E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

Dr. ADEM YERİNDE*

ARAŞTIRMA;

Kur’ân-ı Kerim’e Göre Bilimsel Düşüncenin Temelleri-2

Bilgi Üretmenin Ön Koşulları

Bilgi üretebilmenin iki temel şartı vardır. Biri ilmî merak ve tecessüs, diğeri ise âlemde kaosun değil, belli yasalara göre işleyen bir düzenin hakim olduğu fikri. Her insanda belli seviyede fıtraten mevcut olan ilmî merak ve tecessüsü harekete geçirmeden ondan düşünme ve akletme kabiliyetlerini kuvveden fiile aktarması beklenemez. Aynı şekilde âlemde belli yasalara göre işleyen bir düzenin, sürekli tekrarlanan fenomenlerin mevcûdiyetini kabul etmeyen bir insanın da bilimsel yasalara ulaşma yolunda verimli bir gayret içerisinde olması düşünülemez.

Kur'ân’da yeralan “Devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?”(22)  gibi insana etrafındaki varlıklara ve fenomenlere bakmasını tavsiye eden yüzlerce âyet ondaki ilmî merakı kamçılamak ve onu kâinat üzerinde tefekküre sevketmek amacını taşırken, “O ki birbiri ile ahenktâr yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk var mı?”(23) , “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık”(24)  gibi bir çok âyet de evrende kaosun değil, belli kurallara göre işleyen bir nizamın hakim olduğunu bildirir. Yine “O her an yaratma halindedir”(25)  âyetinden de yüce Allah’ın evrendeki bu düzenin işleyişini kontrol ettiğini ve belli bir güne kadar onun kusursuz işleyişini teminat altına aldığını anlamaktayız.

Kur’an’a göre âlem, bilgi, kudret, irade ve rahmet sahibi bir yaratıcının eseri olup belli kanunlarla (sünnetullah) aksamadan işlemektedir. Âlemin böyle bir varlık tarafından yaratılmışlığı fikri beraberinde şu görüş ve inanışları da getirir: a) Mademki âlem yaratılmıştır; o halde o zorunlu değil, mümkündür. Mümkünlerin bilinmesinde tutulacak yol ise empirik bir faaliyettir. b) Mademki âlem her şeyi bilen, her şeye gücü yeten bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır; öyleyse orada düzen ve gayenin olması kaçınılmazdır. Kur’an’a göre âlemde hiçbir şey boş ve mânâsız değildir. Her şey yaratıcısının varlığına işaret eden bir delildir. Dünyada görülen nizamın teminatı ise bizzat Allah’tır. c) Madem ki âlem mahluktur; o halde orada bulunan hiçbir şeye ilahî güç atfedilemez. Dolayısıyla Allah’tan başka hiçbir şey dua ve ibadete asla layık değildir.

Kur’ân sürekli biçimde insanları bitkiler, hayvanlar, fenomenler ve kainattaki düzen üzerine tefekküre davet etmesindeki espiri de şu olabilir: Sosyal bilimlere nazaran tabiî bilimlerde kural ve düzen daha net hissedilmektedir. Bu yüzden tabiî bilimler alanında işleyen bilginler kâinatın ötesinde onu idare eden yüce bir Kudretin varlığına inanmaya daha yakındırlar. Nitekim ünlü psikolog James H. Leuba’nın 1914 ve 1933 yıllarında yaptığı iki ayrı araştırmaya göre bilim adamları arasında fizikçiler inanmada ilk sırayı işgal etmektedir.(26)  Çünkü bir bilim adamı evrene baktığı zaman orada bir düzen, bir tertip görüyor. Âlemin bu yapısı ve anlaşılırlığı bilim için esastır. Newton ve Einstein’e göre âlemin bizatihi anlaşılırlığı “mucizevî” bir karakterdedir. En büyük mucize (burada genel geçer kanunları ifade etmektedir), âlemde bu derece yüksek bir nizamın görülmesidir. Einstein, 1952’de eski arkadaşı Maurice Solovin’e yazdığı bir mektupda ilmi teorilerin esasen âlemdeki a priori düzen üzerine kurulduğunu ifade etmiştir. Newton’a göre Allah, âleme daima müdahele ederek oradaki nizamı temin etmektedir.(27)  Einstein’in tabiî kanunları mucize kelimesiyle ifade etmesi Kur’ân’ın bu konudaki espirisine de uygun düşmektedir. Nitekim Kur’an’da da âlemdeki düzen ve onun düzenli işleyişi, insanı Allah’a götüren âyetler olarak nitelenmiştir.

Bilginin İmkanı Meselesi

Çağdaş felsefede Epistemoloji (bilgi teorisi) kavramı ile ifade edilen disiplinde en yoğun tartışmalara sahne olan temel problematikler arasında bilginin imkanı, değeri ve kaynakları meselesi ön planı işgal etmektedir. Beşerî bilgi, insanlık tarihi kadar eski olsa da, bilgi olayını inceleme hadisesi, yani bilgi problemi, felsefî düşüncenin ortaya çıkışıyla başlar. Eski Yunan felsefesinden günümüze kadar en hummalı tartışmalara sahne olan bilgi problemi, bilginin kaynağı ve değeri ile ilgili araştırmalar ve bu çerçevede insan zihni ve kavrama melekesi hakkında yapılan tartışmalar, İ. Kant’ın (1724-1804) insan aklı ve bilgisine yönelttiği tenkitlerin de hareket noktasını oluşturur.

Bilginin imkanı meselesine Kur’ânî perspektiften bakılırsa, Kur'ân’da yeralan duyma, algılama, düşünme, kavrama ve inanma hadiselerine ait binlerce âyetin, bilginin insan için mümkün olduğu gerçeğini açık bir şekilde belgelediği görülür. Bununla birlikte bilgi problemi muhtemelen Grek felsefesinin tesiriyle İslam felsefesi ve Kelâm disiplinlerinde de tartışılmıştır. Meseleyî dinî ve ilmî bakış açısından değerlendiren İslam bilginleri, insan için bilginin mümkün olduğu üzerinde önemle durmuşlar, Sûfistâiyye (Sofistler) adı altında inceledikleri felsefî akımların, objektif bilginin imkanından kuşku duyan veya onu tamamen imkansız gören septik (kuşkucu) ve relativist (izafiyetçi) yaklaşımlarını şiddetle eleştirmişlerdir. Onlar “Eşyanın (Varlıkların) hakikatleri sabittir” derken, varlıkların objektif ve bilinebilir bir gerçekliğe sahip olduğunu belirtmek, dolayısıyla esasen insan için bilginin mümkün olduğunu vurgulamak istemişlerdir.(28)

Kur’ân, değer açısından da zannî ve yakînî (kesin) bilgilerden ve yakînî bilginin de bir kaç kategorisinden bahseder. Bu bağlamda zannî bilginin hareket noktası yapılmasını tenkit ederken “bilgide kesinlik” mefhumunu öne çıkarır. İlme’l-yakîn (kesin zihnî bilgi), ayne’l-yakîn (kesin açık seçik gözlem), hakka’l-yakîn (tecrübe, bilginin yaşanarak tahakkuku) terimlerinin geçtiği âyetler bu bakımdan dikkat çekicidir.(29)  Diğer taraftan zan, şek ve reyb gibi bilgide kuşkuyu ifade eden terimlerin geçtiği âyetlerde(30) de ters yönden “bilimsel kesinlik” ön plana çıkarılmak istenmiştir.

Bilgi Vasıtaları

Bilgi teorisinde üzerinde durulan en önemli konulardan biri de bilginin kaynağı problemidir. Bu konu ile ilgili olarak Kur’ân’da mutlak bilgi kaynağı olarak vahiy başta olmak üzere, duyular, akıl yahut bunun ötesinde sezgiye işaret edilmiştir. İnsan zihninin başlangıçta bir tür “boş levha” (tabula rasa) olduğunu haber veren Kur’ân  aklı yapan şuur muhtevalarının tecrübelerle sonradan oluştuğuna işaret eder. Bu bağlamda Kur’ân’da yer yer göz, kulak ve kalbin (bazan “fuâd” şeklinde) birlikte anılması yanında özellikle kalbin akledici fonksiyonunun vurgulanması önemlidir.(32) 

Vahiy mutlaktır. Duyu ve akıl idrakleri ise onu destekleyen ve doğrulayan tecrübî ve nazarî bilgilerdir. Ancak duyu ve akıl idrakleri mutlak değil, izafîdir. Psikolojik unsurların, sosyal ve doğal çevre faktörlerinin etkisinden bağımsız olarak işlemesi son derece zordur.

Yine Kur’ânî noktadan hareketle özellikle Kelâm disiplininde bilgi vasıtaları, duyumculuk ve akılcılık felsefî akımlarında olduğu gibi kesin bir sınırlandırmaya gidilmeksizin “Bilgi edinme yolları (esbâbü’l-ilm)” başlığı altında incelenmiş ve bunlar haber-i sadık (doğru haber), akl-ı selîm (sağlıklı akıl) ve havâss-ı selîme (sağlıklı işleyen duyular) şeklinde tesbit edilmiştir.

Haber-i sadık, realiteye uygunluk şartı gerçekleştiği için doğru bilgidir. Bu haber ya yalan söylemek üzere bir araya gelmeleri imkansız bir topluluk (mütevatir haber) yahut da mucizelerle teyit edilmiş bir peygamber tarafından bildirildiği için doğrudur ve kesinlik ifade eder. Duyularla elde edilen bilgi ise zorunludur (zarûrî). Akıl yürütme (nazar) ise kazanılmış (iktisâbî) bilginin kaynağıdır. Akıl ile elde edilen bilgi ya zorunludur (yani aklın doğrudan doğruya verisidir) veya nazarîdir (yani akıl yürütme ile elde edilir).(33)

Kur’an’da en sık kullanılan ve üzerinde en çok durulan bilgi, ilahî bilgidir, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. Kuşatıcı bilgiye sahip olan yüce Allah’ın bilgisi mutlak ve objektiftir. Hiçbir şey onu sınırlayamaz. Bu anlamda bilgi (ilim) kavramı, tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı için mutlak ve objektif bir gerçekliğe sahiptir. Mutlak bilgi sahibi yüce Allah’tan gelen bir hakikat olarak Kur’an’ın kendisi de başlı başına ilmî kanıt olma özelliğine sahiptir. “Sana ilim (Kur’ân) geldikten sonra onların heveslerine uyma...”(34)  âyetinde ilim, “Ey insanlar size Rabbinizden bir burhân (Kur’ân) geldi”(35)  âyetindeki burhan kesin ve kanıtlanmış bilgiyi ifade eder. İlâhî bilgi, beşerî bilgiye kılavuzluk eder. Öncelikle Kur'ân, muhatabı olan insanı düşünme ve bilme kabiliyetleri ile donatılmış bir varlık olarak tasvir eder. Vahyedilmiş bilgi, insanın bilme eylemini iyiye, güzele ve daha mükemmele sevkeden nihâî ve mutlak bir karaktere sahip olan ilke ve hükümleri ifade eder.

Kur’ân’da vahyedilmiş bilgiden başka ayrıca tecrübî bilgiler ve bunun vasıtalarına da sık sık işarette bulunulmuştur. “Gökte ve yerde olan şeylere bakın”(36) , “Yeryüzünde gezip dolaşın, Allah’ın ilk defa varlıkları nasıl yarattığına bakın”(37)  “Onlar deveye bakmazlar mı ki, nasıl yaratılmıştır”(38)  meâlindeki âyetler insanları açık şekilde tabiat üzerinde düşünmeye sevketmektedir. Kur’ân’da bunlar gibi düşünme, araştırma, tefekkür etme ve aklı kullanmaya teşvik eden daha yüzlerce âyet mevcuttur. Meselâ akıl ve aklı kullanmayı öngören âyetlerin sayısı 65, diğer taraftan bilgisizlik ve cahilliği yeren âyetlerin sayısı da 25 civarındadır. İnsanın kendi başına mahiyetini düşünüp kavrayabileceği konulara bakmayı emreden 350, yeryüzünü araştırmaya teşvik eden 50 kadar âyet vardır. Pozitif ilimlere işaret eden âyetlerin toplam sayısı ise 750 civarındadır.(39)  Bu âyetlerde Kur’ân genelde temel ilkeler vermekte birlikte insanın ana rahminde yaratılış merhaleleri gibi bazı konularda ayrıntıya girdiği de görülmektedir. Ama genel olarak Kur’ân bir ayrıntılar kitabı değil, ilkeler ve kurallar kitabıdır. O, pozitif bilimlere dair ayrıntıların tesbit ve tetkikini esasen insanlara yüklemektedir. Bunun için de akıl, tecrübe ve gözlem gibi objektif bilgi yöntemlerini benimseyip insanın yanlış üzerinde ısrarına yol açan bağnazlık, zan ve taklid gibi bilimsel anlayışla bağdaşmayan hususları kötülemektedir.(40)

Müslümanların bir kuşaktan diğerine naklettikleri vahiy eksenli bilgilere naklî ilimler (ulûm-i nakliyye), insanın Allah vergisi olan zeka ile akıl ve mantık seviyesinde elde ettikleri bilgilere ise aklî ilimler (ulûm-i akliyye) denir. Bunlara ayrıca hakikatın tadılması (zevk) ve doğrudan idrâkindan (keşf) doğan irfan ve hikmeti de eklemek gerekir.(41)

Sonuç olarak denilebilir ki müslümanların kutsal kitabı Kur’ân, asla bilgi ve bilimsel düşünceye karşı tavır almamış, aksine bir çok âyetinde önemle bilgiye teşvik etmiş ve âlimleri övmüştür. Kur’ân’ın bilime ve bilim adamlarına atfettiği büyük değer sayesindedir ki, Avrupa’nın kara bir barbarlık içinde bocaladığı bir devrede İslamiyetin hakim olduğu coğrafyalarda İstanbul, Bağdat, Kurtuba, Buhâra gibi dünyayı aydınlatan ilim merkezleri kurulmuştu. İslam’ın çağdaş bilim ve medeniyete katkısını çağdaş düşünürlerden Prof. E. F. Gautier (1864-1940) ‘Moeurs et Coutumes des Musulmans’ adlı eserinde şu sözleriyle ifade etmiştir: "Rönesansın ilk kekeleme anları öyle bir devre rastladı ki, barbarlıktan uyanmakta olan Avrupa, İslam medeniyetine bitkin bir hürmetle bakmaktaydı. Taklidi imkansız bir örnek karşısında cesaretini kaybeden Batı’nın kolları sarkıyordu.”(42)

İslam’da amaç bakımından dinî ve aklî ilimler arasında kesin bir ayırım yapmak mümkün değildir. Bütün ilimler kendilerine ait kavramlarla marifetullah (Allahı tanımak) ve tevhidullahı (Allah’ı birlemek) telkin etmektedirler. İslamî eğitim modeli bu birliğe dayanarak Afrika’dan Endülüs’e kadar yayılmıştır. Böylece Helenizm ile modern dünya arasında bir geçiş olmaktan başka kendisi de başlı başına bir medeniyet ve kültür dünyası kurarak üçüncü ve en zengin halkayı oluşturmuştur. Nitekim Philip Hitti: “İslam medeniyetinin modern dünyaya en büyük yardım ve hediyesi ilimdir”, R.V. Bodley de: “Rönesansı İslâmiyete borçluyuz” gibi sözleriyle bu gerçeği dile getirmişlerdir. Çağdaş düşünürlerden W. M. Watt da yakın dönemlerdeki gelişmeler neticesinde Orta Çağ hıristiyan yazarlarının çizdikleri İslam tablosunun tamamen iftira olduğunu, İslam’ın Batı bilimsel düşüncesine yaptığı tesirin kasıtlı olarak ya küçümsendiğini ya da görmezlikten gelindiğini itiraf etmek zorunda kalmıştır.(43)

Kur'ân ve bilim esasen aynı dünyayı anlatmayı ve yorumlamayı amaç edinmişlerdir. Bilim varlıkların sadece maddî duygularımıza hitap eden yönlerini ve onların yapısal fonksiyonlarını yorumsuz olarak incelemeye çalışırken, İslam bu çalışmalara ruh ve anlam kazandırır. Dış dünyayı iyi ve kötü, sevgi ve nefret gibi insânî ve ahlâkî değerlerle yorumlar. O nedenle Franz Rozelthal’ın da haklı olarak belirttiği gibi hiçbir inanç sisteminde din ile ilmin kaynaşması İslam’da olduğu kadar ayrılmaz bir şekilde gerçekleşmemiştir.(44)

Kur’ân yüzlerce âyetinde insanın ilmi merakını harekete geçirerek onu yüce Yaratıcının varlığının birer işareti olarak tabii fenomenler üzerinde tefekküre, onların işleyişini akletmeye çağırmıştır. Bu meyanda astronomi, fizik, biyoloji gibi müspet bilimlerin alanına giren pek çok hususa sarâheten veya zımnen işaret etmiştir. Öyle ki, tefsir geleneği içinde Kur’an’ın bu yöndeki âyetlerinin yorum ve izahında genel kabul görmüş bilimsel verilerden azamî ölçüde istifadeyi savunan ve her çeşit bilimin temel kavramlarını ve ilkelerini Kur'ân’dan çıkarmaya çalışan mazisi çok eskilere dayanan Bilimsel Tefsir düşüncesi ortaya çıkmıştır.(45)

 

* Yüksek İslam Enstitüsü Sofya

 

1- Mehmet Aydın, Din Felsefesi, Ankara 1996 (5. baskı), s. 264. Meselâ bkz. H. Brown, The Wısdom of Science; Its Relevance to Culture and Religion, Cambridge 1986.

2- Isac Newton (1642-1727) Hıristiyanlık üzerine yaptığı araştırmalar sonucu teslis inancının IV. asırda Hıristiyanlığa sokuşturulduğunu tesbit etmiş ve Kutsal Kitap üzerinde yapılan tahriflerle ilgili tesbitlerini İncil Üzerine dikkate Değer Tahrifatlar isimli eserinde toplamıştır. Bkz. Yeni Bir Bakış Açısıyla İlim ve Din, İrfan Yılmaz ve diğerleri, İstanbul 1998, I, 252.

3- Daha başka örnekler için bkz. Adnan Adıvar, Bilim ve Din, İstanbul 1980; İrfan Yılmaz ve diğerleri, Yeni Bir Bakış Açısıyla İlim ve Din, İstanbul 1998, I, 252 vd.

4- Adıvar, a.g.e., s. 97.

5- Çağdaş bilim ve bilimsel veriler ışığında Kitab-ı Mukaddes ve Kur’ân’ın karşılaştırılması ve bu konuda Kutsal Kitab’ın açık bilimsel verilerle çelişmesi yanında Kur’ân’ın bariz bir şekilde ilmî sonuçlarla uyuşan tabiatı hakkında geniş bilgi için bkz. Maurice Bucaille, Kitab-ı Mukaddes, Kur’ân ve Bilim (trc. Suat Yıldırım), İzmir 19981.

6- Aydın a.g.e., s. 268. Daha geniş bilgi için bkz. Adıvar, a.g.e., s. 362 vd.

7- Bu alanda faaliyet gösteren çeşitli kuruluşlar ve çalışmaları hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İrfan yılmaz, a.g.e. II, 667 vd.

8- Aydın, a.g.e., s. 280. Burada belirtmek gerekir ki, Robinson’un İnciller ve İsa ile ilgili bu değerlendirmesi bir peygamber olarak İsa ve yüce Allah tarafından ona indirilmiş olan saf vahiy olarak İncil hakkında değildir. Zira böyle bir yorum İslam hakkında kabul edilemiyeceği gibi gerçek Hrıstiyanlık hakkında da kabul edilemez. Fakat onun değerlendirmesi tahrif edilmiş İsa imajı ve muharref İncillerde kendisine atfedilen sözlerle alakalıdır.

9- el-Alak 96/1

10- bkz. el-Alak 96/4; el-Kâlem, 68/1.

11- el-Kehf, 18/109.

12- eş-Şûrâ 42/52.

13- ez-Zümer, 39/9.

14- İbn Mâce, “Zühd”, 15; Tirmizî, “İlm”, 19.

15- Şaban Döğen, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, İstanbul 1987, s. 312.

16- Yılmaz, a.g.e., I, 291.

17- Bkz. ez-Zâriyât 51/56.

18- Fussilet 41/53.

19- René Guénon, Doğu ve Batı (trc. Fahrettin Arslan), İstanbul 1991 (2. Bsk.), s. 39.

20- Bu ve benzer tanımlar için bkz. Necip Taylan, “Bilgi” DİA (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi), İstanbul 1992, VI, 157.

21- Krş. Aydın, a.g.e., s. 262.

22- el-Ğaşiye 88/17-20.

23- el-Mülk 67/3.

24- el-Kamer, 54/49.

25- er-Rahmân 55/29.

26- Aydın, a.g.e., s. 271.

27- Aydın, a.g.e., s. 272.

28- Bkz. Taylan, a.g.m., VI, s. 158-159.

29- et-Tekâsür, 102/57; el-Hâkka 69/51.

30- 2/2; Âl-i İmrân 3/9; en-Nisâ 4/157; el-En’âm 6/116; Hûd 11/62; İbrahim 14/10; en-Necm 53/28.

31- en-Nahl 16/78.

32- Meselâ bkz. el-A’râf 7/179; Yunus 10/31; en-Nahl 16/78, 108; el-İsrâ 17/36; el-Hâc 22/46; es-Secde 32/9; el-Câsiye 45/23.

33- Geniş bilgi için bkz. Nureddin es-Sâbûnî, el-Bidâye fî usûli’d-diyâne (nşr. Bekir Topaloğlu), Ankara 1979, s. 16; Taylan, a.g.m., VI, 159.

34- el-Bakara 2/120, 145.

35- en-Nisa 4/174.

36- Yûnus 10/10.

37- el-Ankebût 24/20.

38- el-Ğâşiye 88/17.

39- Bkz. Celal Kırca, Kur’ân ve Bilim, İstanbul 1996, s. 34.

40- Bkz. El-En’âm 6/148; en-Necm 53/28.

41- Seyyid Hüseyin Nasr, İslam ve İlim (çev. İlhan Kutluer) İstanbul, 1989, s. 14.

42- Döğen, a.g.e. (Önsöz), s. 5; Yılmaz, a.g.e., I, 634.

43- Bkz. Yılmaz, a.g.e., II, 633, 636.

44- Yılmaz. a.g.e., II, 641.

45- Bu konuda geniş bilgi için bkz. Celal Kırca, Kur’ân ve Bilim, İstanbul 1996; a.mlf., Kur’ân-ı Kerim’de Fen Bilimleri, İstanbul 1989; J. J. G. Jansen, Kur’ân’a Bilimsel-Filolojik-Pratik Yaklaşımlar (trc. Halil Rahman Açar) Ankara 1993; J. M. S. Baljon, Kur’an Yorumunda Çağdaş Yönelimler (Şaban Ali Düzgün), Ankara 1994

 

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.