|
Allah celle celaluhu, eşrefü-l
mahlûkat olan insan yaratan ve ahsenü-l kelam olan Kur’an’ı gönderen
Allah’tır. Sözlerin en güzelini yaratılmışların en kabiliyetlisine
gönderdi. Bu göndermede bir maksat aranmalıdır. Allah Teâlâ
“hakîm”dir. Abes iş yapmaz. Nedir murad-ı ilahî? Herhalde insanın
yükselmesi ve yücelmesi. Bunu, insanın donanımından da, eline
verilen Kelam-ı Kadim’den de anlamak mümkün.
Yüce Allah, İnsan’ı Zat-ı
Kibriya’sına muhatap olabilecek bir potansiyelde yarattı. Ona göz,
kulak, akıl, şuur, vicdan gibi nice kıymetli organ ve hasseler
verdi. Bununla da yetinmedi, peygamberler ve kitaplar gönderdi.
Bununla da iktifa etmedi, ilhamlar bahşederek onu destekledi. Bütün
bunlardan maksadı, zaten şahane bir potansiyele sahip olanı, bilgi,
duygu, düşünce, şuur ve idrak yönüyle yükseltmekti. Yükseltmekten
maksat da, muhatap olarak kabule değer kılmaktı. Muhatap mükemmel
olursa, onunla önemli ve yüksek meseleler konuşabilirdi, önüne çözüm
bekleyen problemler konabilirdi. İhtişamlı vakıaları ancak muhteşem
duyu ve hasseler anlayıp idrak edebilirdi. Derin teessürler, derin
varlıklar içindi.
Öne sürülen muazzam meseleler
idrak edilebilirse, muhtevanın ihtişamı kavranabilirse, öne süren
“maşallah, barekellah” deyip memnun kalacak, idrak eden de
“sübhanallah, elhamdulillah, Allahu ekber” diyecektir. Yaratıp öne
süren Kudret, arzettiklerinin kavranmasından memnundur, eşrefü-l
mahlûkat da, bu ululuktan mest-ü hayrandır.
Yüce Yaratan’ın, Âdem’i ve
oğullarını yaratmaktan maksadı budur, diye düşünüyorum. Halık-ı Zü-l
celal, şâheser varlık insanı yarattı ki, eserlerini ve zatının
ihtişamını kavrasın. Böylece “tanınma iradesi” tahakkuk etsin.
Vekâlet makamına layık bir varlık vücut bulsun. Yaratan, muazzam
hadiseler ve ihtişamlar yarattığı halde, yaratılan bunu idrak
etmeseydi “tanınma iradesi” gerçekleşmemiş olacaktı.
Bu arada, hemen ifade etmeliyim
ki, Allah Teala, Cenneti yaratırken, yaratma sıfatını çok daha ileri
boyutlarda kullandığına göre, yaratılan muhteşem güzellikleri idrak
edecek kabiliyetler de çok gelişmiş olmalıdır. Bu demektir ki,
etkilenmenin şiddeti de çok büyüktür. Cennetten daha ileri bir
merhale olmadığına göre.
Yaratılış maksadı buysa, Zat-ı
zü-l celal’e muhatap olma, diyalog kurma, bir dereceye kadar
kemâlini kavrama, eserlerindeki ihtişamı idrak ise, insanın saadeti
de bu maksadın yaşanması olacaktır. Bu, ömürler boyu sürecek bir
güzel hadisedir. Allah celle celaluhu kelamî ve kevnî ayetleriyle
sürekli yücelikler arzettiğine göre, ilhamlar sunduğuna göre,
insanda sürekli yüksek heyecanlar yaşayacak demektir. Dikkatini
doğru yönlendirip, teksif edebildiği takdirde her insan bu saadeti
yaşayacak demektir.
“Dalgın dalgın seyreyledim
dünyayı
İrenkler ne, çiçekler ne, koku
ne?”
Zat-ı Kibriya, kendini ve
sanatını tanıtmak için, insanı yaratmaya neden lüzum gördü.
Melekler, cinler ve diğer canlıların idrak ve algılama kabiliyeti
nedir? İnsan yaratılmasaydı nasıl bir boşluk doğardı? Zat-ı Kibriya
tanınmayı neden irade buyurdu?
Bu hususlar, ehl-i ilim ve
irfanın vereceği cevaplarla ayan olacaktır.
Kur’an, melek, peygamber,
vicdan, şuur, akıl... Bunlar insanı yüceltici kuvvetlerdir,
rahmânîlerdir. İblis ve askerleri, nefis dediğimiz bir sürü zehirli
duygu... Bunlar da dibe çekenlerdir. Rahmânîler de, şeytanîler de,
ferdî ve içtimaî planda, tarihin başlangıcından sonuna kadar faal
halde bulunacaklardır. Ne ki, şeytanîler her zaman ve her mekanda
inanılmaz derece kalabalık, teşkilatlı ve faal oldular. Bunlar,
insanın sürekli olarak yaratılış gayesinin aksine asıldılar. Kabil
ve taraftarları Habilleri, Yezid ve taraftarları Hüseyinleri hep
perişan ettiler. Başarıları görüntü itibariyle idi. Şeytanîler
hiçbir zaman, vicdanlarının sesini dinleyerek, yüksek ilkeler uğruna
mücadele vermediler. İnsanın zehirli duygularını istismar ederek,
ilke, sınır, yücelik tanımayarak mücadele verdiler. Tüm değerleri
yıkarak, dünya genelini karanlıklara boğdular. Rahmânîlerin ilkeli
mücadeleleri, Allah rızasına dönük gayretleri kısmi ve kısa süreli
başarılara gitti. İnsanlığın bu samimi evlatlarının gayretiyle, iman
ve adalet güneşler gibi parladı. Nice bin özellikler doğdu. Kurtla
kuzu yan yana yürüdü. Umutlar yeniden yeşerdi. Lakin kısmî ve kısa
ömürlü oldu bu parlamalar.
Bu neden böyledir bilmiyoruz.
Evet, insan rahmânî telkinlere
de, şeytanî telkinlere de açık bir mahiyet arzediyor. Her iki
tarafta insana bir giriş damarı buluyor ve başlıyor asılmaya. Biri
cennet’e doğru, diğeri cehennem’e. İnsanlık âlemine baktığımızda, ne
kadar trajedi ve sefalet varsa hepsi şeytanîlerin melanetlerinin
neticesidir. Bir de rahmânîlerin meydana getirdiklerine bakalım ve
mukayese edelim.
Netice şu veya bu, rahmânîler
veya şeytanîler daha baskın. Bu, mahkeme-i kübra itibariyle çok
önemli değil. Önemli olan, müslümanın hasbeten lillah, tam gayret,
usulünce, bitmez tükenmez bir sabırla vazife yapıyor olmasıdır.
“İşin can damarı burasıdır” diye düşünüyorum. Allah celle celaluhu
bizi bu şartlarda imtihan ediyor. İmtihanı kazanma gayretinden başka
da çıkar yolu yok.
İnsan, nerede, nasıl düşündüyse,
yine oradan, aynı tür, rahmânî bir faaliyetle ayakları üzerine
getirilecektir.
Her meselede iman birinci adım
olduğu gibi, bu meselede de birinci adımdır. İnsan harcanmışlığını
ve sebeplerini fark etmek ikinci, sunulacak muhtevanın tespiti
üçüncü, usulü belirleme dördüncü, peygamberâne bir sabır ve
samimiyet beşinci adımdır. İlim, irfan, vicdan, şuur işin olmazsa
olmazıdır. Allah’ın ve insanın dostları bu adımları gözden uzak
tutamazlar.
Nedir düştüğü noktada insanın
ayağına dolanan? Zihin ve kalp fesadı, zihin ve kalpteki bozulma,
hayatın yanlış yaşanması neticesine varıyor. Evvelemirde,
şeytanîlerin nice bin gayretiyle, kafa ve kalpler fesada uğradı.
Sonra “İnsanların işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat
belirdi.” Dış dünyayı çekilmez ve yaşanmaz hâle getiren, iç
dünyadaki bozulmadır.
Şâheser varlık, sözlerin en
güzelinden, güç ve kuvvet dersi çıkaramadıysa, evvela bu anlayış
eksikliğinin ağıdını tutmalı. Fizikî ve imanî kuvvet Kur’an’ın her
ayetinin mesajı iken, sadece uzun secdeler ve bitmez tükenmez dualar
dersi çıkarmak...
Yaşanılan trajedi ve
rezaletlerin aktif bir özne olamayışları karşımıza çıkıyor. Onun da
kökeninde Kur’an ve sünnete yaklaşımdaki hata karşımıza çıkıyor.
Onun da kökenine indiğimizde, İslam’ın saltanata payanda olarak
kullanılmasıyla karşılaşıyoruz sormadan olmuyor; hilafet saltanata
nasıl dönüştü? Bu sorunun cevabı açık, net ve tatmin edici bir
şekilde mutlaka verilmelidir. Aksi takdirde ayı izi kurt izine
karışacaktır. İlme saygılı, objektiflik ilkesinde tavizsiz,
tartışmaya açık, hakkın ve hakikatin hatırını yüce tutan ilim ehli
bu soruyu cevaplandırmalıdır. Hakka hak, batıla batıl deme
cesaretini gösteremediğimiz takdirde, imanın güç ve kuvvet
olamayışını da izah edemeyeceğiz demektir. Bu, kolay mesele
değildir. İşin başında, bu işe, seçmeci bir mantığa sahip olmayan
dostlar (!) karşı çıkacaktır. Tahlilci ve seçmeci bir mantık her
kişinin kârı değildir. Kutsallık ve dokunulmazlık zırhıyla nice
yanlışların üzeri örtülmektedir. Sakim anlayış sahipleri kırılmasın
diye hakkın ve hak ehlinin hatırı ayaklar altına alınıyor. İyi niyet
her zaman yeterli olmuyor, usül ve cesaret de gerekiyor.
Bu meseleyi kim halleder bilmem,
bildiğim bir şey varsa, müslümanların edilgen bir nesne oluşu,
insanın bir şeytan çıkmazında perişan olmasında pay sahibidir.
İnsanın aklî ve kalbî selamete
ulaşması için müesseseler aracılığıyla da çok güzel faaliyetler
gerçekleştirebilir ama biz burada ferdî planda neler
yapılabileceğine birazcık değinmek istiyoruz.
İnsan kalbi görme yoluyla da,
işitme yoluyla da etkilenen bir yapıya sahiptir. İnsan
gördüklerinden ve duyduklarından, şu veya bu ölçüde, olumlu veya
olumsuz yönde etkilenmektedir. İnsan kendi iç dünyasını, vicdanın
sesini dinleyerek de etkilenir. Etkilenme ömür boyu süren bir
hadisedir. Bu tespit bizi bir yönüyle, çevrenin önemini idrake
götürürken, diğer yönüyle de, işimizin ne kadar zor olduğu
neticesine götürüyor. Çevre değiştirilmeden insan nasıl
değiştirilecektir? Mevcut şartlar bu insan tipini ortaya çıkardıysa,
aynı şartlar devam edip dururken, siz bir başka insan tipini nasıl
oluşturacaksınız. Burada, salih bir cemaatleşmenin önemi ortaya
çıkıyor. Cemaat küçük de olsa bir çevre oluşturur.
Durum her ne olursa olsun, her
şart altında, insanın selameti uğrunda yapılacak bir şey mutlaka
vardır. Önemli olan o ”bir şeyi” tespit ve icra edebilmektir. O şey
“anın vacibi”dir. Bu vacibin hasbeten lillah ifası, rıza-yı
ilahi’yi, en yoğun şekilde celbedecektir. Bu gerçekleştirilebilse
mesele tamamdır.
Bir ölçülü hareket, bir çocuk
masumiyeti, bir kendini işe vermişlik, bir temiz kıyafet, yerine
söylenmiş bir güzel söz, insana olumlu yönde etki edeceği gibi, bir
öfkeli ve ölçüsüz hareket, edep dışı bir görüntü de mutlaka olumsuz
yönde etki edecektir.
Öte yandan, tabiatta
olup-bitenlerden; güneşin doğuşundan, bulutun yığılışından, yağmurun
yağışından, suların sellerin akışından insan etkilenecektir.
“Bir kitabullah-ı azamdır
seraser kâinat
Hangi harfini yoklasan mânâsı
hep Allah’a çıkar.”
Şu halde insan, tabiattan da
kopmamalıdır.
İnsan işitme yoluyla da
etkilendiğine göre başta ayet-i kerimler ve hadis-i şerifler olmak
üzere, bütün güzel tespitler, tasvirler, vecizeler, atasözleri,
beyitler, şiir parçaları, hep bizim araştırma ve arz konularımızdır.
Bunu, bir vazife olmaktan öteye, bir zevk haline getirmenin yolunu
bulmalıyız. Güzel şeyler öğrenme öğretme, insanın imdadına koşarak,
Rabbimizin rızasını talep etmeliyiz. Bu, ömürler boyu sürecek, kârlı
ve manevî hazzı yüksek bir iştir. Bu hazza ulaşmak için, okuma
zevkine ve sabretme meziyetine ermek gerekiyor. Bu, nice bin
güzelliğe ulaşmaktır, saadetlere vesile olmaktır.
Sözle görüntü birleşse ne güzel
olur. Peygamberin tasdiklerinden geçebilecek filmler, şiir ve
romanlar, kasetler, müziğin alıp götüren kaliteyi yakalamış
olanları. Allah’ın ve insanın dostları mesaj iletme vasıtalarının
hepsinden faydalanmanın meşrû bir yolunu bulmalıdır. Kim bilir,
bazen bir söz bir ömre şâmil bir tesir icra edebilir. Bir mura, bir
içli ve yanık türkü bizi çok güzel âlemlere götürebilir. Yüksek
özlemler uyandırabilir.
Umutsuzluğa kapılıp, hiçbir şey
yapmamayı tercih edersek, hiç bir güzel gelişme bekleyemeyeceğiz
demektir. Umutla, tesirini Allah celle celaluhudan bekleyerek,
yapılması gerekeni, karınca kararınca gerçekleştirirsek, dünya-ahiret
nice güzellikler bekleyebiliriz. Allah celle celaluhu sonsuz bir
imkandır.
Allah celle celaluhu ve insan
dostlarına selam, usulünce, halisen lillah çalışmaya devam.
|