E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

A. ZİYA YILDIZ

MÜLAKAT;

Başörtüsü eylemlerine verdiği destekle bilinen, Ankara Kızılay’da yüzlerce Kur’an-ı Kerim dağıtarak misyonerlik faaliyetlerine dikkat çeken Sağlık-İş Sendikası genel başkanı Mustafa Başoğlu ile gündemdeki birçok konuyu konuştuk.

 

- Sizi basında  sadece kendi alanınızla ilgili değil başka konularda da  görebiliyoruz. Bazen bir başörtü eyleminde, bazen bir Kur’an-ı Kerim dağıtımında…  Sanırım mağduriyet  söz konusu konusu olduğunda  görünüyorsunuz. Bunu neye bağlamak lazım? Kişiliğinize mi, yoksa sendikayla bir irtibat kuracak mısınız?

- Bunun sendikayla bir ilgisi yok. Bu benden kaynaklanıyor. Sendikalar biliyorsunuz üyelerinin  hak ve menfaatlerini  koruyup geliştirmekle görevlidir. Anayasanın bize tanıdığı yetki budur. Bizim üyelerimiz de bu ülkenin çocukları ve bu ülkenin sorunları var. Benim söylediklerim  ülkenin sorunlarıyla doğrudan ilgili. Mesela misyonerlerin faaliyetleri var. Biz buna karşı çıkıyoruz. Çünkü bu  müslüman çocuklarını hıristiyanlaştırma girişimidir. Sadece hıristiyanlaştırma da değil, aynı zamanda ülkenin  insanlarını birbirine düşman etme girişimidir. Bu tarafı dikkate alınmıyor. Bazı kimseler diyorlar ki ne olacak canım, üç beş adam hıristiyan olmuş da ne olmuş. Yanlış bir bakış. Üç beş adam da olsa korumak lazım. Bununla ilgileniyorum. Avrupa Birliği, Türkiye ilişkileri var.

Toprak satışı var. Türkiye’de son zamanlarda yoğunlaştı. Bir kanun çıktı, parasını veren toprak alıyor. Kıbrıs kadar toprak satmışız, bundan ne çıkar diyorlar. Bunu ülkenin geleceği bakımından tehlike gördüğüm için bundan etkileniyorum ve bunlarla ilgileniyorum.

 

AB BİZİ YOZLAŞTIRACAK

- Avrupa Birliğinden bahsettiniz, Avrupa Birliğinin samimiyetine inanıyor musunuz? Bu konuda bir problem var mı?

- Evet var. Problem şu, bugünkü  Avrupa Birliği dün  haçlı seferlerini düzenleyenlerin torunlarıdır. Osmanlı İmparatorluğuyla bir batı kavgası yaşandı.  Dolayısıyla AB Türkiye’ye karşı samimi değil. Bunu onlar da söylüyorlar. Onlara göre en büyük engel bizim müslüman oluşumuzdur. Onlara göre bu müslüman oluşu biz ortadan kaldırmadığımız sürece onlarla beraber olamayız. Avrupa kültürünü önemsememiş oluyoruz.  Avrupa kültürü dediğiniz şey de İslam’ın kurallarıyla çatışıyor. Mesela, İslamî kurallarda içki yasaktır. Bu akşam seninle çıktım, benimle çıktın gibi ahlaksızlığı teşvik eden, insanların namusuna dokunan şeyler yasaktır. Kumar oynamak yasaktır. İslam’a göre bunları ortadan kaldırmak için çalışmak gerekir. Biz  batının daha çok işimize yarayacak olan taraflarıyla  değil, hiç işimize yaramayacak olanları ve bizi yozlaştıracak olanları seçmek durumuyla karşı karşıya bırakılıyoruz.

 

ÖZELLEŞTİRME BATIDAN GELEN BİR İSTEKTİR

- Peki bizim insanlarımızı Avrupa Birliği’ne yönelten nedir? Bunu  ticarî bir ilişki olarak mı değerlendirmeliyiz? Yoksa bazılarının dediği gibi bu bir medeniyet projesi midir? Biz onlar gibi olmadan Avrupa Birliği’ne giremez miyiz?

- Bana göre gireriz. Buna bir medeniyet projesi denmesi yanlıştır. Ben o söze katılmıyorum. Yani medeniyet dediğiniz bir takım kurallardan ibaretse  yani oturmayla, kalkmayla, demokratik haklarla, parti kurmayla, sendika kurmayla gerçekleşiyorsa,  eğer insanların din özgürlüğüne saygılı davranmak ise  medeniyet, binaların modernleştirilmesi, sokakların temiz olması  ise bunu Avrupa’dan almaya gerek yok. Hatta Avrupa bunların çoğunu bizden aldı. Bizim geçmişimiz Avrupa’ya örnek olan bir geçmiştir. Ekonomik meseleye gelince burada bizim bir kârımız olmayacak. Neden? Çünkü adamlar bize para satarak para kazanıyor. 

Türkiye’nin özelleştirme diye bir derdi var. Özelleştirme daha çok batıdan gelen bir istektir. Bizim kâr yapabilecek kuruluşlar ya doğrudan doğruya, ya da Türk ortak alarak satılmaktadır. Avrupa Birliği bize ekonomik yönden yardım yapmıyor. Şu anda Türkiye’nin en çok ihtiyacı ekonomik yardımdır. IMF Türkiye’nin sürekli gırtlağına basmaktadır. Türkiye sürekli borç alan, aldığı borçla da borcunu ödeyen bir ülke durumundadır. Buna kimse dayanamaz. Eğer dayanabilse Osmanlı dayanırdı. Bana göre Osmanlı Devletini çökerten şey 1856’da dışardan borç almasıdır. Ve padişah da uzun süre direnmiştir. Padişah kendisine sormadan zamanın sadrazamının çıkardığı ve Londra piyasasına sürdüğü tahvilleri öğrenince bunu iptal etmiş ve bir sürü de para ödemiştir. Dolayısıyla arkasından Düyun-u Umumiye’yi getirdiler. Bugün gelirlerimize el konulmamış ama bugünkü durum daha da kötü. Düyun-u  Umumiye    sadece şunu yapıyordu. Gelirleri topluyor kendi parasını alıyordu. Bunlar ne yapıyorlar? Sana yatırım yaptırmıyorlar. Tarımda yatırım yapamıyorsun, fabrika kuramıyorsun, yeteri kadar adam çalıştıramıyorsun, yeteri kadar adamlarına para ödeyemiyorsun. Her şey kıskaca alınmış.  Bütçeni bunlar yapıyorlar. Düyûn-u Umumiye’nin böyle bir derdi yoktu. Şimdi Türkiye Devleti’nin bütçesini IMF’ye danışmadan  çıkartamıyorsun.  Dolayısıyla Türkiye’nin gidişini ben şöyle sıralıyorum. Türkiye ekonomik yönden saldırıya muhataptır. Ekonomiyi IMF idare ediyor. Dini yönden misyoner saldırısına muhataptır. Siyasi yönden Avrupa Birliği saldırısına  muhataptır. Onlar da ilerleme raporunda Türkiye’de bir azınlık üretmeye çalışıyorlar. Alevî inancında olan müslümanlara azınlık diyorlar.

 

- Türkiye’nin Barthelemeos diye bir derdi var.

- Bugünlerde ekümenlik verecekler. Türkiye’de yeni bir devlet kuracaklar. Ve Türkiye’nin başını belaya sokacak. Çünkü Vatikan’ın benzeri olacak. Siz buna bu özelliği verdiğiniz andan itibaren orası daha çok güç kazanacak. Fener Rum Patrikhanesi’nin hedefi Osmanlıyı parçalayan bir anlayıştı. Bugün de Türkiye’yi parçalayacak. Bunlar iddiasından vazgeçmiyor. Ruhban okulu açtıracaklar ama ihtiyaç yok. Diyorlar ki Rum vatandaşı Türkiye’de  iki bin civarında. Eğer senin kilisene papaz ihtiyacın varsa zaten dışardan getirtirsin.

Niye böyle yapmıyorlar. Çünkü bu bir iddiadır. Burası bize ait iddiasıdır bu. Ve ne yazık ki biz Avrupa Birliği uğruna, sanki bize daimi üyelik vereceklermiş umuduyla, bütün bu tavizleri veriyoruz.

 

- Peki siyasi iradenin  bu patrikhaneye  engel olabilecek gücü yok mu? İsterse engel olamaz mı?

- Siyasî iktidarın zorluğu şu;  Avrupa’yı  darıltmayalım korkusu var. Batıyı darıltırsak bize üyelik vermezler korkusu var. Bu korkuyu yenmeden bu iş olmaz. Halbuki buna mani olunabilir pekâla. Yani şu anda adam bana para vermiyor. Zaten verdiği para faizli.

 Bir tehlike daha geliyor: Şimdi  bankalar satışa çıktı. Bankalar satılıp yabancının eline geçti mi, medya  onların eline geçti mi işler daha tehlikeli boyutlar kazanır. Dolayısıyla coğrafî bütünlük olarak belki bugün için her yerde bizim bayrağımız dalgalanacak ama gelecekte bunun böyle olabileceğini söylemek zor.

 

MİSYONERLER İNCİL DAĞITTI BİZ KUR’AN-I KERİM DAĞITTIK

- Geçenlerde Kur’an-ı Kerim dağıttınız ve sizin ardınızdan diğer kuruluşlarda da aynı faaliyeti gördük. Buna temel gerekçeniz neydi?

- Bu Kur’an dağıtma ve Türkiye’nin muhtelif yerlerinde Dünyaca birinci olmuş hafızlarla bir Kur’an ziyafeti başlangıcını Milli Gençlik Vakfı yaptı. Onlar da Kur’an dağıtıyorlar.

Benim amacım şuydu: Yılbaşı dolayısıyla Taksim’de ve Kızılay’da misyonerler İncil dağıttılar. Burada arkadaşlarla konuştuk, biz de Kur’an-ı Kerim dağıtalım dedik. Şöyle bir durumla karşılaştım. Hayatım boyunca ben bunu unutamam. Biz beş yüz tane Kur’an getirttik. Benim içimde  beş yüz tane Kur’an dağıtabilir miyim, acaba insanlar alırlar mı, nerede yapacağız bunu diye sorular vardı. Sakarya caddesinde yapmaya karar verdik. Etrafında belirli yerler var. Her türlü insan gelip geçiyor. Biz gittik daha dağıtacağımız yere çıkmadan bir kalabalık toplandı. Kur’anlar dağıtılmaya başlayınca bir kalabalık çoğaldı. Öyle bir hâle geldi ki neredeyse ezilecektik. Bitirdik ayrılıyorum, oradaki esnaf bana dedi ki, “Başkanım bize burada İncil dağıttılar biz senden Kur’an istiyoruz.” Hemen bir beş yüz- altı yüz tane daha getirdik. Burada da tam bir hücuma uğradık, başa çıkamadık. Polisin yardımıyla bir döviz bürosuna sığınabildik. Polis geldi, dedim ki bir çevik kuvvet getir düzeni kursun. Çevik kuvvet geldi düzeni kurdu çok güzel bir şekilde dağıttık. Benim unutamadığım şey insanımızın Kur’an’a olan bağlılığı ve ona olan hasretidir.

Biz şimdi kısmet olursa bugünlerde  sözleşmesini imzalayacağız. Matbaayla anlaşıyoruz ve on bin Kur’an dağıtacağız. Allah kısmet ederse bir kısmını Antalya’ya götüreceğim. Orada dinler bahçesinin önünde Allah indinde din İslam’dır diyeceğiz. Kiliseye  bakmayın camiye bakın, diye bir kısmını orada dağıtacağım.

 

- Ben iki konuda daha düşüncelerinizi merak ediyorum. Amerika’nın ortaya attığı Büyük Ortadoğu Projesi diye bir proje var. Ortadoğunun başbelası olacak bir proje. Bu proje hakkındaki görüşleriniz ?

- Tabi, ben bu konunun  uzmanı değilim ama düşüncemi söyleyebilirim. Bana göre bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’ ya gidip orada bir hakimiyet kurmasıdır. Ve İsrail’i bu yörede daha güçlü hâle getirmesidir. Çünkü  olaylar bunun böyle olduğunu gösteriyor.  Irak işgal edilen bir yerdir. Artık bunu Amerika da kabul ediyor, işgal ettik diyor. Kaçacaklar kaçamıyorlar, gidecekler ama gidemiyorlar. Bu bize  Amerika Birleşik Devletleri’nin  kaba bir güç olduğunu gösteriyor. Bunca topuna, tüfeğine, askerine rağmen orada burası bizim vatanımızdır, diyenlerle başa çıkamıyor. Öbür tarafta Suriye var. Oradan İran’a atlayacak. Türkiye hiçbir zaman Amerika’nın dostluğuna güvenemez. Başbakanın şikayetleri var. Diyor ki Amerika Başkanına, sen PKK dedin, terörist ilan ettin ama buna karşı hiçbir tedbir almadın. Buna karşın büyükelçi de diyor ki, “Biz şimdi böyle bir mücadeleye giremeyeceğiz. Biz şimdilik öyle bir şey düşünmüyoruz.”

Bir ara bazı PKK gruplarına, bazı Amerikan uşaklarının kumanya ve silah attıkları resimlendi. Bir tarihte de bir Amerikalıyla onların bir grup halinde oturup konuştukları da resimlendi. Yani Amerika şimdi Irak’ı Talabani’ye, Barzani’ye teslim etmek istiyor. Amerika kendisi uzakta ama kolunu her tarafa uzatıyor. Bu kolun kendi başına bir iş görmediği belli oldu. Şimdi illa buraya destekçi arıyor. Büyük Ortadoğu projesi dünyayı işgal etme projesidir.

 

- Yeri gelmişken, İslam konferansı gibi bir örgüt neler yapabilir sizce?

- Bir çok şeyi yapabilir. Bizim İslam ülkeleri Türkiye gibi batı korkusundan kurtulamıyorlar. Yani kendi güçlerinin farkında değiller. Korkuyla bu iş olmaz. “Haydi ayağa kalk”  burada da geçerli bir kuraldır. Ayağa kalkmak lazım. Mesela Irak’ta şunu görüyorum bütün bu topa tüfeğe rağmen oluyor demek ki bu iş. Şimdiye kadar orada tek bir direniş olmaması lazımdı. Bir Felluce’yle başa çıkamadılar. Ve yüz bin, iki yüz bin insan öldürdüler. Bunlar camiye girdiler camiye sığınan insanları öldürdüler. Bakın savaşın kuralları vardır. Camilere, hastanelere ve okullara saldıramazsınız. Bunlar yasaktır. Adam camiye, kiliseye sığınmışsa sığınmış. Oraya giremezsiniz. Bunun insafı ve merhameti yok.  Bush’un 11 Eylül’de söylediği bu bir Haçlı Seferidir sözü  bana göre ağzından kaçmadı,  bilerek söyledi. Dünya o zaman şöyle bir şey arayabilir. Sanki böyle bir şeye hazırlık yapılmış. Yani kulelerin vurulacağı tezgahı kurulmuş. Kuleler vurulunca bu, müslüman, hıristiyan kavgasıdır diye bunu müslümanlara fatura ettiler. İnsanlık bu vahşeti durdurmalıdır. Cezaevinde yapılanlar insanlara yapılacak şeyler mi? Geçenlerde İngiliz askerlerinin işkence resimlerini İngiliz mahkemesi  dağıttı.  Peki siz bir yandan medeniyeti temsil ediyoruz, dünyayı temsil ediyoruz, biz dünyaya medenî şekil veriyoruz diyorsunuz. Bir yandan hayvanların bile birbirine yapmayacağı kadar vahşi davranıyorsunuz. Bu vahşi medeniyettir. 

İslam medeniyeti böyle değildir. İslam medeniyetinde sevgi vardır, saygı vardır, biz bunu ispatladık yani bu hayalî bir şey değildir. Zamanında bizim atalarımız bunu kanıtladı. Vahşi medeniyet insanın medeniyeti olamaz.

 

- O zaman bize düşen nedir?

- Bize düşen; dik durmasını bilmektir. Dağınıklıktan, perişanlıktan kurtulmaktır. Biz eskiden güçlü bir devlettik neden bu hale düştük diye düşünmektir. Kendini toparlayıp ayağa kalkmaktır. Dışarıya muhtaç olmadan çarkımı nasıl çevirebilirim diye düşünmektir.

İnanmadan olmaz. Mesela Osmanlıya bakın, 200 küsur çadırdan bir imparatorluk meydana çıkıyor. Normalde olmaması lazım. Yani olmayacak şey oluyor. Bu inanmaktır. İnanmak, karar vermek ve verdiğin kararın peşinde koşmaktır. Tabi mücadelede kayıplar da olur, zararlar da olur, kol da kırılır bunları göze almadan bu iş olmaz. Ama Türkiye, bu coğrafya olmadan ne Avrupa Birliği olabilir, ne Ortadoğu projesi olabilir diye kavrayabilir ve başını dik tutabilirse ve milletine bu güveni verebilirse ben inanıyorum ki dünyanın en önemli güçlerinden biri olacaktır.

Bana göre Türk insanının bir şey daha yapması gerekiyor. Kim aydınım diyorsa, kim bu ülke benim toprağımdır vatanımdır diyorsa, kim ben başkasının kölesi olmak yerine kendi efendim olayım düşüncesini kafasında taşıyorsa birleşmelidir. Solcu, sağcı tartışmasını bir kenara itmelidir. Alevî, sünnî tartışmasını bir kenara itmelidir. Türk, Kürt tartışmasını bir kenara itmelidir ve milli mücadele duygusu, heyecanı içerisinde veya Çanakkale’nin heyecanı içerisinde ayağa kalkmasını becerebilmelidir. ‘Bana yerde kalmak yakışmaz. Bana dik durmak yakışır’ diyebilmelidir. Bize bu yakışır ve biz bunu yapabileceğimizi kanıtladık geçmişte.

 

BAŞÖRTÜSÜ YASAĞININ KANUNİ BİR MESNEDİ YOK

- Türkiye’de malum hâlâ bir başörtüsü sorunu var. Başörtüsü eylemlerine açık destek verdiniz. Sizce bu problem nasıl çözüm bulur ?            

- Başörtüsü konusunda şu anda uygulanan fiili durum kanuna aykırı. Bunu birçok defa söyledim. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yürürlükte olan kanunlarında dairede çalışan bayanların, okullarda okuyan öğrencilerin başlarının açık olması zorunludur diye bir madde yok. Üniversitede farklı bir kanun var. Diyor ki kanun; yürürlükte olan kanunlara aykırı olmamak şartıyla üniversitede kılık kıyafet serbesttir. Bizim üniversitelerimizde de kılık kıyafet ile ilgili bir kanun yok. Kurumların çıkaracakları genelgeler veya yönetmelikler de kanunlara aykırı olamaz. Bizim anayasamız diyor ki; yönetmelik bir kanuna dayanmalıdır. Bir yönetmelik yürürlüğe kondu mu bu yönetmelik şu kanunun şu maddesine göre yürürlüğe konmalıdır. Başörtüsü yasağının  böyle bir dayanağı yok.

Anayasa mahkemesi karar vermiş. Bakın orada da bir terslik var. Anayasa mahkemesi daha önce başörtü kanunuyla ilgili olarak bir iptal kararı verdi. O kanun şöyleydi. Üniversitelerde, laboratuarlarda dînî inanç nedeniyle isteyenler başörtüsünü örter. Bu mânâda bir maddeydi bu. Anayasa bunu iptal etti. Böyle bir iptal Anayasa Mahkemesi’nin   yetkisine aykırıdır. Böyle bir iptal olmaz. Ama o geçti, ikinci bir kanun çıktı. Yürürlükte olan kanunlara aykırı olmamak şartıyla üniversitede kılık kıyafet serbesttir kanunu anayasa mahkemesinin itirazından geçerek yürürlüktedir. Bunun iptali istendi ve iptal etmedi Anayasa Mahkemesi. Şu anki sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve iki arkadaşı eğer biz bu kanunu iptal etmezsek bundan önce verdiğimiz iptal kanunu bir  anlam ifade etmez. O kanun yürürlüğe girer anlamında muhalefetleri bulunmasına rağmen mahkeme kanunu iptal etmedi. Yani Anayasa Mahkemesi incelemiş bu kanun anayasaya aykırı değildir demiş. Buna rağmen bu yasak devam ettiriliyor. Mahkeme kararları kanuna dayanmazsa o kararların bir değeri olmaz. Yani bir mahkeme karar verirken  kanuna, örf adete dikkat ederek  karar verir.                                                          

Buna rağmen bu yasak devam ettiriliyor. Ve biz bunu batıya ihraç ettik. Fransa’daki yasak Türkiye’deki yasaktan daha yumuşak. Mesela orada özel okullarda yasak yok. Üniversitelerde de yasak yok. Orada kamu dairelerinde de yasak yok hâlâ. Bu, savunulması mümkün olmayan ve Türkiye’nin itibarını artırmayan, Türkiye’yi müslüman ülkelere nazaran müşkil durumda bırakan bir uygulamadır. Bunun kaldırılması lazım. Siz insanlara başını örtünce sen bu suçu işliyorsun diyemezsin. Genelgeyle insanlar mahkum.

İnsan fiili işleyecek. İşlediği fiil Türk Ceza kanununa göre suç mudur, değil midir? Buna bir merci karar verir. Bu merci de mahkemelerdir. Cumhurbaşkanı demeç veriyor kamusal alanda başörtü olmaz diyor.  YÖK’ün başkanı demeç  veriyor, asker veriyor, sivil veriyor. Ama böyle bir yetkiniz yok. Yani hukuka sığmayan hatta hakkında hiçbir kanun olmayan bir yasak devam ediyor.

Bunun zararları şudur: Çalışamayan insanların elinden düzenli gelir hakkı, sağlık, sosyal, güvenlik hakkı alınıyor. Anayasanın bir hükmü iptal ediliyor. Anayasa diyor ki; eğitim  hakkı hiçbir süreçle engellenemez diyor. Ama bu bir engel. Bazı insanları evine kapatıyorsun. Haydi kızlar okula diyorsun. Okula gel ama başını aç da gel diyorsun. Böyle bir şey olabilir mi? Yazık değil mi? Bu çocukları aileden koparıyorsun, aile terbiyesinden koparıyorsun, babayı kızına hasret bırakıyorsun. Bütün bunlar niye? Bütün bunlar benim dediğimi sen yapmıyorsan ben seni cezalandırırım, zihniyetidir.

Bir yandan övünüyoruz, bizde demokrasi var, tek kişi idaresi yok diyoruz.

    BEN DE BİR BAŞÖRTÜSÜ MAĞDURUYUM

Osmanlı padişahları devleti tek başına idare eden yöneticiler değildi. O dönemde bile bu kadar dediğim dediklik yoktu. Tek adamın sözü geçmiyordu. Biz ileri mi gittik, geri mi gittik? Bu bir geri gidiştir. Esas gericilik budur. Hiçbiri İslam’a gerici demesin. İslam gericiliği ortadan kaldıran bir dindir. İslam o dönemde insan yerine konulmayan kadınlara  haklarını veren bir dindir Bugün insan hakları bildirilerinin tümü İslam’dan çok sonra gelmiş olanlardır.

Dolayısıyla başörtüsü benim en büyük meselemdir. Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlığını ben bu yüzden bıraktım. Çoğu kimse bunu bilmiyor. Beni herkes Sağlık İş Sendikası başkanı olarak biliyor. Öyle bilsinler önemli değil. Bu yüzden istifa ettim Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlığından. O zamanki genel sekreter beni  çağırdı. Dedi ki: Sen demeç vermeyeceksin. Üç defa görüşmemiz oldu. Sonra bana istifa teklif etti. Ben şöyle bir durumla karşı karşıya kaldım. Acaba ben burada kalıp unvanı koruyup üç kuruş para mı alayım. Yoksa bir haksızlığa karşı mı çıkayım. Ben ikincisini tercih ettim. Burada yaptığım basın toplantısında dedim ki; “ben burayı terk ediyorum umuyorum ve inanıyorum ki Allah bana daha fazlasını verecek.” Dolayısıyla ben başörtüsü mağduruyum aynı zamanda.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.