E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

SÜMEYYE ÇİFTÇİ

DENEME;

BİR KERE OLAN BİR DAHA NİYE OLMASIN

Umut kuşum yükselmenin vaktidir. Bugün bir zaferin yıldönümü, bir fethin doğum günüdür… “Onların kötü planının boşa çıkarıldığı”, “Az bir topluluğun,kalabalık bir topluluğa karşı galip geldiği gündür…” Allah’ın yardımı ve zaferinin” gökten şerha şerha indiği gün bugündür.

Yer Çanakkale; seni unutulmaz kılan sır hürmetine, bu sırdan izler taşıyacağım yazıma… Çünkü sen ne kadar çok bakılsan, okunsan, yaşansan gözlere uzak, görülmeyene yakınsın…

   

18 Mart 1915

Müslümanların son kalesi de düşmüş, İslam dünyası yelkenleri suya indirmiş, Batı karşısında aşağılık kompleksi ümmetin iliklerine kadar işlemişti… İpten, kazıktan kurtulmuş eşkıyalar buhur, gül ve Kabe kokan ama sadece kokan, tefrikayı yaşayan şehirlerimize saldırmıştı.

O kutlu elçinin “Allah’ım bu bir avuç insanı helak edersen, senin dinini kim yüceltecek” duasının bereketi imdadımıza yetişti. Coğrafyaya bir Selahaddin Eyyubi kokusu yayıldı. Fatih’in  derin derin  aldığı nefesler dünyanın kalbine serin serin çarptı. Bu bir avuç insan yıktılar içlerindeki kişisel düzenlerini, imanlarında yaktılar kaygılarını… Doğum sancısıyla kıvranan arz ile beraber, kovdular rehavetlerini…

Ve düşman artık zaten azalıp kalmıştı…

Atlar ne zaman ki

Bir satranç oyununa sığar oldular

Kaybetmiş oldular Çanakkale’nin tekerrürünü…

Beklenmedik ölümler, beklenen ölümler… Kahvede otururken ölenler, bir otobüs yolculuğunda ölenler, gece yatağına yatıp da kalkamayanlar… Başını taş duvarlara çarpa çarpa gidenler, aşk derdiyle ölenler, aşksız ölenler… Çanakkale’de ölümün en güzeliyle öle(meye)nler; “Kader sizi, bizi, hepimizi bir gün arkamızda kalacak olan milyon tane allı pullu tercihle baş başa bırakırken, yaptığı tercihlerden en az pişmanlık duyacak olanlar sizlersiniz. Siz bu ümmete olan borcunuzu hâlâ ödüyorsunuz”

 

18 Mart  2005

Yer: Çanakkale

İşte bir çocuk, işte bir imkan ve bir adam...

Hiç görmemiş güneşin merhabasını, toprakla tanışmamış ömründe… Ne gül dikeni batmış ellerine, ne dağ dikeni tanımış ayakları, ne de tanklara taş atan çocuklara aşina kulakları… Ebabilin sadece ismini duymuş, sırılsıklam ıslanmamış yağmurlarda… Yıldızlarla gökyüzüne yazı yazmayı bilmiyor. Kayan yıldızları hiç görmemiş apartman aralarından,  bu yıldızların ne imkansız fetihlere, ne derviş fatihlere şahitlik ettiğini bilmiyor… Güneşin güne veda edişine seyretmeye vakit ayıramamış. Ulubatlı Hasanları, Seyyid Çavuşları bilmesi zaten imkansız.. Fetih ve işgal arasındaki gece ve gündüz kadar belirgin farkı önemsemiyor. Neden gelmiş ki şehitliğe, turistik bir gezinti için mi? Sır…

Ona buradaki bu güzel kokuyu anlatacak birileri bulunmalı, onun burada bulunuşunun bir anlamı olmalı… Hiçbir şey boşlukta sallanmamalı, saçmalık bile kendine bir dayanak noktası bulmalı…

Gergefinde gülümseyen  karanfil bir bütündü, bir orman bir bütündü, bir deniz, bir alan, bir sokak, bir kent… Ormanda yeşil değil miydi, rengarenk çiçekler bile? Maviden yeni doğmuş bir beyazlık değil miydi avuçlarımızda tuttuğumuz istiridyeler… Bu din bir bütün değil miydi?

O çocuk, adam, Çanakkale ve şehitlik… Her şeyin bir anlamı olmalıydı onlar bir bütünün parçaları olmalıydı.

Çanakkale yüreğini dağlamıştı, Felluce içinde bir yangındı ama ortalıkta dağlanmış bir yürekle dolaşamazdı yoksa “Yavaş ol ey Ali! Vallahi senin elinden bir kimsenin hidayet bulması güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha hayırlıdır” diyen yürekle ters düşerdi. Taif’te atılan taşların yarası soğumadan, dinlenmek için oturduğu bahçede kendisine acıyarak su uzatan köle Addas’a “…. Demek bizim Yunus’un diyarındansın” şeklinde bir girizgahla tebessüm eden peygambere layık olamazdı. Bıçağın kemiğe dayandığı anda bile İslam olan ve köleyi –insanı- İslam’a, İslam’ı, köleye-insana-taşıyan Nebi’ye ümmet olamazdı. Bir yüreği fetheden  yürek Fatih’i, tüm yeryüzünü istila eden bir cihangirden daha büyük bir zafer kazanmıştı. Fethi hayat tarzı olarak seçen birinin insan kazanma tutkusunun adı hiçbir zaman hırs olamazdı.

Zaman zift mevsimi, mekan kara biliyordu ama çocuk beyaz kalabilirdi. Dokunduğu her şeyi altına çeviren Midas’ın elleri gibi bir el, SELAMET DİNİ, İslam çocuğa dokunabilirdi…

Dağınık zihnini bir mezar taşının üstüne boşaltıp, elleriyle düzeltti. Parmak uçları önce güneşe değdi, sonra çocuğun saçlarına…

“Biz putları yıkın diyene inanıyoruz ve putları yıkan mübarek elin ümmetiyiz.”dedi. “İslam’la insan arasındaki engelleri kaldırmanın mücadelesidir cihad, ölmenin ve öldürmenin insancasını çoktandır unutan insanlığa güzelce ölmeyi ve öldürmeyi öğretmenin adıdır diye ekledi.”  “Her yaptığı işe cihad adını verenlerin kıtal (savaş)ın ayrıca farz kılındığını gözardı ettiklerini” söyledi. Anzaklı Ömer’den, Bedir’in esirlerine yapılan iyi muameleden, Musab’dan (as) bahsetti. “Seyyid Çavuş’a o topu kaldıran metafizik bir gerçeklik değil, iman gücüydü” dedi.

“Endülüs’te camilerimiz yakılıp, kardeşlerimiz hıristiyan olmaya zorlanırken. Dersaadetteki Şeyhülislam’ın “biz de İstanbul kiliselerini yıkıp buradaki hıristiyanları zorla müslümanlaştıralım” diyen sultanı “aklınızdan geçirmeniz bile caiz değil” diye uyarmasını anlattı. “Onların yaptıkları zulmü, biz de onlara yapacaksak neden direniyoruz?” diyen Aliya’yı (İzzetbegoviç) yad etti. Kudüs’ü unutmadı tabi ve kum şehrini…. “Biz dünyanın vicdanıyız” dedi.

Herkesin tek bayrak olduğu günlere inanıyorum inatla… Herkes kendini dikeceği bir kale burcu bulmalı. Irk, mezhep taassubunu aşar, ulus-devlet belasını başımızdan atar yeniden ümmet olur ve El Emin ‘in Muhammed’in ahlakını hayatımıza taşırsak, adaleti, iyiliği, yakınları gözetmeyi emreden Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak medeniyetimizi canlandırma iradesini gösterirsek… O zaman müslümanlara sığınan gayrımüslimler gibi esenliğe kavuşurlar. İslamî seviyemizi yüksek tutarsak, Bedrin aslanları gibi bu“cılız” halimizle bile süper güçlerin karşısında destan yazabiliriz. Bir kere olmuş olan bu şey bir daha neden olmasın?...” dedi ve yaşaran gözleriyle saatine baktı,  otobüs saati gelmişti, gitmeliydi…

 

Zulüm, acı, ölüm, şu bu

Bir anda gizlerse de tohumu,

Ölmüş gibi görünürse de halk,

Döner gelir elbet bir gün nisan ayı,

Kavuşur baharına toprak,

Kızgın eller dağıtır atar ağır havayı

Ölümün içinden yeşerir yaşamak….

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.