M.AKİF ERSOY VE İSTİKLAL MARŞI
Mehmed Âkif 1873 yılında Fatih Sarıgüzel’deki evlerinde dünyaya
gelmiştir. Babası Mehmed Tahir Efendi, medrese tahsili görmüş ve
Fatih camiinde ders okutan âlim ve ehl-i tarik bir zât idi.
Annesi Emine Şerife hanım da temiz, iffetli ve âbid bir bayandı.
Genç yaşta kocasını kaybedince Mehmed Tahir Efendi ile evlenmiş,
bu izdivaçtan 1290 (miladî 1873) yılında doğan çocuğa Tahir
Efendi ebced hesabına göre 1290 eden “Rağîf” ismini koymuştur.
Fakat “Rağîf” isminin telaffuzu zor olduğu için bu isim
unutulmuş, onun yerine “Âkif” ismi kâim olmuştur.
Âkif’in ilk hocası, babası Tahir Efendi’dir. Tahir Efendi, daha
Âkif okula başlamadan, camiye gelip giderken yolda oğluna temel
dînî bilgileri öğretmiştir. Âkif, o günlerde kardeşi Nuriye ile
camiye gidişlerini ve babası namaza durduğunda cami içerisinde
kardeşi ile koşuşmalarını, bu tatlı yaramazlıklarını Safahat’ta
anlatır. Âkif okul çağına gelince annesi medreseye, babası ise
mahalle mektebine göndermeyi ister. Tahir Efendi medresede
öğreneceği dersleri ona ben ayrıca öğretirim diyerek Âkif’i
mahalle mektebine gönderir. Âkif bir taraftan mektep derslerini
diğer taraftan babasından medrese derslerini okur. İşte Âkif’in
mükemmel Arapça’sında en büyük pay babasına aittir. Mektepte de
Fransızca’yı öğrenmiştir. Diğer taraftan Âkif, Fatih camiinde
Esad Dede tarafından okutulan Sadi’nin Gülistanı ile Mevlana’nın
Mesnevisini daha küçük yaşlardan itibaren zevk ve ilgi ile takip
edip bu vesileyle de Farsça’yı öğrenir.
Mehmed Âkif, rüştiyeyi (ortaokulu) bitirince mülkiyenin idadi
(lise) kısmına kaydoldu. O zamanlar rüştiyeden mülkiyeye öğrenci
alınıyordu. Fakat Âkif mülkiyenin âli (yüksek-üniversite)
kısmına geçtiği sene amansız bir hastalığa yakalanan babası
vefat etti. Âilenin tüm mesuliyeti ve geçimi Mehmed Âkif’in
omuzlarındaydı. Henüz babasının mâtemi soğumadan Sarıgüzel’deki
evleri yandı. Üst üste gelen müsîbetler neticesinde Âkif, o
zamanlar mezunlarının pek iş bulamadığı mülkiyeyi bırakıp,
memuriyete daha kolay atanırım düşüncesiyle yeni açılmış olan
baytar mektebine geçti. İlk şiirlerini baytar mektebinde okurken
yazdı. Yüksek tahsilini birincilikle tamamlayan Âkif, Ziraat
Nezaretine (Tarım Bakanlığına) bağlı Umur-ı Baytariye şubesinde
memuriyete başladı. Bir müddet sonra umur-ı baytariye müdür
muavini oldu. Bu memuriyeti boyunca Âkif, bulaşıcı hayvan
hastalıkları dolayısıyla Anadolu’nun, Rumeli’nin ve Arabistan’ın
pek çok yerlerini gezmiş, memleketi daha iyi tanımış, Anadolu
insanının dertlerini, sıkıntılarını bizzat müşahede etmişti.
Mehmed Âkif kadar halkın içinde olan ve onların dertlerini bilen
bir ikinci şair gösterilemez. Sezai Karakoç’un ifadesiyle o hem
şiiri halkın içine hem halkı şiirin içine mükemmel şekilde
sokmayı başarmıştır. Cami cami vaaz eden, camide, insanların
arasından insanlara seslenen Âkif’in şiirleri halk tarafından
benimsenmiştir. Onun şiirleri hâlâ halkın içinde, minberlerde,
kürsülerde okunmaktadır.
Umur-ı baytariyedeki müdürü Abdullah Efendi’nin haksız yere
görevden alınması üzerine Âkif, bu haksızlığa dayanamayıp
buradaki vazifesinden istifa eder. Yüksek Ziraat Fakültesi,
sonra da Darülfunun’da (üniversitede) Edebiyat öğretmenliği
yapar. Harp yıllarında “teşkilât-ı mahsûsa” nın bir üyesi olur.
Bu vesileyle Balkan harpleri ve I. Dünya harbi yıllarında
çeşitli İslam ülkelerini gezerek emperyalist devletlerin
tuzaklarına düşülmemesi hususunda müslüman halkları uyarır. Onun
bu uyarısı güzel neticeler verir. Bu başarılarından dolayı Darül
Hikmet’il İslamiye başkatipliğine atanır. O yıllarda Milli
Mücadele başlar. Âkif, Sebilü’r-reşat’taki yazılarında Milli
Mücadele’yi destekler, halkı Milli Mücadele bayrağı altında
toplanmaya çağırır. Bu istikamette Balıkesir’de yapmış olduğu
bir vaazdan ve bu vaazı Sebilü’r-reşat’ta yayınladıktan sonra
Darül Hikme’deki azalık vazifesinden azledilir.
6
Şubat 1920 günü subay görünümlü sivil birisi Mehmed Âkif’i
Çengelköy’deki evinde ziyaret eder. Âkif, Ankara’daki meclis
tarafından, Milli Mücadele’ye Ankara’da devam etmek üzere davet
edilmiştir. 10 Şubat günü sabah namazından sonra ailesi ile
vedalaşan Âkif, Üsküdar Özbekler tekkesine ulaşır. Tekkenin
şeyhi Ata Efendi pek çok milli mücadele kahramanı gibi Âkif’i de
gizlice Anadolu’ya kaçırır. Gece yarısı Karacaahmet mevkiinde
Ali Şükrü Bey ile buluşan Âkif Ankara yollarına düşer.
Ankara’da Hacı Bayram camiinde vaazlar vererek halkı Milli
Mücadele’ye desteğe çağıran Âkif, Konya’ya giderek oradaki Milli
Mücadele aleyhindeki havayı yumuşatarak Konya halkını Milli
Mücadelenin ehemmiyetine ikna eder. Kastamonu’da 1 ay kalan
Âkif’in burada vermiş olduğu vaazlar bu hassas bölgedeki halk
üzerinde çok müessir olmuştur. Bu vaazlar Sebilü’r-reşat
dergisinde de yayımlanmış, çoğaltılarak Anadolu’nun pek çok
yerine dağıtılmıştır. Akif, kendisi de bizzat pek çok Anadolu
şehrine gidip Milli Mücadelenin önemini anlatmıştır. Hasılı
Milli Mücadelenin manevi cephesinde Âkif, takdire şayan bir
mücadele vermiştir.
Ankara’ya gelen Âkif, burada Taceddin dergahında ikamet etmeye
başlamıştır. İlk Meclise “İslam Şairi” unvanıyla, Burdur mebusu
olarak girmiştir. Bu sıralarda meclisin Maarif Nazırı (Milli
Eğitim Bakanı) Dr. Rıza Nur idi. İsmet İnönü’nün teklifi üzerine
Maarif Nezareti İstiklâl şiiri için yarışma açmaya karar verdi.
Yurdun dört bir yanına bu yarışma ilan edildi. Beste yarışması
ise sonra açılacaktı. Birinci gelecek güfteye 500 Lira ödül
verilecekti.
Yarışmaya ilgi bir hayli fazlaydı. Memleketin dört bir yanından
toplam 724 şiir gelmişti. Fakat Rıza Nur’un yerine Maarif Nazırı
olan Hamdullah Suphi Bey, gelen şiirlerin hiçbirisini
beğenmemişti. Gelen şiirlerin hiçbirisi İstiklâl ruhunu
yansıtmıyordu. Hamdullah Suphi Bey’e göre bu şiiri yazsa yazsa
Çanakkale şehitlerine o muhteşem türbeyi diken Mehmed Âkif
yazabilirdi. Onun kadar hiçbir şair vatan için ağlayamamıştı.
Fakat Âkif, kazanana 500 liralık ödül olduğu için yarışmaya
katılmıyordu. Âkif’e göre manevî hizmetlere maddî bedel, maddî
menfaat asla bulaştırılmamalıydı. Hamdullah Suphi Bey, Âkif’in
yakın dostu Hasan Basri Bey’in yanına gitti. Âkif’i İstiklâl
şiiri yazma hususunda ikna etmesini istedi.
O gün
mecliste Âkif’in yanına oturan Hasan Basri Bey, mahsustan bir
şeyler karalamaya başladı. Âkif merak ederek ne yazdığını sordu.
Hasan Basri Bey İstiklâl şiiri yazdığını söyleyince Âkif
şaşırdı. Zira Hasan Basri Beyin şairliği yoktu. Âkif, gelen
şiirlerin durumunu sorunca Hasan Basri Bey, hiçbirisinin
istiklâl ruhunu yansıtmadığını, artık böyle bir şiiri yazmanın
tarihi bir vazife olduğunu ve bunu ancak Âkif’in yazabileceğini
kendisine söyledi. Âkif’in, “Fakat bu yarışmanın sonunda ödül
var. Bu yaştan sonra ihsan için yarışamam” demesi üzerine Basri
Bey ödülü bir hayır kurumuna verebileceğini söyleyerek Âkif’i
ikna etti. Tarih 5 Şubat 1921. Ve şiirin 7 Şubata kadar
tamamlanıp meclise teslim edilmesi gerekiyor. Bu 48 saatlik süre
içerisinde Âkif öyle bir vecd ve istiğrak ile istiklâl şiirini
yazmaya yoğunlaşmıştı ki mecliste iken konuşmaları duyamaz
olmuştu. Yolda yürürken, Taceddin Dergahında kalırken hep bu
şiiri düşünür olmuştu. Hatta geceleyin dergahta yatarken ansızın
aklına “Ben ezelden beridir....” dörtlüğü gelmiş, hemen yataktan
fırlamış, kağıt kalem bulamayınca bu dörtlüğü dergahın duvarına
kazımıştı. Âkif, o muhteşem imanını, İstiklâl şiirine
aksettirmişti. O günlerde ülkemiz işgal altında idi. Hatta
meclisin Ankara’dan Kayseri’ye nakledilmesi görüşülüyordu. Âkif
bu fikre şiddetle karşı çıkanlardandı. İşte pek çok kimsenin
ümidini kaybettiği günlerde Âkif’in zafere inancı kesindi. Bu
yüzden İstiklâl şiirine, “Korkma!” hitabı ile başlamış ve
sancağın (bayrağın) asla yok edilemeyeceğini, Türk milletinin
hür yaşadığını hür yaşayacağını çok veciz surette ifade
etmiştir. Bütün şiirlerini bir kompozisyon yazar gibi plan
dahilinde yazan Âkif, İstiklâl marşının giriş mahiyetindeki ilk
iki kıtasında bayrağımıza seslenmiş, gelişme mahiyetindeki 3-9.
kıtalarında, Türk milletinin ve bu vatanın özelliklerini, bu
vatanı düşmana asla çiğnetmememiz gerektiğini, bu uğurda ölümün
bile çok yüce bir paye olduğunu işlemiştir. Sonuç bölümü
diyebileceğimiz 10. kıtada ise zafere ve hürriyete kesin inanan
Âkif, artık bayrağa dökülen kanları helal etmektedir. Âkif,
yüreğinde hissettiği istiklâl sevdasını ve istiklâle olan
inancını bu şiirde dile getirmiştir. İstiklâl ruhunu mükemmel
bir şekilde aksettiren bu şiiri Akif, kahraman ordumuza ithaf
etmiştir.
Akif,
yazmış olduğu şiiri 7 Şubat’ta meclise teslim etmiştir. Mart
ayında yeni dönemi açılan meclisin en önemli gündem
maddelerinden birisi de istiklâl şiirinin seçimi idi. 17 Şubatta
Sebilü’r-reşat’ta, 21 Şubatta ise Kastamonu’da çıkan Açıksöz
gazetesinde yayımlanan Mehmed Âkif’e ait İstiklâl şiirini
milletvekilleri önceden görmüşler ve çok beğenmişlerdi. Meclisin
12 Mart 1921 yılında yapılan oturumunda İstiklâl şiiri
seçilecekti. İnceleme komisyonu Âkif’in şiiri de dahil olmak
üzere 7 adet şiiri seçmişti. İstiklâl şiiri bunlar arasından
seçilecekti. Oturum başlayınca Âkif sessizce ortalardan
kayboldu. Oylamada İstiklâl marşı ekseriyeti azîme ile (ezici
çoğunlukla) İstiklâl şiiri olarak kabul edildi. Hamdullah Suphi
Bey’in gür ve tok sesi ile okunan şiir sürekli alkışlarla
kesildi. O gün meclisin ısrarlı isteği sebebiyle Hamdullah Suphi
Bey şiiri 4-5 kez kürsüden okudu. İstiklâl ruhunu en iyi
yansıtan ve mükemmel bir şiir kalitesi olan İstiklâl Marşı, TBMM
tarihinde çok az oylamada görülmüş olan “ekseriyet-i azîme” ile
kabul edilmişti.
Mehmed Âkif, 500 liralık ödülü, kendisi maddî sıkıntıda olmasına
rağmen, bir kuruşuna dokunmadan olduğu gibi Darü’l Mesaî isimli
hayır kurumuna bağışladı. Bu kurum kimsesiz kadınlara ve
çocuklara dikiş-nakış, örme vb. öğretip onların el emeği ile
geçinmelerini temin etmekteydi. Bu günlerde Âkif’in sırtında
paltosu bile yoktu. Ona, “Bu ödülün içinden hiç değilse bir
palto parası alsaydın diyen” bir dostuna küsen Âkif onunla 2 ay
konuşmamıştı.
Âkif’in inancı gerçek olmuş ve İstiklâl mücadelesi kazanılmıştı.
Fakat ülke idaresini eline alan kadro, yönünü Batıya dönmüş ve
İslamî değerleri tırpanlamaya başlamıştı. Savaşın en zor
anlarında bile İslam birliğinin gerçekleşeceğine inanan, ümidini
asla yitirmeyen Âkif bu vaziyeti görünce çok üzüldü. Ümidini
kaybetmeye başladı. Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a
gitti. Orada Ezher Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı
dersleri vermeye başladı. İlk yıllarda yaz aylarında İstanbul’a
gelen Âkif sonraları yazları da gelemez olmuştur.
Dönemin Diyanet İşleri başkanlığı İslam’ın ana kaynağı olan
Kuran ve hadis üzerine ciddi ve ilmî bir çalışma başlatmıştı.
Kuran’ın tercümesi, tefsiri ve Buharî hadisleri üzerinde
çalışılacaktı. Tefsir vazifesi Elmalılı Hamdi Yazır’a, Buharî ve
Tecrid-i Sarih tercümesini hazırlamak Babanzâde Ahmed Naim
Efendi’ye verildi. Tercüme için de Âkif’e başvurdular. Fakat o
Kuran’ın tercüme edilemeyeceğini ifade etmesi üzerine meal
hazırlama hususunda Âkif’i ikna ettiler. Hatta bu iş için avans
da verdiler. Âkif, Mısır’da iken Kuran meali üzerine
yoğunlaşmıştı. Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı çalışmanın bir
an önce tamamlanmasını arzu ettiğinden Âkif’i sıkıştırmaktaydı.
O ise böylesine mesuliyeti mucip bir çalışmayı aceleye getirmeyi
istemediğinden almış olduğu avansı Diyanet İşleri Başkanlığına
geri vererek bu işi bir başka kişiye vermelerini söyledi. Fakat
kendisi Mısır’da meal üzerinde çalışmalarını sürdürdü. Âkif,
çalışmasını bitirmişti fakat bir türlü tatmin olamıyordu. Zira
Kainatın Rabbi olan Allah’ın gönderdiği kitabın mealini
hazırlamak herhangi bir eseri çevirmeye benzemezdi. Bu sırada
Türkiye’de ezan Türkçe okutulmaya başlanmıştı. Namazlarda da
Türkçe meal okutulacağı söylentileri dolaşmaktaydı. Hatta bu
konuda birkaç yerde uygulama bile yapılmış, halkın tepkisi
üzerine geri adım atılmıştı. Âkif, kendi hazırlamış olduğu
mealin böyle menhus bir işte kullanılacağı korkusuyla 1936
yılında Türkiye’ye gelirken mealini yanında getirmedi. Mısır’da
bulunan ve yakın dostu olan Yozgatlı İhsan Hoca’ya bırakırken
şunları vasiyet etti: Eğer kendisi sağ-sâlim geri dönerse meali
alacak ve eksikleri tamamlayacaktı. Şayet emr-i Hak vuku bulur
da ölürse İhsan Efendi meali yakacaktı. Mısır’dan hastalığı
iyice ilerlemiş olarak dönen Mehmed Âkif, iyileşemeyerek vefat
etti. Hazırlamış olduğu o meale ise ulaşılamadı. Arapça’yı ve
Türkçe’yi, günümüzde meal hazırlayanlardan on kat daha iyi bilen
Âkif’in bu meali yaktırması hiç şüphesiz yüreğimizi de
yakmaktadır. Fakat bir insanın senelerini verdiği bir çalışmayı
sırf Allah korkusundan ve gayret-i diniyyesinden dolayı
yaktırabilmesi gönlümüze su serpiyor.
Âkif
Mısır’dan dönüşünde hasret kaldığı vatanını henüz gezemeden
hastalığının tesiri ile yatağa düşer. Fakat o, “ölürsem de artık
vatanımda öleceğim” düşüncesiyle hüzünlü bir sevinç
yaşamaktadır. Ziyaretçileri hiç eksik olmaz. Bir gün ziyaretine
gelenlerden birisi sorar:
-
Efendim, niçin İstiklâl Marşını, Safahat’ınıza almadınız? Âkif
cevap verir:
-
Çünkü İstiklâl Marşı benim değil, milletimindir...
Yine
ziyaretine gelenlerden birisi şöyle sual eder:
-
İcabederse tekrar bir İstiklâl Marşı yazar mısınız? Âkif yaşlı
gözlerle cevap verir:
-
Allah, bir daha İstiklâl Marşı yazılacak günleri bu millete
göstermesin.
1936
yılının yaz aylarında İstanbul’a gelen şair, 27 Aralık 1936’da,
karaciğerinden yakalandığı hastalığa yenik düşerek rahmet-i
Rahmana kavuştu. Bir İslam şairi, Kuran şairi olan Âkif’in
cenazesine resmi makamlar hiç ilgi göstermedi. İstiklâl
mücadelesinin o sembol ismini, İstiklâl Marşı şairini devrimci
zihniyet “yok” saymak istese de Asım’ın nesli olan imanlı
gençler, Beyazıt camiinde kılınan cenazeyi arabaya dahi
koydurmayıp omuzları üstünde tekbirlerle Edirnekapı mezarlığına
taşıdılar. Aziz ruhu şâd olsun.
Âkif
bizlere örnek olacak İslamî bir hayat yaşamıştır. Bakınız bir
İslam düşmanı olan Hüseyin Cahid bile Âkif hakkında neler diyor:
“Fikir ve kanaatleri bizimkilere uymadığı halde saygı duyarım.
Çünkü yalan söylemedi. Gösteriş yapmadı. Fenalık etmedi.” Yine
aynı kişi, “Âkif’in hayatı daha büyük bir şiirdir” demektedir.
İşte Âkif, düşmanının bile kabule mecbur olduğu dosdoğru bir
hayat yaşamıştır. Nihad Sami Banarlı’nın ifadesi ile o evliyalar
kadar temiz ve lekesizdir. Şecaati, din, vatan, namus gayreti,
cömertliği, doğruluğu, ahde vefası ve daha nice üstün
vasıflarıyla bizlere örnek bir şahsiyettir.
İbret
için Âkif’in örnek hayatından birkaç tablo zikredelim:
Birgün Mithat Cemal Kuntay Âkif’i ziyarete gelir. Âkif’in beş
çocuğu olmasına rağmen evde sekiz çocuk vardır. Diğer üçünü
komşu çocukları sanır. Bir hafta sonra geldiğinde yine aynı
çocukları evde görünce dayanamayıp bunların kim olduğunu sorar.
Âkif, onlar benim çocuklarım, der ve açıklama yapar: “Arkadaşım
Hasan ile baytar mektebinde okurken anlaşmıştık. İkimizden biri
ölürse hayatta kalan diğerinin çocuklarına bakacaktı. Arkadaşım
Hasan vefat edince bu çocuklar bizim oldu.” Halbuki o günlerde
Âkif, memuriyetten çıkmıştır ve geçim sıkıntısı çekmektedir.
Fakat Âkif’in felsefesinde şartlar ne olursa olsun verilmiş bir
söz mutlaka yerine getirilirdi. Ona göre verilen bir sözü
tutamamak ancak söz verenin ölmesi durumunda mazur
görülebilirdi.
Yine
Mithat Cemal anlatıyor: “Bir gün Âkif’le sözleşmiştik. Öğle üstü
Âkif bize gelecekti. O gün İstanbul’a daha önce hiç görmediğim
şekilde kar yağmıştı. Dizüstü yağan kara bir de tipi eklenmişti.
Arabalar çalışmıyordu. Ben Âkif’in bu havada gelebileceğine
ihtimal bile vermiyordum. Kapı çalındı. Kapıyı açtığımda
bıyığının yarısı donmuş vaziyette Âkif’i görünce çok şaşırdım.
Bu havada nasıl geldiğini sorunca, Beylerbeyinden Beşiktaş’a bir
vapur işlediğini söyledi. Beşiktaş’tan Çapa’ya kadar olan
mesafeyi ise arabalar çalışmadığı için o kar ve tipide yürüyerek
gelmişti.”
Yine
benzer şekilde Âkif’i evine davet eden ve Vaniköy’de oturan
Fatin Gökmen, havanın çok bozuk olması sebebiyle Beylerbeyi’nden
Âkif’in yürüyerek gelebileceğine ihtimal vermemiştir.
Sözleştikleri saatte gelen vapurda Âkif’i göremeyen Gökmen,
Âkif’in 1.5 saat sonraki vapurla geleceğini düşünerek bir başka
yere gitmiştir. Eve gelip de ev sahibini bulamayan Âkif, selam
bırakıp dönüp gitmiş ve Fatin Gökmen’e tam altı ay dargın
kalmıştır. Çünkü ona göre bir söz, ölüm veya ona yakın bir
mazeret durumunda ancak yerine getirilemezdi. Şimdi maalesef her
randevuya geç gitmeyi marifet sayan, hatta bunu uyanıklık olarak
değerlendiren insanlar var. Hatta daha da kötüsü şu ki, randevu
verenler, saati belirlerken, “nasıl olsa millet yarım saat geç
gelir” düşüncesiyle saati tayin etmektedirler.
Âkif
o kadar cömertti ki bir palto sırtında üç günden fazla durmazdı.
Bir fakiri görünce hemen çıkarıp verirdi. Onun için en büyük
acı, parası olmadığı için verememekti. O, bu duygularını Seyfi
Baba şiirinde şöyle dile getirir:
Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Önce
amma şu fakir âdemi memnun edeyim.
Bir
de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;
Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O
zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
Ya
hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!
Hasan
Basri Çantay anlatıyor: “Bir gün Ankara’daki evine çay içmeye
çağırmıştı. Akşam üzeri koşa koşa geldi ve ‘Akşam çayını sizde
içeceğiz’ dedi. Ben memnuniyetle kabul ettim. Fakat bunun
sebebinin ne olduğunu kendisine sorunca şöyle dedi: ‘Bizim
odanın kilimini bir fakire vermişler.’ Âkif’in evindeki tek
mefruşat, odadaki o kilimden ibaretti ve o kilimi fakire veren
de kendisi idi.”
Akif
kendisine hakaret edenleri affeder, fakat dinine saldıranları
asla affetmezdi. Çok hassas ve iffetli bir kalbi vardı. Hayatını
ve şiirini davasına (şeriata) adamıştı. Onun en büyük arzusu
İslam birliğinin sağlanması idi. Allahu Teâlâ bu büyük şairin
üstün vasıflarından bizlere de hisseler nasîb eylesin. Amin.