E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

YUSUF CAN

ARAŞTIRMA;

TÜRK İDARE SİSTEMİNİN SERENCAMI-3

8. Kayırmacılık

Kayırmacılık, kamu kurumlarındaki ya da bu birimlerle toplumsal çevre arasındaki ilişkilerde, akrabalık, dost olma, aynı okulda okumuş olmak, aynı yöreden olmak, aynı siyasi partinin çizgisinde bulunmak gibi özel ilişkilerin ve ölçülerin, evrensel yönetim ölçülerini geri plana itmesi halidir.1  Burada söz konusu edilen özel ilişkilerin kamu hizmetlerine girişte liyakat yerine ikame ettirilmesi, kayırmacılığın birinci türünü teşkil etmektedir.

Kayırmacılığın ikinci türü, kamusal hizmetlerin dağıtımında ihtiyaç ve yerindelik kriterinden çok, arkadaşlık,  oy, partiye destek ya da ideolojik yakınlık gibi faktörlerin etkili olmasıdır. Kuralların çokluğu ve memurların vatandaşlara kolaylık sağlama alışkanlıkları bulunmamasından, ortalama vatandaşlar bu tür ilişkileri kullanarak, devlet işlerinde kendilerine aracı kişiler bulmaktadırlar.

 

9. Yolsuzluk ve Rüşvet

Yönetimde yolsuzluk, yapılmaması gereken işlemleri yapmak ya da yapılması gereken işlemleri çabuklaştırmak karşılığında çıkar sağlamanın adıdır. Rüşvet, zimmete para geçirme, irtikap, memuriyet görevini kötüye kullanma gibi haller yolsuzluk kavramı kapsamında değerlendirilir.2

Kamu görevlilerinin çıkar ve haksız kazanç sağlamalarının en yaygın yolu “rüşvet”tir. Ya bir zarardan kurtulmak ya da bir menfaat temin etmek ya da bir işi hızlandırmak amacıyla, kişiler, bürokratik mekanizmayı kendi lehine çalıştırmak için rüşvet vermektedir. Rasyonel bir sisteme oturtulmayan bürokrasilerde; kamu hizmetlerindeki arzın talebi karşılayacak düzeyde olmaması ya da hizmetlerin zamanında sunulmaması durumlarında daha çok ortaya çıkmaktadır. Böyle yönetimlerde rüşvet, kamuda yaptırılan işler için ödenen sabit masraflardan biri haline gelmektedir. Kişiler kamudaki işlerini  hatırlı aracılar vasıtasıyla halledemedikleri durumda ellerini ceplerine atmaktadırlar. Gerisini de genel bozulmanın oluşturduğu ortam ve memurun ekonomik koşulları tamamlamaktadır.3

Aşırı kuralcılık, otoritenin merkezîleşmesi, hizmet arzının yetersizliği, yasakçı devlet anlayışı, dînî ve ahlakî yozlaşma, sosyal yapının bozulması, yönetimdeki gizlilik ve kapalılık gibi unsurlar yolsuzluk ve rüşveti besleyen en önemli faktörlerdir.

Kamu kesiminde bugün en yaygın biçimde yaşanan yolsuzluk türlerinden ikisi de “rant kollama” ve “kayırmacılık”tır. Rüşvet, kamu görevlilerinin bireysel suistimali olduğu halde, “rant kollama” ve “kayırmacılık”  “resmi ideoloji-kamu görevlileri-iş dünyası” arasındaki üçlü ilişki ile ortaya çıkmaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet mekanizmasını elinde tutan batıcı-laik elit kadronun, toplumsal değişim ve dönüşümde kendilerine yardım edecek bir zenginler sınıfı –burjuvazi- oluşturmak için devletin imkanlarını belli kesimlere âmâde kılmasıyla başlayan bu üçlü ilişki hâlen mevcudiyetini sürdürmektedir. O günlerden bugünlere kamunun birikimleri ve rantlar, devlet ihaleleri, kredi ve teşvikler, mevki ve kadro tahsisi ve KİT’ler yoluyla rejime yakın olan kesimlere aktarılmakta, oluşturulan devlet burjuvazisi palazlandırılmaya devam etmektedir.

Bugün geçmişten gelen devlet burjuvazisinin yanında değişik baskı ve çıkar gruplarının veya kişilerin, iktisadî hayatın devlet tarafından düzenlenmesinden kaynaklanan rantlardan pay almak için, çeşitli yolsuzluk yöntemleri geliştirdikleri görülmektedir. Yakın dönemde tanık olduğumuz kamu bankalarının hortumlanması ya da şirket bünyelerindeki bankaların içinin boşaltılması yeni versiyon yolsuzluk olaylarındandır. İthalat tarifeleri ve kotalar, vergi iadeleri, yatırım teşvikleri bu düzenin önemli araçları durumuna gelmiştir.

Güçlenen rantiye sınıfı, kamu görevlilerine ve hükümetlere kimi zaman “suspayı” dağıtarak, kimi zaman siyaseti finanse ederek, kimi zaman da tehdit ve entrikalarla kendi lehine kararlar aldırmakta ve bu yolla büyük rantlar elde etmektedirler. Bugün rant kollamacılık, özel çıkarları toplum çıkarlarının önüne geçirme anlayışıyla, gücü yeten herkesin başvurduğu bir menfaat düzeni haline dönüşmüştür. Siyasetçiler, bürokratlar, işadamları, seçmenler birbirleriyle yarışırcasına özel çıkarlarını kolladığından, toplum ve millet neredeyse sahipsiz kalmıştır.

Siyasî ve idarî sistemimizin özü, devletin geniş toplum kesimlerinden toplayıp biriktirdiği rantları, rüşvet ve yolsuzluk sistemi ile en üst makamlardan başlayıp, miktarı ve derecesi azalarak alt kademelere doğru dağıtılması ilkesine dayanmaktadır. Yolsuzluk bulaşıcı bir hastalık haline gelmiştir. İnancın küçümsenmesi, değer yargılarının dejenere olması, maddeciliğin yaygınlaşması bu hastalığı körüklemektedir. Hastalık aileyi, arkadaş ilişkilerini hatta inançları içine alarak genişlemektedir. Zaten uygulanan modernleşme ve batılılaşma politikalarıyla geleneksel ahlak ve inanç normları reddedilmiş ve bunların yerinin ideolojik değer yargıları ile doldurulması yoluna gidilmiştir. Şimdi bu ideolojik değerlerin de yıkılmasıyla boşlukta kalan, değerleri ve inançları yok olmuş dejenere bir toplum ortaya çıkmıştır. Bu nedenle bu sistemi ıslah etmek azmiyle yola çıkan siyasetçi ve yöneticilerin işleri oldukça zor gözükmektedir. Hele de politikanın insanı bozucu ve  çürütücü etkisi düşünülürse, bu zorluk daha iyi anlaşılacaktır.

Her türlü yolsuzluk, rüşvet ve hukuka aykırı muamelelerin sona ermesinin ilk şartı, öncelikle devletin üst makamlarını işgal edenlerin, daha sonra da tüm toplum kesimlerinin hak, hukuk, helal, haram konusunda hassasiyet sahibi olmalarıdır. Yapılması gereken, bir yandan merkezî idarenin ele geçirdiği rantı hakkaniyet esasına göre tüm topluma yayacak bir idari mekanizma oluşturulması ve işletilmesi; diğer yandan ise kaybedilen ahlak ve inanç değerlerini topluma yeniden kazandırmanın yollarının aranması ve bulunmasıdır.

 

10. Teknokrasi

Devletin yapı ve fonksiyon olarak büyümesi; örgüt, yönetim, hizmetlerin işleyişi, koordinasyon ve halkla ilişkiler bakımından bir takım sorunlar ortaya çıkarmıştır. Bu büyüme her şeyden önce  onun yürütme organı olan kamu yönetimi teşkilatını büyütmüştür. Buna bağlı olarak kamu yönetimi, kendi içinde karmaşık ve teknik bir nitelik kazanarak, isabetli siyasî ve idarî kararların alınması için yeni bilimsel ve teknik yöntemlere, ekonomik, sosyal, mâlî, hukukî ve istatistikî bilgilere ihtiyaç hissetmiştir. Böylece yönetim teknik bir hüviyete bürünerek teknokrasiyi doğurmuştur. Bilginin ve uzmanlığın giderek gelişmesiyle bugün, kamu kurumlarında kararlar, büyük oranda doğrudan veya dolaylı bir biçimde uzmanlar  tarafından alınır hâle gelmiştir. Yönetim teknokratların etkisi altına girmiş, uzmanlık bilgisine daha fazla bağımlı duruma gelmiştir.4  Bu durum teknokratlara, hem hiyerarşik hem de işlevsel olarak  idare karşısında güçlü bir otorite sağlamıştır.

Teknokratlar  kazandıkları iktidar alanlarında, toplumun yerleşik değerlerinden farklı ve tamamen kendilerine özgü yeni bir değerler sistemi üretiyorlar. Bu değerler sistemine göre hiyerarşisi oluşan otoriter örgütlenmeleri tercih ediyorlar. Kişi hak ve hürriyetlerinden çok üretimin artırılması üzerinde duruyor, anayasa ve yasaların fazla özgürlükçü olmasından şikayetçi oluyorlar.5

 

C. Sonuç

Türkiye’nin yönetim sistemi “halka güvenmeme, halktan gelecek tehlikelere karşı rejimin ideolojik niteliğini koruma” anlayışı üzerine kurulmuştur.6  Sistemin kurucusu olan askerî ve sivil bürokratlar, tasarladıkları siyasî ve sosyal modeli kısa dönemde hakim kılabilmek için, halkı yönetim mekanizmasının dışında tutmayı uygun gördüler. Bu nedenle ülkeyi yöneten makamlar ile halk arasında, idarenin mutlak üstünlüğüne dayalı tek yönlü bir sistem oluştu. Yöneticiler, vatandaşı hiyerarşik astları olarak görmekte ve onlara emir-komuta mantığı ile muamele etmektedir. Tanzimat’tan bu yana yürürlükte olan bu mantığın en olumsuz sonucu, devlet ile vatandaş arasındaki güvenin bir türlü kurulamamasıdır.

Diğer yandan, Dünyada olduğu gibi ülkemizde de devletin büyümesi ve yükünün artması, onu sevimli kılmamış, aksine imajının giderek olumsuzlaşmasına neden olmuştur. Vatandaş olarak halk, kamu yönetimini sorun çıkaran bir örgüt; müşteri olarak ise, verimsiz ve bürokratik bir yapı biçiminde değerlendirmiştir. Siyaset bürokratikleşmiş; bürokrasi ise politikleşmiştir. Bu gelişme karşısında bireyin gücü zayıflamış; yapı ve kurallar ön plana çıkmıştır. Kuralların eylemler üzerine hakimiyeti söz konusu olmuştur. Sistem, adeta insansız bir modele dönüşmüş; insanî vasıflarını yitirmiştir.

Bu sorunlar, ülkemizde 1980’lerde, diğer ülkelerde ise daha evvel yürürlüğe konulan “özelleştirme”, “devletin küçültülmesi” ve “bürokrasinin azaltılması” politikalarıyla giderilmeye çalışıldı. Batılı gelişmiş ülkeler bu konuda kısmen başarılı oldular. Buna rağmen bugün de, az veya çok, siyasî ve ekonomik sistemleri ne olursa olsun - liberalizmin uygulandığı  ülkeler de dahil-  bütün ülkelerde söz konusu sorunların varlığını sürdürdüğünü gözlemlemekteyiz. Ülkemizde ise, yakın dönemdeki tüm çabalara rağmen bu alanda gözle görülür bir başarının sağlandığını söyleyemeyiz.

Fakat şunu da belirtmek gerekir ki, dünyadaki değişmelere paralel olarak Türkiye de hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Önceleri dokunulmaz kabul edilen ve tartışılmasına izin verilmeyen pek çok konu, bugün tartışılmakta ve eleştirilebilmektedir. Siyasî rejimi koruma adına uygulanan çok yönlü yasak ve sınırlamalara rağmen, toplum kendiliğinden bunları aşarak, çok sesliliği dillendirmeye ve siyasî rejimin üzerine giydirdiği deli gömleğinden kurtulmaya başladı. Toplum her yönüyle devletin önüne geçti; doğal mecrasını bulma ve tarihî çizgisiyle buluşma yolunda önemli mesafeler aldı. Sınırlı sayıdaki değişim karşıtının yaygaralarına rağmen Türkiye’de, “devletin faaliyet alanının sınırlanması”, “sivil toplumun güçlendirilmesi ve sivil hayatın üzerindeki resmi denetimin azaltılması”, “yasakçı hukuk düzeninin değiştirilmesi” yönünde taleplerin arttığı görülmektedir.

 

Dipnotlar:

1- Cemil OKTAY; Yükselen İstemler Karşısında Türk Siyasal Sistemi ve Kamu Bürokrasisi, Der Yayıncılık, İstanbul-1997, s.150

2- ERYILMAZ; Kamu Yönetimi, a.g.e., s.237

3- OKTAY; Yükselen İstemler Karşısında Türk Siyasal Sistemi ve Kamu Bürokrasisi, a.g.e., s.216

4- Metin KAZANCI; “Teknokrat Tanımı Üzerine Bir Deneme”, AİD, C:5, Sayı:4, Aralık-1972, s.14-18

5- KARATEPE; Siyaset ve Bürokrasi Gündemi, a.g.e., s.49

6- KARATEPE; Siyaset ve Bürokrasi Gündemi, a.g.e., s.75

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.