|
ZEKİ SOYAK HOCAM
İlk tanışmamız, nişan yüzüğümüzü
ve nikahımızı kıydığı 1982’de olmuştu. Hani bazen, kişi ismini çok
duyduğu insanı gördüğünde “ha, bu muymuş! “ der ya ben de öyle
dedim. Tabii idealimdeki Zeki Soyak nasıl birisiydi, bilmiyorum ama
mütebessim hali ve mütevazı tavrıyla ne samimi insan dedirtecek bir
haldeydi.
Erciş’ten sonra tayinimin
Nevşehir’e çıktığı 1985’den 2005’e kadar hiç ama hiç ayrı ve aykırı
tutumum olmaksızın birlikteliğimiz devam etti. Öylesine paylaşımcı,
öylesine hoşgörülü ve öylesine mütevazı, kadirşinas bir insanla
beraber olmanın hazzını ve zevkini doyasıya yaşadım.
Henüz göreve başlamadan Allah’a
“Ya Rabbi görev alacağım yerde sorulan biri olmaktan ziyade, dizinin
dibine çöküp meselelerimi çözüp, hayatımı ona göre
şekillendireceğim, sorularımı soracağım birisini bana nasip et” diye
dua etmiştim. Allah Teala bana Zeki Hocam’ı nasip etti.
Mehmet Güney abinin deyimiyle
“İnsan Güzeli” olan, müslümanın derdiyle dertlenmeyi ibadet telakki
eden Zeki Soyak Hocam, müslümanlara karşı mütevazı ve hoşgörülü,
İslam düşmanlarına karşı ise oldukça sertti.
Her fırsatta ve her zaman
çalışmayı düşünen, sürekli hedef gösteren tavrıyla idealist bir
insandı. İnanıyorum ki, yakınında bulunan bizler Hocamızın çalışma
temposuna ayak uydurabilseydik, mevcut durumumuz çok daha farklı
olurdu. Herhangi bir konuda başarılı olmak için şu üç formülü iyi
bilmek gerektiğini söylerdi.
1. Kendi gücünü iyi bileceksin
2. Rakibinin gücünü iyi
bileceksin
3. Mücadele ettiğin ortamı iyi
bileceksin
Cidden öyle değil mi? Bugün
nerede neyin söylenmesi gerektiğini bilmeyenler kaş yapayım derken
göz çıkartmıyorlar mı? Kendi potansiyelini bilmeden “Donkişotça”
davrananlar nice zararlar açmıyorlar mı? “Hamdım- Piştim- Oldum”
düsturunca hareket etmeyenlerin halinin nice olduğu görülmüyor mu?
“Nakıs’tan tam olmaz”
anlayışından hareketle yetişmiş insan unsuruna ziyadesiyle önem
verirdi. “Şunu yapalım veya şöyle yapalım” dediğimizde “kiminle”
derdi. Sağımızda, solumuzda o evsafta birini göremeyince fikrimizden
rücû ederdik.
Necip Fazıl’ın “Ben bir genç
istiyorum, ak sütün içindeki ak kılı seçecek bir genç” dediği gibi
Zeki Hocamın idealindeki genç de vitrinlere takılıp kalmayan,
alayişe yenik düşmeyen, acelecilikten ziyade akl-ı selimle hareket
eden, her şeyi Allah’tan gören, mutedil, aşırılıktan uzak,
vasıtaları gaye edinmeyen, taassubcu olmayan, işlerini fikri mütalaa
ile halletmeye çalışan bir genç.
İNSANLARLA OLAN İLİŞKİSİ
“Ahmet Bey! En zor iş insanla
uğraşmak” derdi. Ardından “en iyi tanıdığın insanı ancak % 75-80
oranında tanıyabilirsin” diyerek insanın meçhul oluşunu ifade
ederdi. Gerçekten de öyle. Oysa kendisi tabiri caizse insan
sarrafıydı. Baktığı ve beraber olduğu insan hakkındaki kanaatinde
çok az yanılmıştır.
Fıkıh, hadis gibi zahir ilmi
denilen ilimlerde olduğu gibi, batın ilmi denilen tasavvufta da
büyük bir birikimi vardı. Hem zahiri hem de batını dengeli olarak
beraberce yürütmüştü.
O’nun hayatında toptancılık
yoktu; yani hepten iyi veya hepten kötü kavramı bulunmazdı. İnsanın
bulunduğu yerde iyilik olabileceği gibi kötülük de olabilir
anlayışıyla hareket ederdi. İnsanlara bulundukları konumlarına göre
muamele ederdi.
Herkesi dinlemeye çalışırdı.
Bazen “Hocam bizim halledebileceğimiz işleri halletsek de herkesi
size göndermesek, siz de biraz kendinize zaman ayırsanız olmaz mı?”
derdik. O, ‘Hayır! Peygamber Efendimiz öyle yapmamıştır. Katiyyen
insanlarla arama girmeyin’ derdi. Zannediyorum ki hastalığı
münasebetiyle en çok üzüldüğü noktalardan biri de kardeşleriyle
sıkça görüşmemesidir. Nitekim dünyada en çok değer verdiği Osman
Nuri Topbaş Hocamızın, Kayseri’deki Ali Abi’den: “Zeki Hocamızı
ziyaret etmiyor musunuz?... Eğer ben orada olsam her gün ziyaret
ederdim” sözünden sonra “kardeşlerimize haksızlık ediyoruz galiba.
Söyleyin de gelmek isteyenler gelebilirler” demiş, biz de ona göre
bir plan yapmıştık. Ama ömrü kafi gelmedi.
İnsanlarla ilişkisi derken
birkaç husustan bahsetmek istiyorum. Parti mensubu kardeşlerimiz
partiye mesafeli diye kızarlardı. Tarikat mensubu kardeşlerimiz
partici diye kızarlardı. Oysa o bu konuda herkesin bulunduğu yerde
görevini en iyi şekilde yapmaları gerektiğini tembih ederdi.
Kendisinin aleyhinde bulunan,
yanına geldiğinde iki büklüm olup tabasbusça tavır sergileyen
insanlara dahi iyi muamele ederdi. Bazen bizlerin bir şeyler demek
istediğimizi kendisine ifade ettiğimizde ona dahi müsaade etmez
“Allah onu da bizi de ıslah etsin” diye duada bulunurdu. Çok
sıkıntılı günler geçirmesine rağmen halini insanlara arz etmeyecek
kadar gönül zenginliğine sahip birisiydi.
“Dünyaya rağbet etme ki Allah
sevsin, insanların elinde olana rağbet etme ki insanlar sevsin”
düsturu Hocam için uygun bir sözdü.
Birçok fırsatı olmasına rağmen,
makama ve mevkiye hiç ama hiç rağbet etmemiştir. Çünkü o nebevî
yöntemle çalışmayı kendisine şiar edinmişti.
SIKINTILI ANLARINDAKİ HALİ
Nahak yere İslam’ın ve
müslümanların kötülendiği, küçümsendiği, fişlendiği ve alaya
alındığı sıkıntılı günlerde bizlerdeki zaafiyeti görerek bizlere
ziyadesiyle moral verdi. Yaptığımız çalışmaların hemen hiçbirisini
bile terk ettirmedi. Zira “biz gayri kanuni, suç teşkil eden bir şey
yapmıyoruz ki terk edelim, çalışmalarımıza devam...” dedi. Bizi de
çalıştırdı.
Aynı zamanda yılgınlık ve
çöküntü içerisine giren muhtelif kişi ve kurumları ziyaret ederek
tıpkı bize verdiği çalışma duygusunu onlara da vermeye çalıştı. Ne
yurtdışına kaçmayı, ne çalışmaları durdurmayı, ne de terk etmeyi
aklından geçirdi.
Doğrusunu söylemek gerekirse; o
dönemde hepimiz irkilmiştik. Hocamın bu tavrı benim kendisine olan
ilgim, sevgim ve saygımın artmasına sebep oldu.
Sevgimi çok belli eden birisi
değilim. Rahatsız ederim düşüncesiyle sık rahatsız etmek istemezdim.
Şimdi ise bu duruma çok üzülüyorum. Özellikle sağ elini ceketinin
cebine koymuş önüne bakarak vakur bir şekilde Enderun’a veya evine
gidişini çok özlüyorum.
Herhangi bir konuda açmaza
düştüğümüzde, günün hangi saati olursa olsun kapısını çaldığımızda,
meselemizi halledip bizi uğurladığını... Hele bir gün Osman Bağcı
Hocam’la gece 12:30’da Nisa 140. ayeti konusunda anlaşmazlığa
düşmüştük. Hemen Hocamın kapısını çaldık. Bizleri güzel bir şekilde
ikna ettikten sonra evden ayrıldığımızda saat neredeyse ikiye
geliyordu.
Hastalandığında dahi hizmetle
şifa bulduğunu söyleyen, kalem ve kelam erbabı Hocam, iradeli,
ilkeli ve kararlı bir insandı.
Böylesine üstün meziyetleri
kendisinde cem eden insandan yoksun olmak bizlere çok acı geliyor
ama gerçek bu. Her canlı ölümü tadacak.
HOCAMA HAYRANLIĞIM
Hocam:
Söylediklerin,
Yaptıkların,
Yazdıklarına ilaveten;
Badireli anlarda gösterdiğiniz
iradeli, kararlı, tavizsiz tutumunuz ve vefatınız sonrası
bıraktığınız vasiyete de çok ama çok imrendiğimi, hatta imrenmenin
ötesinde hayran olduğumu ifade etmek isterim.
Hocam! Kendimi şanslı
hissediyorum. Bir hadis-i şerif mucibince “keşke” demeyi uygun
bulmuyorum. 20 yıllık çalışma süremizde kapasitem ve kabiliyetim
oranında sizden istifade ettiğime inanıyorum.
Yakınlarım bilir; abartılı
sevmeyi ve yermeyi hiç mi hiç sevmem. Özellikle 11-06-2005 tarihinde
ziyaret ettiğimiz Zat-ı Muhterem’in sizin hakkınızdaki beyanları,
özellikle “her ne kadar siz çocukları ve yakınları olsanız da, benim
bildiğim bazı hususları bilmezsiniz... o temiz bir kalbe sahipti...”
sözleri Peygamberimizin “Kerim olan Kerim olanın kıymetini bilir”
hadisini hatırlattı.
“Eğilmedi, bükülmedi, dimdik
ayakta kaldı” övgüsüne mazhar olan Zeki Hocam size hayranlığım daha
da ziyadeleşti.
O AN
O gün anlayamadığım bir sebepten
uyku tutmadı. Yatakta bir o yana bir bu yana dönerken, kalkayım da
hiç olmazsa bir şeylerle meşgul olayım dedim. Kitap okuyordum. Cep
telefonum çaldığında gecenin üçü idi. O an... “İnna lillahi ve inna
ileyhi raciun” derken tuhaflaştım...
Arkadaşlarımı hüzünlü bir
şekilde arayarak, sabah namazına müteakiben toplandık ve ne yapmamız
gerektiğini görüştük.
Haber verebileceğimiz herkese
haber verdik. Birçok camiden sala ve belediye hoparlöründen anons
yaptırdık. Nevşehir halkı özel arabalarıyla, tutulan otobüslerle
adeta Kayseri’ye aktı ve Camii Kebir’de toplandı.
Hayatının en verimli yıllarını
Nevşehir’de geçiren Hocam, tabir-i caizse Nevşehir’e mâl olmuştu.
Doğrusunu söylemek gerekirse Nevşehir halkı hocasına karşı son
vazifesini yerine getirdi. Bu vesileyle herkese çok çok teşekkür
ederim.
Sevgili Hocamız, kılınan ikindi
namazının akabinde, binlerce talebesi ve sevenlerinin parmakları
ucunda tekbir ve tehlillerle, bilahare oluşturulan koridorla uzun
bir yürüyüşten sonra dua ve gözyaşlarıyla, okunan Kur’an’la Kayseri
asri mezarlığına defnedildi.
Katılımdaki farklı mozaik
Hocamızın geniş yelpazeli birisi olduğunun ispatı mesabesinde idi.
Doğrusunu söylemek gerekirse
böyle bir sonumun olmasını çok arzu ederdim. Ne söyleyeyim imrendim.
NEREDE DOĞDU NELER YAPTI?
1938 yılında Kayseri’nin Süksün
Kasabasında hizmet ehli, gönül gözü açık bir annenin, misafirperver,
mütedeyyin bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. İlk görgü,
görenek, ahlak, edep ve tarih şuurunu “Köy Odası” konumundaki
misafirlerle dolup taşan evlerinden almıştır.
İlkokulu kasabasında bitirdikten
sonra, Kayseri İmam-Hatip Okuluna kaydoldu. İmam-Hatipte okurken
Kayseri’nin tanınmış ilim erbabından, bilahare İstanbul Yüksek İslam
Enstitüsünde okurken de, İstanbul’un tanınmış ilim zevatından
muhtelif dersler okumuştur. Aynı zamanda evli ve bir camide de
imamlık yapan Zeki Soyak Hocam çalışmayı yoran bir tempolu bir hayat
sürmüştür.
Hocasının, “Ne zengin olursun ne
de perişan olursun, ama iyi öğretmenlik yaparsın.” diyerek Milli
Eğitimi İşaret etmesi üzerine 1967 yılında Kayseri İmam-Hatip
Lisesi’ne öğretmen olarak tayini çıkar, bu arada Kayseri Yüksek
İslam Enstitüsünde de İslam Tarihi derslerine giren Hocam, 1971
yılında Urfa İmam Hatip Lisesine müdür olarak tayin edilir.
1974 yılında Nevşehir İmam Hatip
Lisesine müdür olarak atandı. Artık, “Müdür Bey” olarak tanınacak
olan, köylü kentli birçok kimsenin takdirini ve beğenisini kazanan
Hocam, birçok hayırlı hizmetin ve kurumun nüvelerini burada
atacaktır. 1974’ten 2004’e kadar tamıtamına 30 yıl en verimli
yıllarını Nevşehir’de geçirdi.
Akif’in “Asım’ın Nesli”,
Nurettin Topçu’nun “Hareket Nesli”, Fethi Gemuhluoğlu’nun “Dost
Canlı Nesli” , Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu Nesli”, Nuri Pakdil’in
“Tohum Nesli”, gibi kendinde, ilim ile edebi cem eden, haya ile
iffeti mezceden, pişrevlik(*) ile peyrevlik(**) anlayışını
birleştiren “Mefkûreci” bir neslin yetişmesi için, önce Nevşehir
Kültür Derneğini, ardından Türkiye’nin bütün illerinde ve büyük
ilçelerinde örgütlenen, kendisiyle de bütünleşen, genel merkezi
Nevşehir’de olan Mefkûreci Öğretmenler Derneğini kurdu.
1980 Askerî darbesiyle kapatılan
bütün dernekler gibi bu dernekler de kapatıldı. Vasıtaların gaye
edilmediği/edilmeyeceğini bilen Hocam daha başka çalışma metotlarını
dener. Nitekim önce 15 günlük tabldot tipinde İlkadım isminde bir
gazetenin çıkması için, çalışma arkadaşlarıyla gayret sarfetti.
Aylık bir dergi olarak mevcudiyetini devam ettiren İlkadım ciddi bir
boşluğu doldurmaktadır.
Hidayet yollarının
muhtelifliğini idrak eden Hocam kendisine getirilen radyo istasyonu
kurma teklifine sıcak bakarak 1993 yılında bölgesel ART FM (Anadolu
Radyo Televizyonu) adıyla bir radyonun kurulmasına öncülük etti.
Müesseseleşmenin lüzumunu çok
iyi bilen Hocam, temel faaliyet alanı eğitim olan bir vakfın
kurulmasına öncülük etti. Bu vakfa, çok iyi bildiği ve hayran olduğu
Osmanlıyı yüzyllarca ayakta tutan kurumlardan birinin adını verdi:
Enderûn Eğitim Vakfı. Genel merkezi Nevşehir’de bulunan Enderun
Eğitim Vakfı’nın çalışmaları bugün itibariyle herkesin takdirini
kazanmakta.
İştigal alanı eğitim-öğretim
olan Hocam, Mefkûreci bir neslin yetişmesi için çok gayret ederdi.
Eğitim ve öğretim için engel olmamalı derdi. Yaptığı sohbetler,
yazdığı yazılar, hep hizmet ve kulluk üzerine idi. “Ölçüler
Dengeler” isimli eseriyle kişiyi mutedil olmaya çağırırken “Kırk
Hadis”le Peygamberî ahlakın kazanılmasını amaçlamaktaydı. “Ummandan
Katreler”le Peygamber sevgisini vermeyi hedefleyen Hocam “Mefkûre”
kitabıyla idealist insan unsurunu ön plana çıkartıyordu. “İslam
Ahkâmı”yla bir müslümanın günlük hayatını ihata eden mevzuların
hallini ön görürken, “Kıssalar Hisseler”le geçmişle günümüz arasında
İslamî köprünün kurulmasını temine çalışmıştır. Sorumlu bir neslin
devamı için gerekli olan “Fazilet Toplumu” isimli eseriyle kitap
yazma işini bitirmiş oldu.
Bizlere düşen:
Her hal ve tavrıyla bizlere
örnek olan Zeki Hocamı abartılı bir şekilde anlatmaktan maada, onun
yaptıklarını yapmaya çalışmak, onun yazdıklarını okumaya çalışmak,
onun gösterdiği hedefe doğru adım atmaktır.
Ben şahidim ki, iyi yaşadı iyi
öldü.
Allah rahmet eylesin.
* Pişrevlik: Öncülük
** Peyrevlik: Tâbilik |