TARİHE YÖN VERENLER

AHMET BELADA;

ZEKİ SOYAK HOCAM

İlk tanışmamız, nişan yüzüğümüzü ve nikahımızı kıydığı 1982’de olmuştu. Hani bazen, kişi ismini çok duyduğu insanı gördüğünde “ha, bu muymuş! “ der ya ben de öyle dedim. Tabii idealimdeki Zeki Soyak nasıl birisiydi, bilmiyorum ama mütebessim hali ve mütevazı tavrıyla ne samimi insan dedirtecek bir haldeydi.

Erciş’ten sonra tayinimin Nevşehir’e çıktığı 1985’den 2005’e kadar hiç ama hiç ayrı ve aykırı tutumum olmaksızın birlikteliğimiz devam etti. Öylesine paylaşımcı, öylesine hoşgörülü ve öylesine mütevazı, kadirşinas bir insanla beraber olmanın hazzını ve zevkini doyasıya yaşadım.

Henüz göreve başlamadan Allah’a “Ya Rabbi görev alacağım yerde sorulan biri olmaktan ziyade, dizinin dibine çöküp meselelerimi çözüp, hayatımı ona göre şekillendireceğim, sorularımı soracağım birisini bana nasip et” diye dua etmiştim. Allah Teala bana Zeki Hocam’ı nasip etti.

Mehmet Güney abinin deyimiyle “İnsan Güzeli” olan, müslümanın derdiyle dertlenmeyi ibadet telakki eden Zeki Soyak Hocam, müslümanlara karşı mütevazı ve hoşgörülü, İslam düşmanlarına karşı ise oldukça sertti.

Her fırsatta ve her zaman çalışmayı düşünen, sürekli hedef gösteren tavrıyla idealist bir insandı. İnanıyorum ki, yakınında bulunan bizler Hocamızın çalışma temposuna ayak uydurabilseydik, mevcut durumumuz çok daha farklı olurdu. Herhangi bir konuda başarılı olmak için şu üç formülü iyi bilmek gerektiğini söylerdi.

1. Kendi gücünü iyi bileceksin

2. Rakibinin gücünü iyi bileceksin

3. Mücadele ettiğin ortamı iyi bileceksin

Cidden öyle değil mi? Bugün nerede neyin söylenmesi gerektiğini bilmeyenler kaş yapayım derken göz çıkartmıyorlar mı? Kendi potansiyelini bilmeden “Donkişotça” davrananlar nice zararlar açmıyorlar mı? “Hamdım- Piştim- Oldum” düsturunca hareket etmeyenlerin halinin nice olduğu görülmüyor mu?

“Nakıs’tan tam olmaz” anlayışından hareketle yetişmiş insan unsuruna ziyadesiyle önem verirdi. “Şunu yapalım veya şöyle yapalım” dediğimizde “kiminle” derdi. Sağımızda, solumuzda o evsafta birini göremeyince fikrimizden rücû ederdik.

 Necip Fazıl’ın “Ben bir genç istiyorum, ak sütün içindeki ak kılı seçecek bir genç” dediği gibi Zeki Hocamın idealindeki genç de vitrinlere takılıp kalmayan, alayişe yenik düşmeyen, acelecilikten ziyade akl-ı selimle hareket eden, her şeyi Allah’tan gören, mutedil, aşırılıktan uzak, vasıtaları gaye edinmeyen, taassubcu olmayan, işlerini fikri mütalaa ile halletmeye çalışan bir genç.

 

İNSANLARLA OLAN İLİŞKİSİ

“Ahmet Bey! En zor iş insanla uğraşmak” derdi. Ardından “en iyi tanıdığın insanı ancak % 75-80 oranında tanıyabilirsin” diyerek insanın meçhul oluşunu ifade ederdi. Gerçekten de öyle. Oysa kendisi tabiri caizse insan sarrafıydı. Baktığı ve beraber olduğu insan hakkındaki kanaatinde çok az yanılmıştır.

Fıkıh, hadis gibi zahir ilmi denilen ilimlerde olduğu gibi, batın ilmi denilen tasavvufta da büyük bir birikimi vardı. Hem zahiri hem de batını dengeli olarak beraberce yürütmüştü.

O’nun hayatında toptancılık yoktu; yani hepten iyi veya hepten kötü kavramı bulunmazdı. İnsanın bulunduğu yerde iyilik olabileceği gibi kötülük de olabilir anlayışıyla hareket ederdi. İnsanlara bulundukları konumlarına göre muamele ederdi.

Herkesi dinlemeye çalışırdı. Bazen “Hocam bizim halledebileceğimiz işleri halletsek de herkesi size göndermesek, siz de biraz kendinize zaman ayırsanız olmaz mı?” derdik. O, ‘Hayır! Peygamber Efendimiz öyle yapmamıştır. Katiyyen insanlarla arama girmeyin’ derdi. Zannediyorum ki hastalığı münasebetiyle en çok üzüldüğü noktalardan biri de kardeşleriyle sıkça görüşmemesidir. Nitekim dünyada en çok değer verdiği Osman Nuri Topbaş Hocamızın, Kayseri’deki Ali Abi’den: “Zeki Hocamızı ziyaret etmiyor musunuz?... Eğer ben orada olsam her gün ziyaret ederdim” sözünden sonra “kardeşlerimize haksızlık ediyoruz galiba. Söyleyin de gelmek isteyenler gelebilirler” demiş, biz de ona göre bir plan yapmıştık. Ama ömrü kafi gelmedi.

İnsanlarla ilişkisi derken birkaç husustan bahsetmek istiyorum. Parti mensubu kardeşlerimiz partiye mesafeli diye kızarlardı. Tarikat mensubu kardeşlerimiz partici diye kızarlardı. Oysa o bu konuda herkesin bulunduğu yerde görevini en iyi şekilde yapmaları gerektiğini tembih ederdi.

Kendisinin aleyhinde bulunan, yanına geldiğinde iki büklüm olup tabasbusça tavır sergileyen insanlara dahi iyi muamele ederdi. Bazen bizlerin bir şeyler demek istediğimizi kendisine ifade ettiğimizde ona dahi müsaade etmez “Allah onu da bizi de ıslah etsin” diye duada bulunurdu. Çok sıkıntılı günler geçirmesine rağmen halini insanlara arz etmeyecek kadar gönül zenginliğine sahip birisiydi.

“Dünyaya rağbet etme ki Allah sevsin, insanların elinde olana rağbet etme ki insanlar sevsin” düsturu Hocam için uygun bir sözdü.

Birçok fırsatı olmasına rağmen, makama ve mevkiye hiç ama hiç rağbet etmemiştir. Çünkü o nebevî yöntemle çalışmayı kendisine şiar edinmişti.

 

SIKINTILI ANLARINDAKİ HALİ

Nahak yere İslam’ın ve müslümanların kötülendiği, küçümsendiği, fişlendiği ve alaya alındığı sıkıntılı günlerde bizlerdeki zaafiyeti görerek bizlere ziyadesiyle moral verdi. Yaptığımız çalışmaların hemen hiçbirisini bile terk ettirmedi. Zira “biz gayri kanuni, suç teşkil eden bir şey yapmıyoruz ki terk edelim, çalışmalarımıza devam...” dedi. Bizi de çalıştırdı.

Aynı zamanda yılgınlık ve çöküntü içerisine giren muhtelif kişi ve kurumları ziyaret ederek tıpkı bize verdiği çalışma duygusunu onlara da vermeye çalıştı. Ne yurtdışına kaçmayı, ne çalışmaları durdurmayı, ne de terk etmeyi aklından geçirdi.

Doğrusunu söylemek gerekirse; o dönemde hepimiz irkilmiştik. Hocamın bu tavrı benim kendisine olan ilgim, sevgim ve saygımın artmasına sebep oldu.

Sevgimi çok belli eden birisi değilim. Rahatsız ederim düşüncesiyle sık rahatsız etmek istemezdim. Şimdi ise bu duruma çok üzülüyorum. Özellikle sağ elini ceketinin cebine koymuş önüne bakarak vakur bir şekilde Enderun’a veya evine gidişini çok özlüyorum.

Herhangi bir konuda açmaza düştüğümüzde, günün hangi saati olursa olsun kapısını çaldığımızda, meselemizi halledip bizi uğurladığını... Hele bir gün Osman Bağcı Hocam’la gece 12:30’da Nisa 140. ayeti konusunda anlaşmazlığa düşmüştük. Hemen Hocamın kapısını çaldık. Bizleri güzel bir şekilde ikna ettikten sonra evden ayrıldığımızda saat neredeyse ikiye geliyordu.

Hastalandığında dahi hizmetle şifa bulduğunu söyleyen, kalem ve kelam erbabı Hocam, iradeli, ilkeli ve kararlı bir insandı.

Böylesine üstün meziyetleri kendisinde cem eden insandan yoksun olmak bizlere çok acı geliyor ama gerçek bu. Her canlı ölümü tadacak.

 

HOCAMA HAYRANLIĞIM

Hocam:

Söylediklerin,

Yaptıkların,

Yazdıklarına ilaveten;

Badireli anlarda gösterdiğiniz iradeli, kararlı, tavizsiz tutumunuz ve vefatınız sonrası bıraktığınız vasiyete de çok ama çok imrendiğimi, hatta imrenmenin ötesinde hayran olduğumu ifade etmek isterim.

 Hocam! Kendimi şanslı hissediyorum. Bir hadis-i şerif mucibince “keşke” demeyi uygun bulmuyorum. 20 yıllık çalışma süremizde kapasitem ve kabiliyetim oranında sizden istifade ettiğime inanıyorum.

 Yakınlarım bilir; abartılı sevmeyi ve yermeyi hiç mi hiç sevmem. Özellikle 11-06-2005 tarihinde ziyaret ettiğimiz Zat-ı Muhterem’in sizin hakkınızdaki beyanları, özellikle “her ne kadar siz çocukları ve yakınları olsanız da, benim bildiğim bazı hususları bilmezsiniz... o temiz bir kalbe sahipti...” sözleri Peygamberimizin “Kerim olan Kerim olanın kıymetini bilir” hadisini hatırlattı.

“Eğilmedi, bükülmedi, dimdik ayakta kaldı” övgüsüne mazhar olan Zeki Hocam size hayranlığım daha da ziyadeleşti.

 

O AN

O gün anlayamadığım bir sebepten uyku tutmadı. Yatakta bir o yana bir bu yana dönerken, kalkayım da hiç olmazsa bir şeylerle meşgul olayım dedim. Kitap okuyordum. Cep telefonum çaldığında gecenin üçü idi. O an... “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” derken tuhaflaştım...

Arkadaşlarımı hüzünlü bir şekilde arayarak, sabah namazına müteakiben toplandık ve ne yapmamız gerektiğini görüştük.

Haber verebileceğimiz herkese haber verdik. Birçok camiden sala ve belediye hoparlöründen anons yaptırdık. Nevşehir halkı özel arabalarıyla, tutulan otobüslerle adeta Kayseri’ye aktı ve Camii Kebir’de toplandı.

Hayatının en verimli yıllarını Nevşehir’de geçiren Hocam, tabir-i caizse Nevşehir’e mâl olmuştu. Doğrusunu söylemek gerekirse Nevşehir halkı hocasına karşı son vazifesini yerine getirdi. Bu vesileyle herkese çok çok teşekkür ederim.

 Sevgili Hocamız, kılınan ikindi namazının akabinde, binlerce talebesi ve sevenlerinin parmakları ucunda tekbir ve tehlillerle, bilahare oluşturulan koridorla uzun bir yürüyüşten sonra dua ve gözyaşlarıyla, okunan Kur’an’la Kayseri asri mezarlığına defnedildi.

Katılımdaki farklı mozaik Hocamızın geniş yelpazeli birisi olduğunun ispatı mesabesinde idi.

Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir sonumun olmasını çok arzu ederdim. Ne söyleyeyim imrendim.

 

NEREDE DOĞDU NELER YAPTI?

1938 yılında Kayseri’nin Süksün Kasabasında hizmet ehli, gönül gözü açık bir annenin, misafirperver, mütedeyyin bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. İlk görgü, görenek, ahlak, edep ve tarih şuurunu “Köy Odası” konumundaki misafirlerle dolup taşan evlerinden almıştır.

İlkokulu kasabasında bitirdikten sonra, Kayseri İmam-Hatip Okuluna kaydoldu. İmam-Hatipte okurken Kayseri’nin tanınmış ilim erbabından, bilahare İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde okurken de, İstanbul’un tanınmış ilim zevatından muhtelif dersler okumuştur.  Aynı zamanda evli ve bir camide de imamlık yapan Zeki Soyak Hocam çalışmayı yoran bir tempolu bir hayat sürmüştür.

Hocasının, “Ne zengin olursun ne de perişan olursun, ama iyi öğretmenlik yaparsın.” diyerek Milli Eğitimi İşaret etmesi üzerine 1967 yılında Kayseri İmam-Hatip Lisesi’ne öğretmen olarak tayini çıkar, bu arada Kayseri Yüksek İslam Enstitüsünde de İslam Tarihi derslerine giren Hocam, 1971 yılında Urfa İmam Hatip Lisesine müdür olarak tayin edilir.

1974 yılında Nevşehir İmam Hatip Lisesine müdür olarak atandı. Artık, “Müdür Bey” olarak tanınacak olan, köylü kentli birçok kimsenin takdirini ve beğenisini kazanan Hocam, birçok hayırlı hizmetin ve kurumun nüvelerini burada atacaktır. 1974’ten 2004’e kadar tamıtamına 30 yıl en verimli yıllarını Nevşehir’de geçirdi.

Akif’in “Asım’ın Nesli”, Nurettin Topçu’nun “Hareket Nesli”, Fethi Gemuhluoğlu’nun “Dost Canlı Nesli” , Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu Nesli”,  Nuri Pakdil’in “Tohum Nesli”, gibi kendinde, ilim ile edebi cem eden, haya ile iffeti mezceden, pişrevlik(*) ile peyrevlik(**) anlayışını birleştiren “Mefkûreci” bir neslin yetişmesi için, önce Nevşehir Kültür Derneğini, ardından Türkiye’nin bütün illerinde ve büyük ilçelerinde örgütlenen, kendisiyle de bütünleşen, genel merkezi Nevşehir’de olan Mefkûreci Öğretmenler Derneğini kurdu.

1980 Askerî darbesiyle kapatılan bütün dernekler gibi bu dernekler de kapatıldı. Vasıtaların gaye edilmediği/edilmeyeceğini bilen Hocam daha başka çalışma metotlarını dener. Nitekim önce 15 günlük tabldot tipinde İlkadım isminde bir gazetenin çıkması için, çalışma arkadaşlarıyla gayret sarfetti. Aylık bir dergi olarak mevcudiyetini devam ettiren İlkadım ciddi bir boşluğu doldurmaktadır.

Hidayet yollarının muhtelifliğini idrak eden Hocam kendisine getirilen radyo istasyonu kurma teklifine sıcak bakarak 1993 yılında bölgesel ART FM (Anadolu Radyo Televizyonu) adıyla bir radyonun kurulmasına öncülük etti.

Müesseseleşmenin lüzumunu çok iyi bilen Hocam, temel faaliyet alanı eğitim olan bir vakfın kurulmasına öncülük etti. Bu vakfa, çok iyi bildiği ve hayran olduğu Osmanlıyı yüzyllarca ayakta tutan kurumlardan birinin adını verdi: Enderûn Eğitim Vakfı. Genel merkezi Nevşehir’de bulunan Enderun Eğitim Vakfı’nın çalışmaları bugün itibariyle herkesin takdirini kazanmakta.

İştigal alanı eğitim-öğretim olan Hocam, Mefkûreci bir neslin yetişmesi için çok gayret ederdi. Eğitim ve öğretim için engel olmamalı derdi. Yaptığı sohbetler, yazdığı yazılar, hep hizmet ve kulluk üzerine idi. “Ölçüler Dengeler” isimli eseriyle kişiyi mutedil olmaya çağırırken “Kırk Hadis”le Peygamberî ahlakın kazanılmasını amaçlamaktaydı. “Ummandan Katreler”le Peygamber sevgisini vermeyi hedefleyen Hocam “Mefkûre” kitabıyla idealist insan unsurunu ön plana çıkartıyordu. “İslam Ahkâmı”yla bir müslümanın günlük hayatını ihata eden mevzuların hallini ön görürken, “Kıssalar Hisseler”le geçmişle günümüz arasında İslamî köprünün kurulmasını temine çalışmıştır. Sorumlu bir neslin devamı için gerekli olan “Fazilet Toplumu” isimli eseriyle kitap yazma işini bitirmiş oldu.

Bizlere düşen:

Her hal ve tavrıyla bizlere örnek olan Zeki Hocamı abartılı bir şekilde anlatmaktan maada, onun yaptıklarını yapmaya çalışmak, onun yazdıklarını okumaya çalışmak, onun gösterdiği hedefe doğru adım atmaktır.

Ben şahidim ki, iyi yaşadı iyi öldü.

Allah rahmet eylesin.  

 

* Pişrevlik: Öncülük

** Peyrevlik: Tâbilik


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.