İNSAN CÜMLEDEN AZİZ

İDRİS ARPAT;


 

Allah celle celaluhu, eşrefü-l mahlûkat olan insan yaratan ve ahsenü-l kelam olan Kur’an’ı gönderen Allah’tır. Sözlerin en güzelini yaratılmışların en kabiliyetlisine gönderdi. Bu göndermede bir maksat aranmalıdır. Allah Teâlâ “hakîm”dir. Abes iş yapmaz. Nedir murad-ı ilahî? Herhalde insanın yükselmesi ve yücelmesi. Bunu, insanın donanımından da, eline verilen Kelam-ı Kadim’den de anlamak mümkün.

Yüce Allah, İnsan’ı Zat-ı Kibriya’sına muhatap olabilecek bir potansiyelde yarattı. Ona göz, kulak, akıl, şuur, vicdan gibi nice kıymetli organ ve hasseler verdi. Bununla da yetinmedi, peygamberler ve kitaplar gönderdi. Bununla da iktifa etmedi, ilhamlar bahşederek onu destekledi. Bütün bunlardan maksadı, zaten şahane bir potansiyele sahip olanı, bilgi, duygu, düşünce, şuur ve idrak yönüyle yükseltmekti. Yükseltmekten maksat da, muhatap olarak kabule değer kılmaktı. Muhatap mükemmel olursa, onunla önemli ve yüksek meseleler konuşabilirdi, önüne çözüm bekleyen problemler konabilirdi. İhtişamlı vakıaları ancak muhteşem duyu ve hasseler anlayıp idrak edebilirdi. Derin teessürler, derin varlıklar içindi.

Öne sürülen muazzam meseleler idrak edilebilirse, muhtevanın ihtişamı kavranabilirse, öne süren “maşallah, barekellah” deyip memnun kalacak, idrak eden de “sübhanallah, elhamdulillah, Allahu ekber” diyecektir. Yaratıp öne süren Kudret, arzettiklerinin kavranmasından memnundur, eşrefü-l mahlûkat da, bu ululuktan mest-ü hayrandır.

Yüce Yaratan’ın, Âdem’i ve oğullarını yaratmaktan maksadı budur, diye düşünüyorum. Halık-ı Zü-l celal, şâheser varlık insanı yarattı ki, eserlerini ve zatının ihtişamını kavrasın. Böylece “tanınma iradesi” tahakkuk etsin. Vekâlet makamına layık bir varlık vücut bulsun. Yaratan, muazzam hadiseler ve ihtişamlar yarattığı halde, yaratılan bunu idrak etmeseydi “tanınma iradesi” gerçekleşmemiş olacaktı.

Bu arada, hemen ifade etmeliyim ki, Allah Teala, Cenneti yaratırken, yaratma sıfatını çok daha ileri boyutlarda kullandığına göre, yaratılan muhteşem güzellikleri idrak edecek kabiliyetler de çok gelişmiş olmalıdır. Bu demektir ki, etkilenmenin şiddeti de çok büyüktür. Cennetten daha ileri bir merhale olmadığına göre.

Yaratılış maksadı buysa, Zat-ı zü-l celal’e muhatap olma, diyalog kurma, bir dereceye kadar kemâlini kavrama, eserlerindeki ihtişamı idrak ise, insanın saadeti de bu maksadın yaşanması olacaktır. Bu, ömürler boyu sürecek bir güzel hadisedir. Allah celle celaluhu kelamî ve kevnî ayetleriyle sürekli yücelikler arzettiğine göre, ilhamlar sunduğuna göre, insanda sürekli yüksek heyecanlar yaşayacak demektir. Dikkatini doğru yönlendirip, teksif edebildiği takdirde her insan bu saadeti yaşayacak demektir.

“Dalgın dalgın seyreyledim dünyayı

İrenkler ne, çiçekler ne, koku ne?”

Zat-ı Kibriya, kendini ve sanatını tanıtmak için, insanı yaratmaya neden lüzum gördü. Melekler, cinler ve diğer canlıların idrak ve algılama kabiliyeti nedir? İnsan yaratılmasaydı nasıl bir boşluk doğardı? Zat-ı Kibriya tanınmayı neden irade buyurdu?

Bu hususlar, ehl-i ilim ve irfanın vereceği cevaplarla ayan olacaktır.

Kur’an, melek, peygamber, vicdan, şuur, akıl... Bunlar insanı yüceltici kuvvetlerdir, rahmânîlerdir. İblis ve askerleri, nefis dediğimiz bir sürü zehirli duygu... Bunlar da dibe çekenlerdir. Rahmânîler de, şeytanîler de, ferdî ve içtimaî planda, tarihin başlangıcından sonuna kadar faal halde bulunacaklardır. Ne ki, şeytanîler her zaman ve her mekanda inanılmaz derece kalabalık, teşkilatlı ve faal oldular. Bunlar, insanın sürekli olarak yaratılış gayesinin aksine asıldılar. Kabil ve taraftarları Habilleri, Yezid ve taraftarları Hüseyinleri hep perişan ettiler. Başarıları görüntü itibariyle idi. Şeytanîler hiçbir zaman, vicdanlarının sesini dinleyerek, yüksek ilkeler uğruna mücadele vermediler. İnsanın zehirli duygularını istismar ederek, ilke, sınır, yücelik tanımayarak mücadele verdiler. Tüm değerleri yıkarak, dünya genelini karanlıklara boğdular. Rahmânîlerin ilkeli mücadeleleri, Allah rızasına dönük gayretleri kısmi ve kısa süreli başarılara gitti. İnsanlığın bu samimi evlatlarının gayretiyle, iman ve adalet güneşler gibi parladı. Nice bin özellikler doğdu. Kurtla kuzu yan yana yürüdü. Umutlar yeniden yeşerdi. Lakin kısmî ve kısa ömürlü oldu bu parlamalar.

Bu neden böyledir bilmiyoruz.

Evet, insan rahmânî telkinlere de, şeytanî telkinlere de açık bir mahiyet arzediyor. Her iki tarafta insana bir giriş damarı buluyor ve başlıyor asılmaya. Biri cennet’e doğru, diğeri cehennem’e. İnsanlık âlemine baktığımızda, ne kadar trajedi ve sefalet varsa hepsi şeytanîlerin melanetlerinin neticesidir. Bir de rahmânîlerin meydana getirdiklerine bakalım ve mukayese edelim.

Netice şu veya bu, rahmânîler veya şeytanîler daha baskın. Bu, mahkeme-i kübra itibariyle çok önemli değil. Önemli olan, müslümanın hasbeten lillah, tam gayret, usulünce, bitmez tükenmez bir sabırla vazife yapıyor olmasıdır. “İşin can damarı burasıdır” diye düşünüyorum. Allah celle celaluhu bizi bu şartlarda imtihan ediyor. İmtihanı kazanma gayretinden başka da çıkar yolu yok.

İnsan, nerede, nasıl düşündüyse, yine oradan, aynı tür, rahmânî bir faaliyetle ayakları üzerine getirilecektir.

Her meselede iman birinci adım olduğu gibi, bu meselede de birinci adımdır. İnsan harcanmışlığını ve sebeplerini fark etmek ikinci, sunulacak muhtevanın tespiti üçüncü, usulü belirleme dördüncü, peygamberâne bir sabır ve samimiyet beşinci adımdır. İlim, irfan,  vicdan, şuur işin olmazsa olmazıdır. Allah’ın ve insanın dostları bu adımları gözden uzak tutamazlar.

Nedir düştüğü noktada insanın ayağına dolanan? Zihin ve kalp fesadı, zihin ve kalpteki bozulma, hayatın yanlış yaşanması neticesine varıyor. Evvelemirde, şeytanîlerin nice bin gayretiyle, kafa ve kalpler fesada uğradı. Sonra “İnsanların işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat belirdi.” Dış dünyayı çekilmez ve yaşanmaz hâle getiren, iç dünyadaki bozulmadır.

Şâheser varlık, sözlerin en güzelinden, güç ve kuvvet dersi çıkaramadıysa, evvela bu anlayış eksikliğinin ağıdını tutmalı. Fizikî ve imanî kuvvet Kur’an’ın her ayetinin mesajı iken, sadece uzun secdeler ve bitmez tükenmez dualar dersi çıkarmak...

Yaşanılan trajedi ve rezaletlerin aktif bir özne olamayışları karşımıza çıkıyor. Onun da kökeninde Kur’an ve sünnete yaklaşımdaki hata karşımıza çıkıyor. Onun da kökenine indiğimizde, İslam’ın saltanata payanda olarak kullanılmasıyla karşılaşıyoruz sormadan olmuyor; hilafet saltanata nasıl dönüştü? Bu sorunun cevabı açık, net ve tatmin edici bir şekilde mutlaka verilmelidir. Aksi takdirde ayı izi kurt izine karışacaktır. İlme saygılı, objektiflik ilkesinde tavizsiz, tartışmaya açık, hakkın ve hakikatin hatırını yüce tutan ilim ehli bu soruyu cevaplandırmalıdır. Hakka hak, batıla batıl deme cesaretini gösteremediğimiz takdirde, imanın güç ve kuvvet olamayışını da izah edemeyeceğiz demektir. Bu, kolay mesele değildir. İşin başında, bu işe, seçmeci bir mantığa sahip olmayan dostlar (!) karşı çıkacaktır. Tahlilci ve seçmeci bir mantık her kişinin kârı değildir. Kutsallık ve dokunulmazlık zırhıyla nice yanlışların üzeri örtülmektedir. Sakim anlayış sahipleri kırılmasın diye hakkın ve hak ehlinin hatırı ayaklar altına alınıyor. İyi niyet her zaman yeterli olmuyor, usül ve cesaret de gerekiyor.

Bu meseleyi kim halleder bilmem, bildiğim bir şey varsa, müslümanların edilgen bir nesne oluşu, insanın bir şeytan çıkmazında perişan olmasında pay sahibidir.

İnsanın aklî ve kalbî selamete ulaşması için müesseseler aracılığıyla da çok güzel faaliyetler gerçekleştirebilir ama biz burada ferdî planda neler yapılabileceğine birazcık değinmek istiyoruz.

İnsan kalbi görme yoluyla da, işitme yoluyla da etkilenen bir yapıya sahiptir. İnsan gördüklerinden ve duyduklarından, şu veya bu ölçüde, olumlu veya olumsuz yönde etkilenmektedir. İnsan kendi iç dünyasını, vicdanın sesini dinleyerek de etkilenir. Etkilenme ömür boyu süren bir hadisedir. Bu tespit bizi bir yönüyle, çevrenin önemini idrake götürürken, diğer yönüyle de, işimizin ne kadar zor olduğu neticesine götürüyor. Çevre değiştirilmeden insan nasıl değiştirilecektir? Mevcut şartlar bu insan tipini ortaya çıkardıysa, aynı şartlar devam edip dururken, siz bir başka insan tipini nasıl oluşturacaksınız. Burada, salih bir cemaatleşmenin önemi ortaya çıkıyor. Cemaat küçük de olsa bir çevre oluşturur.

Durum her ne olursa olsun, her şart altında, insanın selameti uğrunda yapılacak bir şey mutlaka vardır. Önemli olan o ”bir şeyi” tespit ve icra edebilmektir. O şey “anın vacibi”dir. Bu vacibin hasbeten lillah ifası, rıza-yı ilahi’yi, en yoğun şekilde celbedecektir. Bu gerçekleştirilebilse mesele tamamdır.

Bir ölçülü hareket, bir çocuk masumiyeti, bir kendini işe vermişlik, bir temiz kıyafet, yerine söylenmiş bir güzel söz, insana olumlu yönde etki edeceği gibi, bir öfkeli ve ölçüsüz hareket, edep dışı bir görüntü de mutlaka olumsuz yönde etki edecektir.

Öte yandan, tabiatta olup-bitenlerden; güneşin doğuşundan, bulutun yığılışından, yağmurun yağışından, suların sellerin akışından insan etkilenecektir.

“Bir kitabullah-ı azamdır seraser kâinat

Hangi harfini yoklasan mânâsı hep Allah’a çıkar.”

Şu halde insan, tabiattan da kopmamalıdır.

İnsan işitme yoluyla da etkilendiğine göre başta ayet-i kerimler ve hadis-i şerifler olmak üzere, bütün güzel tespitler, tasvirler, vecizeler, atasözleri, beyitler, şiir parçaları, hep bizim araştırma ve arz konularımızdır. Bunu, bir vazife olmaktan öteye, bir zevk haline getirmenin yolunu bulmalıyız. Güzel şeyler öğrenme öğretme, insanın imdadına koşarak, Rabbimizin rızasını talep etmeliyiz. Bu, ömürler boyu sürecek, kârlı ve manevî hazzı yüksek bir iştir. Bu hazza ulaşmak için, okuma zevkine ve sabretme meziyetine ermek gerekiyor. Bu, nice bin güzelliğe ulaşmaktır, saadetlere vesile olmaktır.

Sözle görüntü birleşse ne güzel olur. Peygamberin tasdiklerinden geçebilecek filmler, şiir ve romanlar, kasetler, müziğin alıp götüren kaliteyi yakalamış olanları. Allah’ın ve insanın dostları mesaj iletme vasıtalarının hepsinden faydalanmanın meşrû bir yolunu bulmalıdır. Kim bilir, bazen bir söz bir ömre şâmil bir tesir icra edebilir. Bir mura, bir içli ve yanık türkü bizi çok güzel âlemlere götürebilir. Yüksek özlemler uyandırabilir.

Umutsuzluğa kapılıp, hiçbir şey yapmamayı tercih edersek, hiç bir güzel gelişme bekleyemeyeceğiz demektir. Umutla, tesirini Allah celle celaluhudan bekleyerek, yapılması gerekeni, karınca kararınca gerçekleştirirsek, dünya-ahiret nice güzellikler bekleyebiliriz. Allah celle celaluhu sonsuz bir imkandır.

Allah celle celaluhu ve insan dostlarına selam, usulünce, halisen lillah çalışmaya devam.

 

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.