KADININ ÖRTÜNMESİ VE
ÇALIŞMASI
Çağımızın Batılı kadını
kendisine yabancı olan, mahrem akrabası olmayan erkeklerin
yanında en azından başını, boynunu kısmen gerdanını, kollarını
ve diz kapağı hizasından aşağıya kadar bacaklarını açmakta,
ayrıca sayılan yerlerini güzel göstermek üzere tedbirler
almakta, makyaj yapmaktadır. Modern, çağdaş, ileri olmanın
ölçüsü Batı olunca bu tarz giyinme ve açma da çağdaş medeniyetin
gereği olarak görülmektedir. Buna karşı İslam dininin ana
kaynakları (Kur'an ve Sünnet) kadınların, evlenmeleri caiz
bulunan erkeklere karşı örtünmelerini, el, yüz ve ayaklar hariç
bütün vücutlarını uygun elbise ile kapatmalarını ve açıkta kalan
yerlerini de güzel göstermek, buralara dikkatleri çekmek için
tedbir almamalarını emretmektedir (Nur 24/30–31). Batıyı örnek
alan, Batılı değerleri ve uygulamaları evrensel sayan bazı
modernistler İslam kadınının da Batılı kadın gibi açılmasını
gerekli görmekte, bunu çağı yakalamanın bir gereği bilmekte, bu
sebeple ilgili nasları tevile çalışmaktadırlar. Tevil iki
noktadan yapılmaktadır:
a) Örtünmeyi emreden
nasların üslubundan hareket ederek bunların bağlayıcı emir
olmadığını, tavsiye mahiyetinde bulunduğunu, ileri sürmek.
b) Örtünme emrini o devrin
örf ve âdetine, sosyo-kültürel şartlarına bağlamak, Kur'an'ın
ahlakî gayesinin iffeti korumak ve zinayı önlemekten ibaret
olduğunu, iffetin korunması halinde açılmanın -amaca aykırı
olmadığı için- İslam’a göre caiz olacağını ileri sürmek. Bu
iddiaya karşı biz, gelenekçi İslam yorumcularıyla beraber
kadının örtünmesinin gerekli bulunduğu inancında olduğumuz için
karşı delilleri vermek ve konuyu tartışmakta fayda görüyoruz.
Bilindiği üzere bir metnin yorumunda üç usul vardır: Tarihi
yorum, lafzî yorum ve gai yorum. Önce ayetlere lafzî ve tarihî
yorum açısından bakalım:
Örtünme ile ilgili ayetler
iki surede yer almıştır. Ahzab suresindeki ayet, iffeti korumaya
yönelik örtünme ile değil, hür müslüman kadınları böyle
olmayanlardan ayırmaya yönelik özel kıyafetle ilgilidir:
"Eşlerine, kızlarına ve
müminlerin kadınlarına (dışarı çıkarken) üstlerine örtü
almalarını (cilbab adı verilen dış giysiyi bürünmelerini) şöyle;
bu onların tanınmalarını ve bundan dolayı incitilmemelerini daha
iyi sağlar..." (Ahzab 33/59).
Ayette, cilbab denilen ve
vücudu baştan ayağa örten dış giysinin kullanılmasının sebebi
açık olarak zikredilmektedir; "tanınmaları, diğerlerinden ayırt
edilmeleri ve bu sebeple incitilmekten kurtulmaları". O devirde
henüz köle ve cariyeler bulunduğu için çarşıda pazarda bunlara
sataşılır, el ve dil ile rahatsız edildikleri olurdu. İslam bir
yandan bu gibi davranışları önlemeye çalışırken, diğer yandan,
cariye sanılarak hür kadınların da rahatsız edilmelerini önlemek
üzere tedbir almıştır. Bu tarihî olgu, cilbab adı verilen dış
giysinin bütün devirlerde müslüman kadınlar için gerekli
bulunmadığını anlamada önemli bir yorum delili olmaktadır.
Ayetin sonunda yer alan ve gerekçeyi açıklayan kısım da bu
konudaki şüpheleri ortadan kaldırmaktadır. Şu halde tarihî
şartlar değişip, ya toplumda cariye kalmadığında -ki bugün
böyledir- yahut da ayırımı sağlayacak başka bir alamet
bulunduğunda -bir başka toplumda kadınlar, başka bir alametle
diğerlerinden ayrıldığında- cilbab emri bağlayıcı olmaktan
çıkacaktır.
Nur suresindeki ayet, iffeti
korumaya yönelik örtünme ile ilgilidir:
"Mümin erkeklere söyle
gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu,
onların arınmasını daha iyi sağlar; Allah yaptıklarından
şüphesiz haberdardır. Mümin kadınlara da söyle gözlerini
sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, görünen dışında
ziynetlerini (çekici ve güzel yerlerini, süslerini) açıp
göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine
kavuştursunlar. Ziynetlerini kocaları veya babaları veya
kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya
kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız
kardeşlerinin oğulları veya kadınları veya cariyeleri veya
kadına ihtiyacı kesilmiş olup haneden geçinen erkekler veya
kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan
başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için
ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Kurtuluşa ermeniz için
hepiniz tevbe ederek günahtan dönün". (Nur 30-31).
Tarih, siyer ve hadis
kaynakları İslam’dan önce kadınların nasıl giyindikleri ve
nerelerini açıkta bıraktıkları hakkında sağlam ve açık bilgiler
vermiştir. Buna göre kadınlar takılarını, süslerini göstermek
için bunları taktıkları yerlerini açıkta bırakır,
gerdanlıklarının görünmesi için de başörtülerini yakalarının
üzerinden bağlamak yerine arkalarına doğru uzatırlardı. Bir
örtünme inkılâbı yapan ayet, mezkûr adetleri hedef almakta,
onları ortadan kaldıran emirler vermektedir: "Süsleri
göstermeyin, ayaklarınızı yere vurmayın, başörtünüzü önden
yakalarınızın üzerinden bağlayın...". Yani örtünme konusunda
Kur'an-ı Kerim, o günkü sosyo-kültürel şartlara uymuyor, onları
devam ettirmiyor, aksine değiştiriyor, inkılâp yapıyor. Bunun
gerekçesini, aşağıda gelecek olan gaî yoruma bırakarak lafzî
yorum açısından kelimelere ve üsluba baktığımızda, emrin
bağlayıcı (tavsiye değil, vücub için, kesin olarak örtünmeyi
sağlamaya yönelik) olduğunu gösteren sağlam deliller ve
karineler görüyoruz:
1) "Söyle, korusunlar,
açmasınlar, göstermesinler..." şeklindeki emirler, gelenekçi
yorumcu ve usulcülerin çoğuna göre kesinlik ifade eder,
bağlayıcıdır, gereğini yerine getirmek farzdır.
2) "Emrin bağlayıcı olduğunu
gösteren karineler vardır:
a) "Örtünürlerse daha iyi
olur, bunda hayır, edebe uygunluk, ecir vardır..." gibi yumuşak
bir üslup kullanılmamış, "söyle sakınsınlar, iffetlerini
korusunlar, örtünsünler, açıp göstermesinler..." şeklinde kesin
ifadeler kullanılmıştır.
b) Tavsiye üslubunun
sınırını çok aşan detaylara girilmiş, nerelerin nasıl
örtüleceği, hangi şartlarda kimlere, nerelerin gösterilebileceği
açıklanmıştır.
c) Ayetin sonunda tevbe
tavsiye edilmiş, böylece aksine davranışın günah olduğuna işaret
edilmiştir.
d) Örtünme emri gözlerin
haramdan sakınması ve iffetlerin korunması emrine bağlanmış ve
aradaki ilişkiye işaret edilmiştir. Örtünme ayetine gaî yorum
açısından bakıldığında önemli ve açık ipuçları bulunduğu
görülecektir. Şari (Allah Teâlâ) örtünme emrinin hemen başında
bunun gerekçesini açıklamıştır:
"Söyle gözlerini haramdan
sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, şuralarını şunlara karşı
örtsünler..."
Bu gerekçe, İslam’ın ahlak
ilkeleri ve değerleri bakımından erkek ve kadının cinsî cazibe
taşıyan yerlerini açmaları, karşılıklı olarak buralara bakmaları
ile iffetlerini korumaları arasında sıkı, değişmez bir ilişkinin
bulunduğunu varsaymaktadır. İslam’a göre zina eden iffetsizdir,
iffetini koruyamamıştır. Bir erkeğin kadına, bir kadının erkeğe
şehvetle bakması, dokunması da zinadır, cinsî temasta bulunması
da zinadır, iffetsizliktir. Cinsî yönden karşılıklı tatminin tek
meşrû yolu evliliktir. Erkek ve kadınların, evli olmadıkları
karşı cinsten biri ile bakma, dokunma ve birleşme şeklindeki
cinsî alış-verişleri iffetsizlik sayılmış ve yasaklanmıştır.
Bütün bu hüküm ve anlayışların temeli, Îslam’a özgü varlık,
bilgi ve değer anlayışıdır. Bu açıdan bakıldığı zaman Batılı
değerler ve değerlendirmelerin çok farklı olduğu görülecektir.
Batı'da yasak ve ayıp olan tecavüzdür, bir ölçüde de evlilerin
zinasıdır. Bunların dışında evli olmayan kadın-erkek arasındaki
cinsî alış-veriş ne ayıptır, ne de günahtır (seküler Batı'da
günah yoktur, ayıp da değişken bir kavramdır). Ortada böylesine
derin ve uzlaştırılması imkânsız farklılıklar varken iffet ve
örtünme konularına Batı hayat tarzı ve değer ölçüleri ile nasıl
yaklaşılabilir? Batı'yı bir yana bırakarak İslam’a, İslam’da
örtünme ile iffeti koruma arasındaki ilişkinin sabit olup
olmadığına bakalım denilirse, sağlıklı bir hükme varabilmek için
şu noktaları düşünmek, tartışmak ve araştırmak gerekir:
a) İslam’ın iffet anlayışı,
b) İffeti koruma açısından
örtünme ve açılmanın etkisi.
Bunlardan birincisine
yukarıda kısaca temas edilmişti. İslam’a göre iffet, nihaî
olarak gayr-i meşru cinsî hayattan uzak durmaktan ibaret olsa
bile aynı zamanda bunu sağlayan tedbirleri ve davranışları da
içine almaktadır. Bu sebeple giyiniş (veya giyinmeyiş) ve
davranışları ile başkalarını tahrik eden, günah işlemelerine
sebep olan erkek ve kadınların -İslamî manada- iffetlerine gölge
düşmektedir. Gerek erkek ve gerekse kadının, karşı cins için
genellikle cazip, çekici, cinsî duygulanma ve tahriki etkileyici
yerlerini örtmeleri, uygun giysilerle kapatmaları Kur'an ve
Sünnet kaynaklarında gerekli görülmüş, açılma ve gösterme ile
iffeti koruyamama arasında bir bağın, sabit bir ilişkinin
bulunduğuna işaret edilmiştir. Günümüzde bilim ve tecrübe de
bunun aksini ispat etmiş değildir. Kapalı bir kadın belki
tecessüs ve merak konusudur, açık bir kadın ise şehvetli
bakışların odak noktası olmaktadır. Normal ölçülerde çağdaş bir
açıklığın böyle bir sonuç doğurmayacağı iddiası veya varsayımı
-samimi ise- yalnızca bir iddia ve varsayımdan ibarettir ve daha
ziyade açıklığın şartlandırdığı gözler için düşünülebilir.
İlâhî bir emanet ve nimet
olan cinsî gücünü ve duyarlılığını fıtrattan sapmayarak korumuş
olanlar için karşı cinsin bütün vücudu çekici olabilir. Ayetler
ve hadisler ihtiyacı göz önüne alarak hem bazı şahısları, hem de
vücudun bazı kısımlarını örtünme yükümlülüğünden muaf tutmuş,
mamafih yine de gözlerin sakınmasını istemiştir. Muaf tutulan
kısım, ayette ve ilgili hadislerde kadınlar için "eller,
topuktan biraz yukarısından aşağıya doğru ayaklar ve saç
bitiminden çene altına kadar yüz" olarak belirlenmiştir. Tarih
boyunca hiçbir İslam âlimi, zaruret bulunmadan daha fazlasının
açılabileceği kanaatine varmamıştır (Yakın zamanların modernist
yorumcularını hesaba katmıyoruz).
Erkekler için istisna,
göbekten yukarısı ile dizden aşağısıdır. Bu iki sınır
çerçevesinde, farklı rivayetlere dayalı küçük görüş farkları
mevcuttur. İşte müslüman kadın ve erkek bu sınırlar içinde
örtünme emrini yerine getirecek, böylece kendi iffetini koruma
tedbiri aldığı gibi, başkalarının korunma çabalarına da katkıda
bulunmuş olacaktır. Önemli ve gerekli olan örtünmedir; hangi
giysilerle, hangi biçimde örtünüleceği hususu ise İslamî
değerler içinde oluşacak modaya ve estetik tercihe kalacaktır.
Örtünmenin gerekçelerine dikkat edilirse, örtünme tedbirinin
yalnızca örtünenin iffeti ile ilgili olmadığı, daha ziyade
başkalarının korunmasına yardım ve katkı mahiyetinde bulunduğu
anlaşılacaktır.
KADININ KAMU GÖREVİ
Kadının, ev içinde ve
dışında genel olarak çalışmasının, ailenin ihtiyaçlarını
sağlamada kocasına yardımcı olmasının caiz olduğunda ittifak
edilmiş, yalnızca bunun, evli bir kadına gerekli (vazifesi) olup
olmadığı tartışılmıştır. Ebu Hanife, Şafii, Malik evlenme
akdinin mevzusuna ve doğurduğu hukukî sonuçlara bakarak kadının
böyle bir vazifesi olamayacağını, Hz. Zübeyr'in eşi Esma'nın,
Hz. Peygamber’in kızı Fatıma'nın bu gibi işlerde çalıştıklarını
ifade eden hadislerin, hatta Hz. Fatıma'nın ve Ali'nin
şikâyetleri üzerine Hz. Peygamber’in, evin iç işlerini kızı
Fatıma'ya, dış işlerini de damadı Ali'ye yüklemiş olmasının
bağlayıcı olmadığını, ihtiyaca, örf ve âdete dayalı olarak
tavsiye niteliğinde bir çözüm olduğunu ifade etmişlerdir.
(İbnu'l Kayyim, Zadu'l-Mead, Beyrut, 1987, CV, s.186 vd.)
İslam’da çalışmayı,
ibadetten, ev işlerinden, cepheye kadar uzanan bir faaliyetler
bütünü olarak aldığımızda kadının çalışmasına bir engelin
bulunması şöyle dursun, teşvik edildiği rahatlıkla söylenebilir.
Bu konuda bir sınırlama, bir yönlendirme varsa bu, kadın ve
erkeğin birbirini tamamlayan farklı özellikleri ve
kabiliyetlerine bağlı önceliklerle ilgilidir.
Kadının öncelikli işi ev
idaresi, çocuk bakımı ve eğitimidir. Erkeğin öncelikli işi ise
fizik güce dayanan işlerdir. İhtiyaç ve zaruret hallerinde
rollerin değişmesine bir engel yoktur. Kadının kamu görevi
konusu daha ziyade tartışılmıştır. Kaynaklara bakıldığında bu
tartışmanın, bağlayıcı, kısıtlayıcı naslardan çok örf, âdet ve
ihtiyaca, başka bir ifade ile zamanın sosyo-kültürel ve ekonomik
şartlarına dayandığı anlaşılmaktadır. Kamu görevi icra, idare,
kaza, savunma ve teşri olarak düşünüldüğünde sonuncusu üzerinde
bir ihtilaf söz konusu değildir. İslam’da teşri vahye, içtihada,
şuraya ve devlet başkanının tercihine dayanmaktadır. İctihad
selahiyeti ve meşverete katılması (şura üyesi olması) konusunda
ise önemli bir karşı görüş mevcut değildir. İlk devrin İslam
kadınları arasında, erkeklerin ilmî hatalarını bulan ve düzelten
müctehid kadınlar yetişmiştir. Hz. Aişe'nin bu kabil tashihleri,
Zerkeşî tarafından toplanmış ve "el-İcabe lima istedrakethu Aişe
ale's-sahabe" ismiyle bir kitap olmuştur. Kureyş'ten bir
hanımın, bir kararında Halife Ömer'e karşı çıktığı, mescitteki
toplantıya gelerek kadınların haklarını savunduğu ve halifenin
de onu haklı bularak kararından geri döndüğü meşhurdur
(Tefsiru-İbn Kesir, Nisa: 4/22'nin tefsiri).
Savunma konusunda
kadınların, Hz. Peygamber hayatta iken vazife aldıkları, ordunun
geri hizmetlerinde çalıştıkları, gerektiğinde fiilen savaşa
girdikleri ve düşmanla vuruştukları bilinmektedir. Nesibe (veya
Nuseybe) el-Maziniyye isimli ensardan bir hanım, ikinci Akabe
bey'atinde bulunmuş, Uhud harbinde müslümanların bozguna
uğradıkları ve Hz. Peygamber'in çevresinde bir avuç insanın
kaldığı bir zamanda, elinde kılıç O'nu korumuş ve önemli yaralar
almıştır. Halid b. Velid kumandasında Yemame harbine iştirak
etmiş, bu savaşta büyük yararlık göstermiş, oniki yerinden yara
almıştır (İbn Hacer, el-İsabe).
Sonuç olarak denebilir ki:
İslam’da kadının, gerektiğinde kamu görevi yapmasını yasaklayan
açık, kesin, bağlayıcı bir nas mevcut değildir. Aksine bu kapıyı
aralayan deliller mevcuttur. Tarih boyunca kadının kamu
görevlerinde nisbeten az istihdam edilmiş, devlet başkanlığı
görevinde ise hiç bulunmamış olması vakıası, Doğu'ya ve
müslümanlara mahsus değildir, bütün dünyada, geçmişte ve
günümüzde bu uygulamanın hâkim olduğu görülmektedir. Bu tarihi
gerçek de İslam’ın tezini güçlendirmektedir: Allah Teâlâ insan
için mukadder olan kemali gerçekleştirmeleri amacıyla erkek ve
kadına, birbirini tamamlayan farklı özellik ve kabiliyetler de
vermiştir. Bu özellik ve kabiliyetler, aksine bir ihtiyaç ve
zaruret bulunmadıkça tabii bir işbölümünü ve öncelikler
sistemini beraberinde getirmektedir.
Bu makaleyi, Toyota
firmasının sahibi Eiji Toyota'nın eşi Bayan Toyota ile yapılan
bir röportajdan bir bölümü aktararak bitirmekte fayda görüyorum:
Soru- ... Savaş yıllarından
sonra büyük mucize yaratarak bir sanayi devi haline gelen
Japonya'da kadının rolünü öğrenmek istiyorum. Mucizede kadının
rolü ne ölçüde etkindi acaba?
Cevap- Burada, sizin
deyiminizle Japon mucizesinin arkasında tabii ki, kadının payı
çok büyük olmuştur. Evet, belki erkeklerimiz bizden daha fazla
çalışmış, daha büyük fedakârlıklarda bulunmuşlardır ama onlara
bu enerjiyi sağlamada kadının yarattığı huzurun payı da göz ardı
edilmemelidir. Ancak bütün bunların ötesinde, Japon kadınının,
ülkenin kalkınmasını sürdürecek yeni nesillerin eğitimine
gösterdiği özen, verdiği önem de vardır. Japon kadını aile
kavramını önde tutarak çocuklarının eğitimine verdiği önemle bu
kalkınmada etkin bir rol oynamıştır. Her ana-baba bunun için
büyük çaba sarf etmişlerdir. Bana sorarsanız mucize, belki de
bütün bunları yaparken, yani çocuklarını yarına ciddi bir
disiplin içinde hazırlarken kadınsı duygusallıklardan önemli bir
parçayı onlara yansıtmayı başarmalarında yatmaktadır (Milliyet,
13-Mayıs–1990).