Gidin
mezarlıkları bir dolaşın isterseniz. Göreceksiniz ki niceleri nice
programlarını yarıda kesip gitmişlerdir. Unutmayalım ki bizimki de
onlarınkinden farklı olmayacaktır. Bugün başlasan, ölsen bile
başladığın hayrı yarım bıraksan da tam sayılacaktır. Çünkü onu
değerlendirecek olan Allah Alîmdir, Rahîmdir, Rahmândır ve Rauftur.
Hani Abdullah ibni Ömer radıyallahu anhüma efendimizin bir güzel
sözü vardı:
"Akşamladığın vakit sabaha
çıkmayı bekleme, sabahladığın vakit de akşamı bekleme! Sıhhatinden
istifade edip hastalık dönemin için hazırlık yap, hayatından
istifade edip ölümünden sonrası için hazırlık yap!"
Ne hoş bir ifade değil mi?
Elbette söz sultanının dizlerinin dibinde yetişen bir sahabe
söyleyebilecekti bunu. Yani bir şeyi yapman gerektiğini akşam mı
anladın, hemen onu icra edip sabaha bırakma, çünkü sabaha
çıkmayabilirsin. Allah’ın senden istediği bir görevi yapman
gerektiğini sabah mı anladın, aman hemen icra et onu, akşama
bırakma, çünkü akşama ulaşmayabilirsin diyor Abdullah İbni Ömer
efendimiz. Evet akşam mı aklın başına geldi? Kulluğuna engel olan
okulu bırakmayı, içkiyi atmayı, namaza başlamayı, açık saçıklığı
terk etmeyi, Kur’an’a sarılmayı, sünnete yönelmeyi akşam mı bildin,
akşam mı anladın? O halde hiç bekleme hemen yerine getir. Sakın
sabahı bekleme. Zira sabaha çıkmayabilirsin. Belki o akşam senin
son akşamın olabilir. Sabah mı anladın? Akşamı bekleme. Belki akşama
ulaşmayabilirsin.
Bir de sağlığından sıhhatinden
istifade edip hastalığına, hastalık dönemine hazırlık yap.
Hayatından hayatta oluşundan istifade edip ölümüne hazırlık yap.
Hasta olup elinin kolunun kalkmayacağı zamanlarını düşünüp
sıhhatliyken yapacağını yap, her şeyin bitme zamanı gelmeden
hayattayken yapman gerekenleri yap diyor İbni Ömer efendimiz. Ne
kadar hoş bir söz değil mi?
Yani eğer şimdi iyiysen, şimdi
gençsen, şimdi sıhhatliysen şimdi oku, zira yarın okuyamayabilirsin.
Yarın gözlerinin feri kaçar da okuyacak bir imkân bulamayabilirsin.
Şimdi iyiysen, şimdi gücün kuvvetin varsa şimdi kıl namazını, çünkü
yarın kılamayabilirsin. Yarın dizlerinde namaz kılacak derman
kalmayabilir. Şimdi varsa ver elinde yarın vereceğin kalmayabilir.
Şimdi infak et, şimdi zekât ver yarın fakir düşüp elinde avucunda
verebilecek bir şeyin kalmayabilir. Şimdi çalışabilirsen İslâm için
çalış, Allah dininin hakimiyeti için çırpın yarın bu zemin
kalmayabilir. Şimdi hayattaysan cihadını yap, yarın toprağın altına
girebilirsin. Şimdi düzelt evinin içini, yarın buna fırsat
bulamayabilirsin. Şimdi eğit eğitebilirsen çocuklarını, yarın
büyüdükleri zaman seni dinlemeyebilirler. Şimdi kazandır ehlini
cennete, yarın ölebilirsin ve çoluk çocuğun başkalarının elinde
kalabilir. Şimdi konuş, şimdi anlat, şimdi kavgasını ver inancının,
zira yarın şartlar değişebilir. Yarın bir Velid bin Mugire çıkıp
ağzına bir bant yapıştırabilir. Şimdi yap yapacağını, yarın kodese
tıkılabilirsin.
Bakın Allah’ın Rasûlü bir başka
hadislerinde buyurur ki:
“İki nimet vardır ki insanların
pek çoğu onların kadrini kıymetini bilme noktasında aldanıyorlar.
Bunlardan birisi sağlık, ötekisi de boş vakittir.”(Buhâri, Rikak:1)
Sağlığın kıymetini bilip onu
satacak değiliz veya boş zamanın kıymetini bilip onu kiraya verecek
değiliz elbette. Bundan anladığımız şudur: Zamanı ilk etapta
Allah’ın bize farz kıldığı emirlere sarılarak doldurmaya cehd ü
gayret ederken arta kalan zamanda da nâfilelerle Allah’a yaklaşma
zemini aramak zorundayız. Yani şunu hiç bir zaman hatırımızdan
çıkarmamalıyız ki boş vakitten ve sıhhatten kasıt mecburen yapmak
zorunda olduğumuz farzlardan arta kalan hayat bölümüdür. Farzlardan
artan zaman dilimidir. Yoksa bunun mânâsı Allah bize bomboş bir
zaman vermiştir de bizler onu dolduracağız değildir. Bir de şunu
söyleyelim ki bizler boş vakti İslâm’ın ölçülerine göre doldurmak
zorundayız. İslâm’ın zaman içinde belirlediği kulluk programı
nazar-ı itibara alınmazsa insanın bütün zamanı zaten boş demektir.
Yani işte görüyoruz şu anda insanların Allah’a danışarak değil de
kendi kendilerine ayarladıkları şu hayat programında insanların bir
dakika bile boş zamanları yoktur.
Sabahtan akşama kadar dükkana
tezgaha satılmak, kahvede oturmak, sinemada bulunmak, televizyon
seyretmek, maç izlemek, yemeğe, çaya, kahveye zaman ayırmak zaten
insanların hayatında yetecek bir zaman bırakmıyor bile.
Evet Allah Rasûlü böyle diyor,
onun pırlanta sahâbesi İbni Ömer efendimiz böyle diyor, diyor ama,
bunu birbirlerine tatlı tatlı hikaye cinsinden anlatsınlar,
dergilerde yazıp çizsinler diye değil. Duyar duymaz tatbik etsinler
diye söylüyor. İman etsinler ve hayatlarını bu imanla düzenlesinler
diye söylüyor. Ama heyhat ki bizler tam tersini yapıyoruz. Yolcu
gibi olun dünyada diyor ama biz doğmadık kızımızın çeyizini
hazırlıyoruz. Kışlık ve yazlık konforlu evler yaptırıyoruz. Bir
yıllık patatesimizi, iki yılık unumuzu hazırlamak için çırpınıyoruz.
Bu günün işini sakın yarına bırakmayın diyor Allah’ın Resulü, ama
biz doktoranın bitmesini bekliyoruz. Ondan sonra yapacağız
yapacağımızı. Sabaha ulaştığınız zaman akşamı beklemeyin deniyor ama
biz emeklilik maaşının tahakkukunu bekliyoruz. Daha doğmadık
çocuklarımızın oturacağı evleri hazırlıyoruz. Halbuki bütün eşyası
bir valizi doldurmayacak insanları da tanıdığımız, gördüğümüz halde
yine kendi bildiğimizi okumaya devam ediyoruz.
Öyleyse ey Allah’ın kulları! Ey
şu anda dünyada imtihan sahnesinde olan insanlar! Yaşadığınız bu
hayatın bir imtihan olduğunu asla unutmayın. Yaşadığınız bu hayatta
Allah’ı ve onun yasalarını diskalifiye etmeye kalkışmayın. Allah’ı
ve Allah’ın size gönderdiği kitabını unutarak kendi kendinize bir
hayat yaşamaya kalkışmayın. Unutmayın ki eğer bugün servetler
içinde, bolluklar içinde, mallar mülkler içinde, bağlar bahçeler
içinde bir hayat yaşıyorsanız bunun kendinizden ol-duğunu
zannetmeyin. Tüm bunların size Allah tarafından verildiğini ve günün
birinde tüm bu imkânlarınızın biteceğini unutmayın. Elinizdekilerin
tümünün bu dünyada da bir imtihan sebebi, Allah tarafından bir anda
alınıvereceğini de sakın unutmayın! diyor Rabbimiz.
Yunus sûresi bunu daha keskin
ifadelerle şöylece ortaya koyar:
“Dünya hayatı gökten
indirdiğimiz su gibidir ki, onunla insan ve hayvanların yiyeceği
bitkiler yetişip birbirine karışmıştır. Yeryüzünün süslenip
bezendiği ve yerin sahiplerinin bütün bunlara mâlik olduklarını
sandıkları sırada, gece veya gündüz buyruğumuz o yere gelmiş ve
orayı hiçbir şey bitirmemişe çevirmişiz; bir gün önce bir şey yokmuş
gibi olmuştur. Düşünen millet için, âyetleri böylece uzun uzun
açıklıyoruz.”(Yunus 24)
İşte günümüz maddeci medeniyetin
tapındığı dünya hayatını Rabbimiz böyle tasvir buyuruyor.
Rabbimiz işte bu beyanlarıyla
dünya hayatının kısalığını, sonluluğunu, faniliğini,
ehemmiyetsizliğini, ebedî ve sermedî olan âhiret hayatının yanında
bir hiç mesabesinde olduğunu anlatıyor. Tıpkı Tevbe sûresinin beyan
buyurduğu gibi:
“Oysa dünya hayatının geçimi
âhirete göre pek az bir şeydir.”(Tevbe 38)
Yine Hadîd sûresinde de konu
şöyle anlatılır:
“Bilin ki, dünya hayatı oyun,
oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi
olmaktan ibarettir. Bu, yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna
giden bir bitkiye benzer; sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra
çerçöp olur. Âhirette çetin azap da vardır. Allah'ın hoşnutluğu ve
bağışlaması da vardır; dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir
geçinmedir.”(Hadîd 20)
Bunların anlamı: Âhireti
unutmadan bir dünya yaşamak zorunda olduğumuz anlamınadır. Dünyada
da, âhirette de dünyanın ve âhiretin sahibinden hasene isteyerek bir
dünya yaşamamız anlamınadır. Bu hayatın her şey olduğu gafletine
düşmeden bir hayat yaşa-mamız anlamınadır. Tıpkı Müslim’in rivayet
ettiği bir hadislerinde Ra-sulullah efendimizin buyurduğu gibi:
“Ey Rabbim! Muhammed’in ehlinin
rızkını ihtiyacını giderecek kadar gönder.”
İşte dünyayı böyle anlayan,
böyle değerlendiren ve böylece bir hayat yaşayan pişdarımız bakın
başka bir hadislerinde de şöyle buyurmaktadır:
“Allah’a yemin ederim ki,
âhirete nispetle dünya herhangi birinizin şu parmağını denize
daldırışı gibi bir şeyden başka değildir. O kişi baksın bakalım, o
parmak denizden ne kadar bir ıslaklıkla döner?”
|