|
Olanlara dikkat!
İnsanlık tarihi insan tabiatında
var olan müsbet ve menfiliklerin çeşit çeşit tezahürleriyle doludur.
Günümüzde her iki tezahürün de
zirvede örneklerini en canlı bir şekilde müşahede etmekteyiz.
20. asrı cinayetler, katliamlar
çeşit çeşit kötülükler ve vahşiliklerle kapatan insanlık, 21. asra
da tiksindirici, insanlık onurunu kırıcı türlü türlü ahlaksızlıklar,
zulüm ve soy kırımlarıyla girdi ve 20. asırda yapılanları daha da
ilerilere götürecek bir süreç başlattı.
Bütün bunlar ya inançsız ya da
ahiret inancı zayıf, her şeyi çıkar hesabına göre planlayan güç
odakları tarafından yapılmaktadır.
Bu güç odakları, çeşit çeşit
hile ve oyunlarla dünya kamuoyunu aldatmakta, para ve makam
dağıtarak, bir sürü aşağılık yandaşlar bularak gizli emellerini
gerçekleştirmeye çalışmakta, bunun için her türlü aşağılık işleri
yapmaktan çekinmemektedir.
İslam coğrafyasında, müslüman
milletlere yapılan tasallut ve tahakkümler, yerli yabancı zalimlerin
estirdikleri terör hız kesmeden devam etmekte, tahammül edilmez,
katlanılmaz boyutlara ulaşmaktadır.
Bütün bu olanlar karşısında biz
müslümanlar ne yapmaktayız? Yapmamız gerekenleri yapmak şöyle
dursun, ne yapmamız gerektiğini gündemimize alıyor muyuz?
Görünen o ki, kâhir
ekseriyetimiz bu olanları bir film seyreder gibi takip ediyor, bir
kısmımız ah vâh ile geçiştiriyor, bir kısmımız da ne yapalım
elimizden bir şey gelmiyor diye teselli bulmaya çalışıyoruz. Sanki
dünyaya insanlığın, adaletin ne olduğunu öğreten, tarihin şahit
olduğu medeniyetlerin en yücesini meydana getiren bir ecdadın ahfadı
biz değilmişiz gibi bir meskenet, bir zillete düçar olmuşuz. Bize
ait, bizden olan tüm değerlerimizi tahrip etmiş, zalim müstevlilerin
aşağılık yaşantılarını taklidi bir çağdaşlık, bir medenîlik olarak
kabullenmişiz.
İçimizdeki bir kısım hainler,
asırlardır oluşturduğumuz maddî manevî tüm güzelliklerimizi,
medeniyetimizi, inanç sistemimizi yok etmek için her türlü denâeti
yapmışlardır.
Millî şairimize kulak verelim
Âkif’imiz ne güzel söylemiş:
“Yıkmak, insanlara yapmak gibi
kıymet mi verir?
Onu en çulpa herifler de, emin
ol, becerir.
Sâde sen gösteriver “işte budur
kubbe” diye.
İki ırgatla iner şimdi
Süleymaniye.
Ama gel, kaldıralım dendi mi
heyhat o zaman,
Bir Süleyman daha lâzım yeniden,
bir de Sinan.”
Evet, her sahada yeniden
kalkınmak, yeniden inançlı, onurlu bir toplum vücuda getirmek için
hem zahirde, hem bâtında Süleymanlara, Sinanlara ihtiyacımız var.
Bu maneviyat önderleri, bu
toplum önderleri bulunacak ki, etkili ve yetkili konuma yükselecek
ki, Âkifimizin şu mısralarda dillendirdiği ruh yapısına sahip bir
toplum vücut bulabilsin. Kaybettiklerini yeniden elde edilebilsin.
“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla
sevemem.
Gelenin keyfi için geçmişe asla
sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı hatta
boğarım.
Boğamazsın ki! Hiç olmazsa
yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında
zağarlık yapamam,
Hele hak nâmına haksızlığa asla
tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım
istiklâle.
Bana hiç tasmalık etmiş değil
altın lâle.
Yumuşak başlı isem, kim dedi
uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye
gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar
tâ ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim,
çifte yerim.
Adam aldırma da geç git diyemem,
aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı
tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım, amma severim
mazlumu…
İRTİCANIN şu sizin lehçede
manası bu mu?”
Millî şâirimiz bir müslümanın,
müslüman bir toplumun nasıl olması gerektiğini böyle ifade ediyor.
Zalime karşı mazlumun yanında
yer alan,
Hakkın hâkimiyeti için her türlü
belâ ve musibete katlanan,
Geçmişine, tarihine tân etmeyen,
İrtica yaygaraları karşısında
geri adım atmadan inancının gereklerini yapan kararlı, inançlı bir
nesil yetiştirmek, tarihte temsil ettiğimiz misyona yeniden sahip
çıkmak için çaba göstermek mecburiyetindeyiz.
Bu konuda yapmamız gereken ilk
iş; dinî, millî meselelerde toplum olarak çok duyarlı bir hâle
gelmek, bizi biz yapan değerlerimizle oynanmasına asla fırsat
vermemek, bîgâne kalmamaktır.
Zaman zaman ifade ettiğim gibi,
dünyevîleşme hastalığı maalesef birçok hassasiyetimizi törpüledi.
Dinî ve millî birçok hayatî konuda tepki gösteremez bir toplum
haline geldik, getirildik.
Unutmayalım!
Meselâ, başörtüsü konusunda,
İmam Hatip Liseleri ve Kur’an Kursları konusunda toplum olarak
üzerimize düşen vazifeyi layık-ı veçhile yerine getiremedik.
Düzenin haksız, hukuksuz
yaptırımları karşısında başörtüsü, Kur’an Kursu, İmam-Hatip Lisesi
mağdurlarının yanında istenilen şekilde yer alamadık, onları
savunamadık, yardımcı olamadık.
Başörtülü kızlarımız, Kur’an
Kursu, İmam-Hatip Liseli öğrencilerimiz, bu okulların mensupları
bizim çok değerli varlıklarımızdı. İnançlı, ahlâklı, dürüst,
çalışkan, bu vatanın gerçek sahipleri olan, hanelerinde din, namus
ve vatan için can vermiş nice şehitler bulunan halk çocuklarıydı.
Bu güzide okullar, bu güzide
okulların güzide mensupları 28 Şubat fırtınasında, 28 Şubat sun’î
depreminde tahrip edildi, tahkir edildi, aşağılandı.
Bu olanlar karşısında bizler ne
yaptık?
Göstermelik birkaç toplantı.
Göstermelik birkaç yazı, çizi,
konuşma.
28 Şubatçılar ve onların
yandaşları bu okullara ve mensuplarına karşı büyük bir cinayet
işlediler. Suç işlediler. Halkın öz malıyla inşâ edilmiş bu okulları
kapanmaya mahkûm ettiler. Bu okulların mensuplarına, bu milletin öz
çocuklarına zenci muamelesi yaptılar. İmam-Hatip Lisesi öğrencisi
olmak, İmam-Hatip Lisesinden, İlahiyat Fakültesinden mezun olmak
neredeyse suç sayıldı. Her yerde dışlandılar.
Peki biz ne yaptık.?
Haksız, hukuksuz, keyfî icraatta
bulunanlara karşı yiğitçe ses yükseltemediğimiz için, birbirimizi
suçlamayı yeğledik.
Şöyle şöyle yapılmasaydı
başımıza bunlar gelmezdi.
Filan ve filanların gabâveti
sebebiyle böyle oldu gibi bahanelerle kendi kendimizi aldattık.
Zalimlere fırsat verdik. Kendi tepkisizliğimize, korkaklığımıza,
güya bahaneler bulduk.
O karanlık, o kabuslu günler
geride kaldı. Fakat tesirleri hâlâ devam etmekte. O günlerde yapılan
kanunsuz, hukuksuz icraatlar hâlâ yürürlükte.
Başörtülü kızlarımız hâlâ
okullara alınmıyor.
İlköğretimi bitirmeyen
çocuklarımıza Kur’an öğretimi yasak.
Başörtüsü mağdurlarının,
mağduriyeti hâlâ devam ediyor. Başörtüsünden dolayı memuriyetine son
verilen binlerce kişiye hakları hâlâ iade edilmedi.
İmam-Hatip Lisesi mezunları
polis yapılmıyor. İmam-Hatip Lisesi mezunları üniversite giriş
imtihanında çok yüksek bir puan alsa bile istediği fakülteye
giremiyor. Çünkü İmam-Hatip Lisesi mezunu olduğu için üniversiteye
giriş puanı kırılıyor.
İlahiyat fakültelerine alınan
öğrenci sayısı her yıl bilinçli olarak azaltılıyor. Böylece
İmam-Hatip Liselerinin bu okullarda okuma şansı da azaltılıyor.
İki yıllık yüksek ilahiyat
okullarından alınan diplomalara, “Bu diploma başka sahalarda geçerli
değildir.” damgası vurularak, YÖK tarafından başka bir hukuksuzluk,
başka bir suç daha irtikap ediliyor.
İmam-Hatip Lisesi ve ilâhiyat
mezunlarına devlet müesseselerinde iş imkânının önü kesiliyor.
Bu okullar ve mezunları hakkında
bir kısım yöneticiler, bir kısım yetkililer açıktan aleyhte konuşup
yazıyor, itham ediyor.
Böylece başörtülü, İmam-Hatipli
insanımız çok sinsi planlarla her taraftan kuşatılmaya çalışılıyor.
Bütün bu yapılanlar ayrı ayrı birer suç teşkil etmektedir. Kendi
yaptıkları konunlar ve anayasaya göre de suç işlemektedirler.
Hiçbir devlet, hiçbir toplum
mer’î kanunlara göre kurulan, faaliyet gösteren, kendi bütçesinden
ödenek ayıran, idareci, öğretmen, memur atayan, kendi Millî Eğitim
Bakanlığı’nca yönetilen, kendi Millî Eğitim Bakanlığı’nın
eğitim-öğretim programları uygulanan bir müesseseyi ve mensuplarını
bu denli dışlamak, onlara ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapmak
garabetini gösteremez.
Ama burası Türkiye...
Önemli iş
Değişim sloganıyla iş başına
gelen bu hükümet, artık bu garâbetlere son vermeli, istikrarlı
adımlar atmalı, mazlumların mağduriyetine son vermelidir.
Bilinmelidir ki başörtüsü,
İmam-Hatip Lisesi, Kur’an Kursu, İlâhiyat Fakülteleri meselesi bir
toplumsal mutabakat meseli değil, bir hak, bir hukuk, bir adalet,
bir insanlık meselesidir.
Bu çok mühim meseleyi halletmek
de hükümetin en mühim işidir. Bu mesele asla unutulmamalı,
hafızaların çöplüğüne atılmamalıdır. Şu husus asla göz ardı
edilmemelidir: Bir ülkede mazlumların âhı yükseliyor ve yöneticiler
bu âhı dindirmek için üzerine düşeni yapmıyorsa, haksızlıklara,
adâletsizliklere son vermek için çaba göstermiyorsa, o ülkede
yapılmaya çalışılan başka işlerin de asla bereketi olmaz, hayırlı
neticeler alınamaz.
Bir ülkede yapılacak ilk iş, en
mühim icraat, zulme, haksızlığa son vermek, mazluma yardımcı olup
hakkını teslim etmektir.
Not: Bu yazı Eylül 2003
tarihinde yayınlanmıştır.
Ankara’da muazzam bir katılımla
gerçekleşen “Beyaz Yürüyüş”ü, bu yürüyüşe katkısı geçen bütün
kardeşlerimizi tebrik ederiz.
|