E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

YUSUF CAN

ARAŞTIRMA;

 TÜRK İDARE SİSTEMİNİN SERENCAMI-2

3. Örgütsel Büyüme ve Hantallaşma

Örgütsel büyüme, bir kamu kurumunun bütçe, personel sayısı, hizmette kullandığı bina, araç ve gereçler bakımından miktar olarak genişletilmesi demektir. Büyüme eğilimi, genellikle kamu bürokrasisinin doğasında bulunmaktadır. Her kamu kurumu, hizmetin kalitesini iyileştirmekten daha çok, mevcut örgütsel yapısını, bütçesini, personelini, tesislerini ve araçlarını artırmak ve diğer kurumlarla bu alanlarda rekabet etmek için mücadele vermektedir. Büyüme isteğinin görünürdeki masum gerekçesi -yani kamuflajı-, yeni ihtiyaçları karşılamak veya hizmetin kalitesini artırmak olarak izah edilse bile, gerçekte yapılmak istenen, karar mekanizmalarına hakim yöneticilerin ve siyasilerin güçlerini ve kullandıkları rantı artırma gayretleridir.

19. yüzyılda filizlenen yeni kapitalist sistem devletin görevlerinin artmasına ve büyümesine neden oldu.  Sanayileşme ve ticarî faaliyetler, devletin ekonomik hayata girişimci ve düzenleyici olarak girme isteği ve gereği, siyasî ve ideolojik baskılar,  demografik yapıdaki değişiklikler, kentleşme, teknolojik gelişmeler, sosyal devlet anlayışının gelişmesi gibi etkenler devletin görevlerinin artması ve büyümesi sonucunu doğurdu. Modern devletler iç ve dış güvenliği sağlamak ve adaleti temin etmek gibi aslî ve geleneksel görevlerinin dışında, toplumun ortak ihtiyacı olan mal ve hizmetleri üretmek, ekonomik faaliyetleri düzenleme ve sosyal politikalar uygulayarak dengeli bir gelir dağılımı sağlama, çevre koruma önlemleri alma gibi yeni görevler de üstlenmek zorunda kaldılar.

Dünyadaki bu gelişmelere paralel olarak, ülkemizde 1930’larda kabul edilen devletçilik politikası gereğince devlet, 1980’li yıllara kadar, doğrudan mal ve hizmet üretimine önem vermiş ve KİT’ler aracılığı ile iktisadi ve ticari faaliyetlerini her geçen gün artırmıştır. Diğer bir deyişle, çeşitli gerekçelerle ortaya çıkan KİT’ler, siyasi iktidarların devletin büyütülmesi eğilimlerine en uygun bir araç olarak seçilmiştir. Daha fazla kamu gücü, daha büyük bütçe, otorite ve  rant, yandaşlarına iş sahası ve arpalık imkanı elde etmek isteyen siyasetçiler ve bürokratlar KİT’lerin çoğaltılmasına çaba gösterdiler. Bir çoğu büyük zararlara ve bütçe açıklarına neden olmasına,  devlete ağır faturalar yüklemesine rağmen yıllarca bu politikalara devam edildi. Bu durumun yönetim açısından ortaya çıkardığı sonuç da ağır oldu. Devlet, devasa kamu kurumları ve bürokratik yapısı ile, aşırı kilo almış, hareket etme zorluğu çeken, kalp rahatsızlığı riski taşıyan, hantal ve hastalıklı bir yapıya sahip oldu.15

Benzer olumsuzluklar başka ülkelerde çok daha önce görüldü.  Bu nedenle çeşitli ülkelerde siyasi partiler ve hükümetler, idare sistemlerindeki bu sorunu azaltmak veya denetim altına alabilmek amacıyla çeşitli programlar hazırladılar. 1980’lerin başında, önce ABD ve İngiltere’de uygulamaya konulan “özelleştirme”, “devleti küçültme” ve “piyasa sistemini güçlendirme” politikaları, esas itibariyle bu tür sorunları çözme yönünde bürokrasi karşıtı eğilimin ürünü olarak ortaya çıkmış ve daha sonra dünya ölçeğinde uygulanmaya başlanılmıştır. Ülkemizde ise, ilk defa ANAP, 1983’de seçim beyannamesinde ve hükümet programında “özelleştirme”, “devletin küçültülmesi”, “bürokrasi ile mücadele” politikalarına ağırlıklı bir yer vermiştir. O yıllardan bu güne bir çok hükümet benzer politikaları gündeme getirmişse de, ne derece başarılı olunduğu ortadadır.

Diğer yandan, ortaya çıkardıkları ekonomik ve idarî sorunlar nedeniyle KİT’lerin özelleştirilmesine çalışılan bir dönemde, özellikle Büyükşehir belediyelerinin kurduğu, hızla büyüyen ve giderek hantal bir yapıya dönüşme eğilimi gösteren belediye iktisadi teşebbüsleri (BİT), yeni bir KİT sorununu ortaya çıkarma noktasına  doğru hızla ilerlemektedir. Söz konusu teşebbüsler, çoğu zaman haksız rekabetle hizmet yürüttükleri alanlarda tekel olmaya çalışmalarının yanı sıra, belediyede iktidar olan siyasî partilerin istihdam alanı olarak kullanılmakta ve siyasî yozlaşmanın önemli bir alanını meydana getirmektedir.

 

4. Gizlilik ve Dışa Kapalılık

Ülkemizde kamu bürokrasisi, yapı ve işleyiş olarak “gizlilik” ve “resmi sır” esasına göre örgütlenmiştir. Kamuda, gizlilik ve resmi sır genel bir kural, açıklık ise istisnadır. Gizlilik; yönetimin işleyiş aşamasında oluşan, bilgi, belge ve diğer verilerin açıklanmamasıdır. Kapalılık ise, kamu kurum ve kuruluşlarının dıştan gelen her türlü etkiye karşı duyarsız kalmasını, çoğu işlem ve eylemlerin dıştan görülmemesini ve alınan kararların gerekçelerinin açıklanmamasını ifade eder.16

Türk yönetim sisteminde gizliliğin ve resmi sırrın bu kadar yaygın olmasının bir çok nedenleri vardır. Bu nedenlerden bazıları daha ziyade siyasî niteliklidir. İlk neden olarak şunu söyleyebiliriz; kendisini rejimin sahibi ve vatandaştan gelecek tehlikelere karşı devletin bekçisi olarak gören  yönetim ve bürokrasi, “devletin sırrı” kavramının sınırlarını mümkün olduğunca genişleterek kullanmak eğilimindedir. İkinci olarak, bu şekilde devletin vatandaşa karşı üstün ve güçlü olduğu imajı verilmek istenmektedir. Böylece yönetici ve memurların kamuoyu ve halkın eleştirilerine karşı korunması temin edilmeye çalışılmaktadır.17

Halbuki gizlilik ve dışa kapalılık, kamu kurumları içindeki yolsuzlukların ve istismarların saklanmasına ortam hazırlamakta ve vatandaşı bürokrasi karşısında savunmasız ve güçsüz hale getirmektedir. Bir çok evrak veya dosya, gizlilik gerekçesiyle vatandaşa verilmemekte ve gösterilmemektedir. Bu durum, idare ile halk arasındaki ilişkilerin bozulmasına yol açmaktadır.

 

5. Statükoculuk ve Tutuculuk

Yönetimde statükoculuk ve tutuculuk, yöneticilerin ve memurların, öteden beri yapageldikleri işlemleri ve alışkanlıkları yeni şartlara göre değerlendirmekten kaçınmaları, eski yapı ve uygulamalara sıkı bir şekilde bağlanmalarıdır.18  İdare ve bürokrasi, kendi içinde değişmeye kapalı olduğu gibi, dışarıdan –siyasî iktidarlar da dahil- gelen değişme veya değiştirme girişimlerini de türlü yöntemlere başvurarak engellemede maharetlidir. Ülkemizde siyasî iktidarlar kendi programlarını uygulayabilme konusunda genellikle bürokrasi engeliyle karşılaşırlar. Bu sorunu çoğu zaman, üst düzey kamu görevlilerini değiştirerek  kendi görüşlerine uygun yöneticileri atama yoluyla çözüm bulabilmektedirler. Bu arada özde değişmemesine rağmen sözde değişen kimi kamu görevlilerinin makamlarını muhafaza edebildiklerine de sıkça şahit olabiliriz.

Ülkemizde görülen yönetimde tutuculuğun önemli nedenlerinden birisi de, personel yönetimindeki terfilerin başarıdan çok, kıdem esasına dayalı olmasıdır. Kıdem esası, üst düzeylere gelecek olan personelin daha yaşlı kişilerden oluşmasına ortam hazırlamaktadır. Böyle bir yapının tutucu eğilimler göstermesi de doğaldır.

 

6. Kuralcılık ve Sorumluluktan Kaçma

Ülkemizde idarenin işleyişi, hizmetlerin yürütülmesini yavaşlatan ayrıntılı kurallara bağlanmıştır. Bu durum bir yönüyle üst düzey yöneticilerin, alt kademelerde çalışanları kendi iradelerine tabi kılma ve denetimleri altına alma eğiliminin bir sonucudur. Bu durum memurun hareket kabiliyetini zayıflatmakta, amirlerin gözüne girmeyi iş yapmaya tercih etmelerine neden olmaktadır.

Ayrıntılı kurallar, yönetimin işleyişini yavaşlatmakla birlikte, tembel kamu görevlilerine mazeret kaynağı oluşturmaktadır. Böylece kuralcılık, bürokratların ve memurların kendilerini denetim riskinden korumak için başvurdukları bir yöntem olmaktadır. Çünkü bürokraside, yöneticilerin sorumluluğu, hizmetlerin verimli olarak yürütülmesine  göre değil, işlemlerin kurallara uygun olup olmadığına göre değerlendirilmektedir. Nitekim sorumluluktan kaçmak isteyen veya iş yapmak istemeyen  yönetici ve memurlar, sık sık  “mevzuat böyle emrediyor” mazeretinin arkasına sığınma yoluna gitmektedirler. Şu bir gerçektir ki; bizde çalışmayana değil, çalışana, iş yapana hesap sorulur. Çünkü, çalışan hizmet ürettikçe bir takım yanlış ve hatalara düşecektir.19

Mevzuatın ayrıntılı düzenlenmesi ve kamu görevlilerinin neyi, nasıl, ne şekilde yapacaklarının ayrıntılı olarak önceden belirlenmesi, vatandaşa karşı duyulan güvensizliğin bir ifadesidir. Vatandaşın kural olarak yanlış yapacağı, suç işleyeceği, devlete itaat etmeyeceği kabul edilmektedir. Bu nedenle çoğaltılan  bürokratik kurallarla  vatandaş mümkün olduğunca fazla denetimden geçirilmektedir.

Diğer yandan, ayrıntılı kuralların zaman içinde değişen şartlar karşısında kısa sürede yetersiz hale gelmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu nedenle kuralların sürekli takibi ve sık sık değiştirilmesi zorunlu, zor ve meşgul edici bir iş haline gelmektedir. Çoğu zaman ise, idarenin ağır aksak işleyen yapısı içinde değişikliklerde gecikmeler yaşanmakta; bu da vatandaşı birkaç beden küçük elbisenin içinde yaşamaya zorlamaktadır. Halbuki ayrıntılara girmeyen daha genel kurallar yöneticilere, sorunları çözmede takdir yetkisi vererek esnek hareket edebilmelerini sağlayacaktır. Bu da sürekli mevzuat değişikliği ihtiyacını en aza indirecektir.

 

7. Siyasallaşma

Yönetimde siyasallaşma, daha çok azgelişmiş ülkelerde görülen, idarî sistemin yozlaştığına dalalet eden önemli göstergelerden birisidir. Kamu görevlilerinin atamalarında siyasî faktörlerin birinci derecede rol almasını ifade eder.20  Türk kamu personel rejiminin en önemli ilkeleri, liyakat ve siyasî tarafsızlık olmasına rağmen, uygulamada, idarenin siyasallaşmasına dair örneklere sıkça rastlamaktayız. Siyasi iktidarlar değiştikçe üst kademe yöneticilerinden başlamak üzere orta ve alt kademe yöneticilerine kadar bir değişimin yaşandığı gözlemlenmektedir. Bu görev değişikliklerinde, yükselmek için, uzmanlık, bilgi ve beceri üstünlüğünden ziyade, tanıdık, eş, dost, akraba, arkadaş, hemşehri gibi faktörler ön plana çıkmakta, iktidarla yakın ilişki belirleyici olmaktadır. Siyasal iktidarlarca üst düzey yöneticilerin değiştirilmesi genellikle kabul edilebilir bir uygulamadır. Fakat değişimi, liyakat esasını görmezden gelerek orta ve alt kademeler düzeyine indirmek yönetimi tamamen yozlaştırır.

Siyasal iktidarlar, yönetimde siyasallaşmayı kolaylaştırmak için, yeni kadrolar ve makamlar oluşturmakta; memurları görevden uzaklaştıramadığı için, kızağa alınacak olan kamu yöneticilerinin özlük haklarına uygun çok sayıda üst düzey kadroları, bu amaçla kullanmaktadır. Bu uygulamalar memur kadrolarının şişmesine ve idarenin daha da hantallaşmasına neden olmaktadır.

 

Dipnotlar:

15- EKEN; “21. Yüzyıla Girerken Türkiye’de Kamu Bürokrasisi”, a.g.e., s.267

16- EKEN; “21. Yüzyıla Girerken Türkiye’de Kamu Bürokrasisi”, a.g.e., s.270

17- KARATEPE; Siyaset ve Bürokrasi Gündemi, a.g.e., s.70

18- ERYILMAZ; Kamu Yönetimi, a.g.e., s.234

19- HARPUT; “Kamu yönetiminde Kırtasiyecilik, Çözüm ve Öneriler”, a.g.e., s.161

20- ERYILMAZ; Kamu Yönetimi, a.g.e., s.236

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.