E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

İDRİS ARPAT

KAPAK;

PIRILTILAR

Bu yazımızda, Rasul-i Zişan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hayatından, eğitim ve öğretimin önemiyle ilgili birkaç pırıltı arz etmek istiyoruz.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem kırk yaşlarına doğru, Mekke’nin üç mil uzağındaki Hira dağına gidip, derin tefekküre dalma ihtiyacı hissediyordu. Miladi 610 yılının Ramazan’ında, Hira mağarasında iken Cebrail aleyhisselam gelir ve Peygamberimize “oku” der. Peygamberimiz okuma bilmediğini söyler. Cebrail aleyhisselam, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemi “takati kesilinceye kadar” sıkar. Bu durum üç defa tekrarlanır. Daha sonra Cebrail aleyhisselam, Alak suresinin ilk beş ayetini okur(1). Bir bütünlük olsun diye biz, ilk sekiz ayet-i kerime üzerinde düşündük. Düşüncemize istikamet veren de “Hak Dini Kur’an Dili” ile “Kur’an Mesajı” oldu.

İlk sekiz ayet-i kerimenin meali:

1- Oku! Yaratan Rabbin adına;

2- İnsanı bir “Alak”tan yaratan,

3- Oku, çünkü Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir.

4- (İnsana) kalemi kullanmayı öğretendir.

5- İnsana bilmediğini belleten.

6- (Okumamaktan sakın) gerçek şu ki, insan fütursuzca azar.

7- Ne zaman kendini yeterli görse,

8- Oysa herkes eninde sonunda Rabbine dönecektir.

Bu ayet-i kerimeler Rasul-i Zişan Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme dolayısıyla bize Allah Teâlâ’nın ismiyle, Allah adına okumamızı emrediyor. Sonraları(16/Nahl suresi 98. ayet-i kerimesi gereğince) Allah’a sığınarak (Eûzü… çekerek) okumaya başlamamız da emredilmiştir.

Madem ki her şeyi ve her canlıyı yaratan, yaşatan, öldüren, dirilten, hesaba çekip mükâfat ve mücazat verecek olan O’dur. Terbiye ve tenmiye(büyüyüp geliştiren) eden O’dur. Arzın ve evrenin sahibi O’dur… Öyleyse O’nun ismini anarak, O’ndan yardım dileyerek okumaya başlamalıyız. Okuduğumuz her ne ise, onda esma-i ilahîyi görmek, rıza-i ilahiye ermek niyetiyle okumalıyız. Bizi yoktan var eden Yüce Kudret’e yollar bulmak niyetiyle, güç ve kuvvetimizin O’ndan geldiğini bilerek, her işimizi sadece ve sadece O’na beğendirmek düşüncesiyle okumalıyız. Varoluş gayemizi göz önünde bulundurarak, Ulu Yaratıcının bize neler buyurup neler duyurduğunu öğrenmek kastıyla okumalıyız. Kur’an okumaya ve her hayırlı işe “eûzü-besmele” çekerek başlamalıyız.

Kur’an okumak bizde günlük bir gıdaya dönüşmeli, zihinsel ve kalbî bir gıdaya. Kurtarmak için değil, kurtulmak için, saadetimizin temel unsuru olduğu için, ilahî aşkın alt yapısı olduğu için okumalıyız. Mesajın, hayatın, varlığın sırrına ermek için okumalıyız.

Bir “alak”tan yarattığı insana ilim üretme kabiliyeti veren Allahu Teâlâ ne yücedir, ne kerimdir! İlim yapabilen, meydana getirdiği ilmi hayata tatbik ederek hemcinsine bazen faydalı bazen de alabildiğine zararlı olabilen insanın başlangıç maddesine dikkatimiz çekiliyor.   

İlim birikmeli ve insanlık hayrına kullanılmalıdır. Vahyin başlangıcında bilginin sabitleşmesi için gerekli olan alete(kaleme) dikkat çekilmiştir. Kalem, beyin ve yürek mahsullerinin uzun ömürlü olmasını sağlıyor. Ömürler, nesiller, asırlar, çağlar boyu toplumun en kabiliyetli evlatları, beyinleri ve yüreklerini yorup kıymetli neticelere ulaştılarsa, gelecek nesiller de bundan istifade etmelidir. Kalem, bilginin zaptına yarayan tüm aletlerin simgesi olarak zikredilmiş olmalı. İnsanlık, öncesi ve sonrasıyla bir bütündür. Öncekiler sonrakileri de düşünmeli. Sonrakiler de öncekilere minnet ve şükran hisleriyle dolu olmalı. Selef-i Salihin’i hayır duadan mahrum bırakmamalı. Hayru-l halef olmanın gereği budur.

Evet, insan öğrenme kabiliyetine, ilim üretme gücüne, ürettiği ilmi hayata aktarma becerisine sahiptir ama nihayetinde yine de bir insandır. Sınırlı, sorunlu bir insan hayatı, öncesi ve sonrasıyla kavrama gücüne sahip değildir. İnsan bir yerde kapasitesinin sonuna varıyor. Niçin yaratıldığını bilmediği gibi, ölüm sonrasını da bilmiyor. Ruhun mahiyetini, nereden gelip nereye gittiğini bilemiyor. Bir küçük mikrobun hakkından gelemiyor, ölüme çare bulunamıyor, gönül hasretlerini dindiremiyor… Bunlar Allahu Teâlâ’ya kalmıştır. Bu müşkülleri ancak Allah halleder. Ölüm ötelerini, beşik berilerini ancak O bilir. Fizik ötesi bilgilerini ancak Allahu Teâlâ öğretir. Şaheser varlık insan, şaheserliğiyle, haddini de bilmelidir. “Her bilenin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.” her şeyi kâmilen bilen ise Arş-ı A’la’dadır.

Elmalılı’nın ifade buyurduğu gibi, insan okumamazlık edemez. Kur’an ile bağlantısını kesemez, dikkat ve basiretini tabiattan uzak tutamaz. Aksi takdirde İslamî canlılığı sürdüren damarı koparmış olur. İnsan Kuran’ın ikazlarına sürekli ihtiyaç hissedecektir. Hayata renk, insana saadet verecek olan bu kelamî ve kevnî ayetlerdir. Kulluk şuuru bunlarla canlı kalacaktır. Aksi takdirde insan kendi yolunu kendisinin çizebileceğini zannedecek, Allahu Teâlâ muhtaç olduğunu, dengelerini, kırmızı çizgilerini unutacak ve tuğyana sürüklenecektir. Tuğyan kendimizi ve çevremizi perişan etmektir. Ama işin bir de hesap ve Mahkeme-i Kübra boyutu vardır, sonsuzluklara bakan yönü vardır. Bu boyut, asla hile ve rol kaldırmayan bir boyuttur. Dönüş ve telafiye imkân vermeyen bir yöndür. Nihayet varış O’nadır.

Allahu Teâlâ ahlakıyla ahlaklanmak diye bir meselemiz varsa, sürekli yaratan Allah’ın sürekli üreten kulları olmak durumundayız. Gönül gıdası, yürek gıdası, mide gıdası üreten kulları.

Öğreten ve kemale doğru götüren Allahu Teâlâ’nın ilim ve terbiyeyi asla göz ardı etmeyen mü’minleri olur. Onlar son nefeslerine kadar, hayırlı izler takip edip hayırlı izler bırakmak isterler.

Peygamber Efendimizin hayatında, m. 620 senesinde cereyan eden Taif yolculuğu bilinen bir olaydır. Bu yolculuktan kasıt hem tebliğ hem de bir sığınak aramadır. Hadise üzüntü verici bir tarzda cereyan eder ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, taşlanarak kovalanır. Nihayet Efendimiz bir bağa iltica eder. Orada halini Allahu Teâlâ’ya arz ederken şu cümleyi de söyler:

“İlahi gazabına uğramayayım da çektiğim mihnetlere ve belâlara aldırmam. İlahî gazabına uğramaktan nur-u veçhine sığınırım.”(2)

Bu dua bizi şu neticeye götürüyor: Hayatta en fazla önemseyeceğimiz husus Allah rızasıdır. Allah Teâlâ, zamana ve zemine göre en kıymetli davranışları en güzel niyetlerle icra etmemizden hoşnut olacağına göre, Allah rızasını ön planda tutmak, hayata kalite kazandırmak demektir. Yüce makama arz edilecek söz ve davranışlar eksiksiz ve kusursuz olmalı. İç dünya, en küçük bir samimiyetsizlik lekesi taşımamalı. Bu, bir taraftan insanlara ve içgüdülere karşı hürriyet getirecek, bir taraftan da amel-i salihi en güzel şekilde icra etmenin huzurunu getirecektir.

Allahu Teâlâ’nın razı olacağı amel, zamana, zemine göre değiştiği gibi yaşa, cinsiyete, mesleğe göre de değişecektir. Sabit farzlar dışında, her müslümanın amel-i sâlihi değişik olacaktır. Öğrencinin Allahu Teâlâ rızasına yönelik davranışı dersine iyi çalışmak olurken, çobanın davranışı sürüyü uygun merada usulünce otlatmak olacaktır. Öğrenci esma-i ilahiyi, daha ziyade kitaptan öğrenirken, çoban tabiatın bin bir güzelliğinden seyredecektir.   

“Ya Rabbi, sen benden razı isen…” niyazı, neyi ön planda tutacağımızı gösterir. Yaşayış tarzımızdan Allahu Teâlâ razı mıdır? Mesele bundan ibarettir. Ötesi vesairedir.

Hicretin ikinci yılı Ramazan ayında cereyan eden Bedir harbinin fiilen başlamasından hemen önce Rasulullah Efendimiz, Cenabı Hakk’a yalvarırken şunları söyler:

“Ya Rab! Bu bir avuç muvahhit bugün telef olursa, yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak.” (Şu halde bu muvahhitleri koru Ya Rabbi!)(3)

Duayı birazcık açalım:

“Ya Rabbi! İslam’ın bugünkü müdafileri şu bir avuç müslümandır. Bunlar da şehit olursa, dinin için kimler çarpışacak, Zat-ı Kibriya’na kimler kulluk edecek? Dininin yaşanması, kulluğun sürmesi için bu mücahitleri koru Ya Rabbi?”

Dua bizi şu neticeye götürüyor: Allahu Teâlâ kulluğumuzda İslam’a hizmetimizde ne derece samimi ve gayretli isek, hayatımız da o derece kıymetlidir. Hizmet ve kulluğumuzla, yaşamamıza olan lüzum doğru orantılıdır. Allahu Teâlâ ve İslam ile irtibatını koparmış bir hayat beygir gücüne dönüşmüştür. Böyle bir hayatın Zat-ı Kibriya katında, kıymet-i harbiyesi yoktur. Böyle bir hayat, insan ve âlem mucizelerinden habersizlik, ilahî rehberliğe ilgisizlik suçunu da içinde barındırmaktadır. Kapitalizmin sunduğu hayat, ekseninden sapmış, vasıtayı gayeleştirmiş, teferruatta boğulmuş bir hayattır. Kula kullukla, zaten başka bir yere varılması da düşünülemezdi.

Hicretin altıncı yılında gerçekleşen Hayber fethinden hemen sonra Habeşistan muhacirleri dönmüştü. Cafer-i Tayyar’ı görünce, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

-“Hangisine daha çok sevineyim bilmem? Hayber’in fethine mi, Cafer’e kavuştuğuma mı?” buyurmuştu.(4)

Rasul-i Zişan, Cafer-i Tayyar’ın Habeşistan’dan dönüşünü Hayber’in fethi kadar önemli ve sevindirici bir hadise olarak görüyor. Cafer-i Tayyar, Habeşistan’da muhacir olarak bulunuyordu ve sağ salim idi. O’nun dönüşünü Rasulullah büyük bir hadise olarak görüyordu. Bu bir kadr-u kıymet bilirlik idi.

Hz. Ömer de, Muaz bin Cebel, Huzeyfetü-l Yemânî, Abdullah bin Mes’ud(radıyallahu anhüm) gibi kabiliyetli ve kıymetli müslümanlara sahip olup, onlara müslümanların işlerini tevdî etmeyi, odalar dolusu altın ve servete sahip olmaktan yeğ tutmuştur.

Fatih, “İstanbul’un fethine mi, Akşemseddin gibi bir büyük şahsiyetin kendi devrinde yaşamış olmasına mı sevineyim, bilemiyorum?” demiştir.

Fatih’in seyr-u süluk talebini Akşemseddin geri çevirir ve “Sen malik(hükümdar), ben de sâlik olarak yolumuza devam etmeliyiz, aksi takdirde mülk-ü millet perişan olur.” der.

Bütün bunlar, değerli şahsiyetlerin toplum için ne büyük önem arz ettiğini gösteriyor. Peygamberler ve peygamberâne bir misyon sürdürenler insanlığın batmayan güneşleridir. Onların varlığı toplumun şansıdır. Onlar insanlık hayrına doğmuş ve insanlık hayrına yaşamışlardır. Onlar toplumun uykusuz nöbetçileri, mesuliyet ve merhamet duygusunun abideleşmiş misalleridir. Vazife anlayışları hatta ölüm ötelerine de sarkar. Onlar öldükten sonra da bizi eğitmeye devam ederler. İnsanlık kervanının hep önünde yürürler. Onların yokluğu kervanın perişan olması demektir.

Toplumlar büyük ve kabiliyetli evlâtlarıyla adalet ilkesini yaşatır ve “nizam-ı âlemi” gerçekleştirirler. Büyük işleri ancak büyük idealistler omuzlayabilirler. Toplumu hasbîler ve rabbânîler ayakta tutar, hesabîler ve şeytanîler yıkar. Hiçbir toplum gerçek mânâda büyük insanlara sahip olmadan yücelmeyi ve yükselmeyi başaramamıştır. Toplumlar büyük evlatlarına daima müteşekkirdir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmeti olarak, rahmet olmanın bir yolunu bulmalıyız. “Peygamberimizin yüksek insan olması, yükselmeyi bize sünnet kılmıştır.” Şartlar ne olursa olsun mutlaka peygamberâne bir misyon yüklenilebilir.

Dünyasını beşik ve mezarla sınırlandırmayanlar, Peygamber izince yürümekten başka çare bulamayacaklardır.

Âlemlerin Rabbi hepimize sevgisini, O’nu sevenlerin sevgisini ve bizi rızasına iletecek amellerin sevgisini nasip eylesin

1- Ali H. Berki, O. Keskioğlu, Hatemü’l Enbiya Hazreti Muhammed ve Hayatı, s. 57–59, OİB. Yay. 8. baskı, 1981 ANK.

2- A. G. E, s. 140

3- A. G. E, s. 247

4- A. G. E, s. 340

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.