E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

Prof. Dr. HAYRETTİN KARAMAN

KAPAK;

KADININ ÖRTÜNMESİ VE ÇALIŞMASI

Çağımızın Batılı kadını kendisine yabancı olan, mahrem akrabası olmayan erkeklerin yanında en azından başını, boynunu kısmen gerdanını, kollarını ve diz kapağı hizasından aşağıya kadar bacaklarını açmakta, ayrıca sayılan yerlerini güzel göstermek üzere tedbirler almakta, makyaj yapmaktadır. Modern, çağdaş, ileri olmanın ölçüsü Batı olunca bu tarz giyinme ve açma da çağdaş medeniyetin gereği olarak görülmektedir. Buna karşı İslam dininin ana kaynakları (Kur'an ve Sünnet) kadınların, evlenmeleri caiz bulunan erkeklere karşı örtünmelerini, el, yüz ve ayaklar hariç bütün vücutlarını uygun elbise ile kapatmalarını ve açıkta kalan yerlerini de güzel göstermek, buralara dikkatleri çekmek için tedbir almamalarını emretmektedir (Nur 24/30–31). Batıyı örnek alan, Batılı değerleri ve uygulamaları evrensel sayan bazı modernistler İslam kadınının da Batılı kadın gibi açılmasını gerekli görmekte, bunu çağı yakalamanın bir gereği bilmekte, bu sebeple ilgili nasları tevile çalışmaktadırlar. Tevil iki noktadan yapılmaktadır:

a) Örtünmeyi emreden nasların üslubundan hareket ederek bunların bağlayıcı emir olmadığını, tavsiye mahiyetinde bulunduğunu, ileri sürmek.

b) Örtünme emrini o devrin örf ve âdetine, sosyo-kültürel şartlarına bağlamak, Kur'an'ın ahlakî gayesinin iffeti korumak ve zinayı önlemekten ibaret olduğunu, iffetin korunması halinde açılmanın -amaca aykırı olmadığı için- İslam’a göre caiz olacağını ileri sürmek. Bu iddiaya karşı biz, gelenekçi İslam yorumcularıyla beraber kadının örtünmesinin gerekli bulunduğu inancında olduğumuz için karşı delilleri vermek ve konuyu tartışmakta fayda görüyoruz. Bilindiği üzere bir metnin yorumunda üç usul vardır: Tarihi yorum,  lafzî yorum ve gai yorum. Önce ayetlere lafzî ve tarihî yorum açısından bakalım:

Örtünme ile ilgili ayetler iki surede yer almıştır. Ahzab suresindeki ayet, iffeti korumaya yönelik örtünme ile değil, hür müslüman kadınları böyle olmayanlardan ayırmaya yönelik özel kıyafetle ilgilidir:

"Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (dışarı çıkarken) üstlerine örtü almalarını (cilbab adı verilen dış giysiyi bürünmelerini) şöyle; bu onların tanınmalarını ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar..." (Ahzab 33/59).

Ayette, cilbab denilen ve vücudu baştan ayağa örten dış giysinin kullanılmasının sebebi açık olarak zikredilmektedir; "tanınmaları, diğerlerinden ayırt edilmeleri ve bu sebeple incitilmekten kurtulmaları". O devirde henüz köle ve cariyeler bulunduğu için çarşıda pazarda bunlara sataşılır, el ve dil ile rahatsız edildikleri olurdu. İslam bir yandan bu gibi davranışları önlemeye çalışırken, diğer yandan, cariye sanılarak hür kadınların da rahatsız edilmelerini önlemek üzere tedbir almıştır. Bu tarihî olgu, cilbab adı verilen dış giysinin bütün devirlerde müslüman kadınlar için gerekli bulunmadığını anlamada önemli bir yorum delili olmaktadır. Ayetin sonunda yer alan ve gerekçeyi açıklayan kısım da bu konudaki şüpheleri ortadan kaldırmaktadır. Şu halde tarihî şartlar değişip, ya toplumda cariye kalmadığında -ki bugün böyledir- yahut da ayırımı sağlayacak başka bir alamet bulunduğunda -bir başka toplumda kadınlar, başka bir alametle diğerlerinden ayrıldığında- cilbab emri bağlayıcı olmaktan çıkacaktır.

Nur suresindeki ayet, iffeti korumaya yönelik örtünme ile ilgilidir:

 "Mümin erkeklere söyle gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar; Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mümin kadınlara da söyle gözlerini sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, görünen dışında ziynetlerini (çekici ve güzel yerlerini, süslerini) açıp göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine kavuştursunlar. Ziynetlerini kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınları veya cariyeleri veya kadına ihtiyacı kesilmiş olup haneden geçinen erkekler veya kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Kurtuluşa ermeniz için hepiniz tevbe ederek günahtan dönün". (Nur 30-31).

Tarih, siyer ve hadis kaynakları İslam’dan önce kadınların nasıl giyindikleri ve nerelerini açıkta bıraktıkları hakkında sağlam ve açık bilgiler vermiştir. Buna göre kadınlar takılarını, süslerini göstermek için bunları taktıkları yerlerini açıkta bırakır, gerdanlıklarının görünmesi için de başörtülerini yakalarının üzerinden bağlamak yerine arkalarına doğru uzatırlardı. Bir örtünme inkılâbı yapan ayet, mezkûr adetleri hedef almakta, onları ortadan kaldıran emirler vermektedir: "Süsleri göstermeyin, ayaklarınızı yere vurmayın, başörtünüzü önden yakalarınızın üzerinden bağlayın...". Yani örtünme konusunda Kur'an-ı Kerim, o günkü sosyo-kültürel şartlara uymuyor, onları devam ettirmiyor, aksine değiştiriyor, inkılâp yapıyor. Bunun gerekçesini, aşağıda gelecek olan gaî yoruma bırakarak lafzî yorum açısından kelimelere ve üsluba baktığımızda, emrin bağlayıcı (tavsiye değil, vücub için, kesin olarak örtünmeyi sağlamaya yönelik) olduğunu gösteren sağlam deliller ve karineler görüyoruz:

1) "Söyle, korusunlar, açmasınlar, göstermesinler..." şeklindeki emirler, gelenekçi yorumcu ve usulcülerin çoğuna göre kesinlik ifade eder, bağlayıcıdır, gereğini yerine getirmek farzdır.

2) "Emrin bağlayıcı olduğunu gösteren karineler vardır:

a) "Örtünürlerse daha iyi olur, bunda hayır, edebe uygunluk, ecir vardır..." gibi yumuşak bir üslup kullanılmamış, "söyle sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, örtünsünler, açıp göstermesinler..." şeklinde kesin ifadeler kullanılmıştır.

b) Tavsiye üslubunun sınırını çok aşan detaylara girilmiş, nerelerin nasıl örtüleceği, hangi şartlarda kimlere, nerelerin gösterilebileceği açıklanmıştır.

c) Ayetin sonunda tevbe tavsiye edilmiş, böylece aksine davranışın günah olduğuna işaret edilmiştir.

d) Örtünme emri gözlerin haramdan sakınması ve iffetlerin korunması emrine bağlanmış ve aradaki ilişkiye işaret edilmiştir. Örtünme ayetine gaî yorum açısından bakıldığında önemli ve açık ipuçları bulunduğu görülecektir. Şari (Allah Teâlâ) örtünme emrinin hemen başında bunun gerekçesini açıklamıştır:

"Söyle gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, şuralarını şunlara karşı örtsünler..."

Bu gerekçe, İslam’ın ahlak ilkeleri ve değerleri bakımından erkek ve kadının cinsî cazibe taşıyan yerlerini açmaları, karşılıklı olarak buralara bakmaları ile iffetlerini korumaları arasında sıkı, değişmez bir ilişkinin bulunduğunu varsaymaktadır. İslam’a göre zina eden iffetsizdir, iffetini koruyamamıştır. Bir erkeğin kadına, bir kadının erkeğe şehvetle bakması, dokunması da zinadır, cinsî temasta bulunması da zinadır, iffetsizliktir. Cinsî yönden karşılıklı tatminin tek meşrû yolu evliliktir. Erkek ve kadınların, evli olmadıkları karşı cinsten biri ile bakma, dokunma ve birleşme şeklindeki cinsî alış-verişleri iffetsizlik sayılmış ve yasaklanmıştır. Bütün bu hüküm ve anlayışların temeli, Îslam’a özgü varlık, bilgi ve değer anlayışıdır. Bu açıdan bakıldığı zaman Batılı değerler ve değerlendirmelerin çok farklı olduğu görülecektir. Batı'da yasak ve ayıp olan tecavüzdür, bir ölçüde de evlilerin zinasıdır. Bunların dışında evli olmayan kadın-erkek arasındaki cinsî alış-veriş ne ayıptır, ne de günahtır (seküler Batı'da günah yoktur, ayıp da değişken bir kavramdır). Ortada böylesine derin ve uzlaştırılması imkânsız farklılıklar varken iffet ve örtünme konularına Batı hayat tarzı ve değer ölçüleri ile nasıl yaklaşılabilir? Batı'yı bir yana bırakarak İslam’a, İslam’da örtünme ile iffeti koruma arasındaki ilişkinin sabit olup olmadığına bakalım denilirse, sağlıklı bir hükme varabilmek için şu noktaları düşünmek, tartışmak ve araştırmak gerekir:

a) İslam’ın iffet anlayışı,

b) İffeti koruma açısından örtünme ve açılmanın etkisi.

Bunlardan birincisine yukarıda kısaca temas edilmişti. İslam’a göre iffet, nihaî olarak gayr-i meşru cinsî hayattan uzak durmaktan ibaret olsa bile aynı zamanda bunu sağlayan tedbirleri ve davranışları da içine almaktadır. Bu sebeple giyiniş (veya giyinmeyiş) ve davranışları ile başkalarını tahrik eden, günah işlemelerine sebep olan erkek ve kadınların -İslamî manada- iffetlerine gölge düşmektedir. Gerek erkek ve gerekse kadının, karşı cins için genellikle cazip, çekici, cinsî duygulanma ve tahriki etkileyici yerlerini örtmeleri, uygun giysilerle kapatmaları Kur'an ve Sünnet kaynaklarında gerekli görülmüş, açılma ve gösterme ile iffeti koruyamama arasında bir bağın, sabit bir ilişkinin bulunduğuna işaret edilmiştir. Günümüzde bilim ve tecrübe de bunun aksini ispat etmiş değildir. Kapalı bir kadın belki tecessüs ve merak konusudur, açık bir kadın ise şehvetli bakışların odak noktası olmaktadır. Normal ölçülerde çağdaş bir açıklığın böyle bir sonuç doğurmayacağı iddiası veya varsayımı -samimi ise- yalnızca bir iddia ve varsayımdan ibarettir ve daha ziyade açıklığın şartlandırdığı gözler için düşünülebilir.

İlâhî bir emanet ve nimet olan cinsî gücünü ve duyarlılığını fıtrattan sapmayarak korumuş olanlar için karşı cinsin bütün vücudu çekici olabilir. Ayetler ve hadisler ihtiyacı göz önüne alarak hem bazı şahısları, hem de vücudun bazı kısımlarını örtünme yükümlülüğünden muaf tutmuş, mamafih yine de gözlerin sakınmasını istemiştir. Muaf tutulan kısım, ayette ve ilgili hadislerde kadınlar için "eller, topuktan biraz yukarısından aşağıya doğru ayaklar ve saç bitiminden çene altına kadar yüz" olarak belirlenmiştir. Tarih boyunca hiçbir İslam âlimi, zaruret bulunmadan daha fazlasının açılabileceği kanaatine varmamıştır (Yakın zamanların modernist yorumcularını hesaba katmıyoruz).

Erkekler için istisna, göbekten yukarısı ile dizden aşağısıdır. Bu iki sınır çerçevesinde, farklı rivayetlere dayalı küçük görüş farkları mevcuttur. İşte müslüman kadın ve erkek bu sınırlar içinde örtünme emrini yerine getirecek, böylece kendi iffetini koruma tedbiri aldığı gibi, başkalarının korunma çabalarına da katkıda bulunmuş olacaktır. Önemli ve gerekli olan örtünmedir; hangi giysilerle, hangi biçimde örtünüleceği hususu ise İslamî değerler içinde oluşacak modaya ve estetik tercihe kalacaktır. Örtünmenin gerekçelerine dikkat edilirse, örtünme tedbirinin yalnızca örtünenin iffeti ile ilgili olmadığı, daha ziyade başkalarının korunmasına yardım ve katkı mahiyetinde bulunduğu anlaşılacaktır.

 

KADININ KAMU GÖREVİ

Kadının, ev içinde ve dışında genel olarak çalışmasının, ailenin ihtiyaçlarını sağlamada kocasına yardımcı olmasının caiz olduğunda ittifak edilmiş, yalnızca bunun, evli bir kadına gerekli (vazifesi) olup olmadığı tartışılmıştır. Ebu Hanife, Şafii, Malik evlenme akdinin mevzusuna ve doğurduğu hukukî sonuçlara bakarak kadının böyle bir vazifesi olamayacağını, Hz. Zübeyr'in eşi Esma'nın, Hz. Peygamber’in kızı Fatıma'nın bu gibi işlerde çalıştıklarını ifade eden hadislerin, hatta Hz. Fatıma'nın ve Ali'nin şikâyetleri üzerine Hz. Peygamber’in, evin iç işlerini kızı Fatıma'ya, dış işlerini de damadı Ali'ye yüklemiş olmasının bağlayıcı olmadığını, ihtiyaca, örf ve âdete dayalı olarak tavsiye niteliğinde bir çözüm olduğunu ifade etmişlerdir. (İbnu'l Kayyim, Zadu'l-Mead, Beyrut, 1987, CV, s.186 vd.)

İslam’da çalışmayı, ibadetten, ev işlerinden, cepheye kadar uzanan bir faaliyetler bütünü olarak aldığımızda kadının çalışmasına bir engelin bulunması şöyle dursun, teşvik edildiği rahatlıkla söylenebilir. Bu konuda bir sınırlama, bir yönlendirme varsa bu, kadın ve erkeğin birbirini tamamlayan farklı özellikleri ve kabiliyetlerine bağlı önceliklerle ilgilidir.

Kadının öncelikli işi ev idaresi, çocuk bakımı ve eğitimidir. Erkeğin öncelikli işi ise fizik güce dayanan işlerdir. İhtiyaç ve zaruret hallerinde rollerin değişmesine bir engel yoktur. Kadının kamu görevi konusu daha ziyade tartışılmıştır. Kaynaklara bakıldığında bu tartışmanın, bağlayıcı, kısıtlayıcı naslardan çok örf, âdet ve ihtiyaca, başka bir ifade ile zamanın sosyo-kültürel ve ekonomik şartlarına dayandığı anlaşılmaktadır. Kamu görevi icra, idare, kaza, savunma ve teşri olarak düşünüldüğünde sonuncusu üzerinde bir ihtilaf söz konusu değildir. İslam’da teşri vahye, içtihada, şuraya ve devlet başkanının tercihine dayanmaktadır. İctihad selahiyeti ve meşverete katılması (şura üyesi olması) konusunda ise önemli bir karşı görüş mevcut değildir. İlk devrin İslam kadınları arasında, erkeklerin ilmî hatalarını bulan ve düzelten müctehid kadınlar yetişmiştir. Hz. Aişe'nin bu kabil tashihleri, Zerkeşî tarafından toplanmış ve "el-İcabe lima istedrakethu Aişe ale's-sahabe" ismiyle bir kitap olmuştur. Kureyş'ten bir hanımın, bir kararında Halife Ömer'e karşı çıktığı, mescitteki toplantıya gelerek kadınların haklarını savunduğu ve halifenin de onu haklı bularak kararından geri döndüğü meşhurdur (Tefsiru-İbn Kesir, Nisa: 4/22'nin tefsiri).

Savunma konusunda kadınların, Hz. Peygamber hayatta iken vazife aldıkları, ordunun geri hizmetlerinde çalıştıkları, gerektiğinde fiilen savaşa girdikleri ve düşmanla vuruştukları bilinmektedir. Nesibe (veya Nuseybe) el-Maziniyye isimli ensardan bir hanım, ikinci Akabe bey'atinde bulunmuş, Uhud harbinde müslümanların bozguna uğradıkları ve Hz. Peygamber'in çevresinde bir avuç insanın kaldığı bir zamanda, elinde kılıç O'nu korumuş ve önemli yaralar almıştır. Halid b. Velid kumandasında Yemame harbine iştirak etmiş, bu savaşta büyük yararlık göstermiş, oniki yerinden yara almıştır (İbn Hacer, el-İsabe).

Sonuç olarak denebilir ki: İslam’da kadının, gerektiğinde kamu görevi yapmasını yasaklayan açık, kesin, bağlayıcı bir nas mevcut değildir. Aksine bu kapıyı aralayan deliller mevcuttur. Tarih boyunca kadının kamu görevlerinde nisbeten az istihdam edilmiş, devlet başkanlığı görevinde ise hiç bulunmamış olması vakıası, Doğu'ya ve müslümanlara mahsus değildir, bütün dünyada, geçmişte ve günümüzde bu uygulamanın hâkim olduğu görülmektedir. Bu tarihi gerçek de İslam’ın tezini güçlendirmektedir: Allah Teâlâ insan için mukadder olan kemali gerçekleştirmeleri amacıyla erkek ve kadına, birbirini tamamlayan farklı özellik ve kabiliyetler de vermiştir. Bu özellik ve kabiliyetler, aksine bir ihtiyaç ve zaruret bulunmadıkça tabii bir işbölümünü ve öncelikler sistemini beraberinde getirmektedir.

Bu makaleyi, Toyota firmasının sahibi Eiji Toyota'nın eşi Bayan Toyota ile yapılan bir röportajdan bir bölümü aktararak bitirmekte fayda görüyorum:

Soru- ... Savaş yıllarından sonra büyük mucize yaratarak bir sanayi devi haline gelen Japonya'da kadının rolünü öğrenmek istiyorum. Mucizede kadının rolü ne ölçüde etkindi acaba?

Cevap- Burada, sizin deyiminizle Japon mucizesinin  arkasında tabii ki, kadının payı çok büyük olmuştur. Evet, belki erkeklerimiz bizden daha fazla çalışmış, daha büyük fedakârlıklarda bulunmuşlardır ama onlara bu enerjiyi sağlamada kadının yarattığı huzurun payı da göz ardı edilmemelidir. Ancak bütün bunların ötesinde, Japon kadınının, ülkenin kalkınmasını sürdürecek yeni nesillerin eğitimine gösterdiği özen, verdiği önem de vardır. Japon kadını aile kavramını önde tutarak çocuklarının eğitimine verdiği önemle bu kalkınmada etkin bir rol oynamıştır. Her ana-baba bunun için büyük çaba sarf etmişlerdir. Bana sorarsanız mucize, belki de bütün bunları yaparken, yani çocuklarını yarına ciddi bir disiplin içinde hazırlarken kadınsı duygusallıklardan önemli bir parçayı onlara yansıtmayı başarmalarında yatmaktadır (Milliyet, 13-Mayıs–1990).

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.