E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

YUNUS HÜDAYİ

KAPAK;

ŞERİATTEN KİM KORKAR

Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, hassasiyetlerimizin dumura uğradığı bu dönemde Cenab-ı Hakk’ın fazl ve rahmeti yetişmese istikametten kaymanın buzda kaymaktan kolay olduğu çetin bir zamandayız. Değerlendirme ve kıymet ölçülerinin maddeye bağlandığı gözden akıllılığın zirveye çıktığı müşevveş bir ortamdayız. Kalplerin kaydığı bu hengamede istikamet üzere olmayı sıdkımıza alıp, bu çetin yoldan geçmemiz gerekiyor. İslam’ın helal ve haram kıstaslarını benimsemeyenler, farkında olsun olmasın başka çevrelerin bir çok kıstaslarına boyun eğmekte, ona itaat etmektedirler. Allah’ın kıstası mı daha hayırlı yoksa dünya için bağlandıkları şeylerin koydukları kurallar mı?

Memleketimizde yanlış bilinçlenen bir çok insanda gördüğümüz gibi, insanlar şeriatten niçin korkarlar diye düşünüldüğünde Şeriatın hükümleri incelenerek bakılacak olursa, ondan ancak hırsızların, hortumcuların, deyyusların, fuhuş tüccarlarının, faizcilerin, katillerin vs. korktuğu müşahede edilir. Demek ki huzur ve esenlik içerisinde yaşamak isteyenlerin, iffet ve hakkaniyet üzere hayat sürmek isteyenlerin şeriatin hükümlerinden bir endişe içerisine düşmemeleri gerektiğini anlıyoruz. Ama hem burada hem de batıda, İslam’ın bütünlüğü içerisinde doğru anlaşılabilecek bir takım hükümlerini ele alarak onu karalama ve zihinleri bulandırma yarışının dolu dizgin sürdüğünü görüyoruz. Ayetin ifadesiyle, “fakat insanların çoğu bu hakikati bilmezler.”

Şeraiti Ğarra-i Ahmediye diye veciz bir ifadeyle tesmiye olunan şeriatın düşmanları, müslüman milletler içinden bulup yetiştirdikleri ve bütün güçleri ile her bakımdan destekledikleri yerli hainleri ve ahmakları kullanarak, dinî hassasiyetimizi azaltmak, imanî gücümüzü düşürmek, dinimize karşı şüphelerimizi artırmak, manevî bağlarımızı zayıflatmak veya en azından bizi gerçek ve saf İslam’dan uzaklaştırarak yozlaştırmak için gayret ediyorlar. Bunun için de yine bazen açıktan, bazen gizliden destekledikleri basın-yayın organlarını acımasızca kullanıyorlar.

Bu, aynen şeytanın Hz. Âdem ile Hz. Havva’yı cennetten çıkarmak için uğraşırken onlara gelip, "Rabbiniz başka bir sebepten dolayı değil, sırf iki melek olmayasınız veya cennette ebedî kalanlardan olmayasınız diye size su ağaçtan yemeyi yasakladı. Ben hiç şüpheniz olmasın ki, sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim (onun için bunu size haber veriyorum.)" (Araf, 20-21) diye yemin etmesine benzemektedir. Binaenaleyh bunlar şeytanın metodunu kullanarak bir taraftan da, sanki onların iyiliğini ve ilerlemesini istiyorlarmış gibi davranarak müslümanları aldatmaya ve iman cennetlerinden, sömürüye karşı en büyük kalkanlarından mahrum etmeye çalışıyorlar. İnsan etkilere açık bir varlıktır. Dolayısıyla sabah-aksam çeşit çeşit üsluplarla yoğun bir şekilde maruz bırakıldığı reklâm ve propagandaların tesiri ile en azından kendisini olduğu gibi sunmaktan veya istediği gibi olmaktan çekinir; İslam’ın en temel meselelerine bile sahip çıkmaktan utanır hale gelir. Böylece yavaş yavaş müslümanlar için bir yozlaşma, yabancılaşma ve kendini unutma meydana geliyor.

Asr-ı saadetten günümüze dek örnek şahsiyetlerin hayatını incelediğimizde onlardaki, dînî hassasiyetin kabına varılmaz inceliklerini okuduğumuzda, hayat binasını takva temeli üzere inşa edenlerle, çürük temel üzerine inşa edenlerin arasındaki seviye ve kalite farkını net olarak görebilir ve onların imrenilecek huzur iksirini elde edebilirsek, kınayanların kınamasına aldırmadan yolumuza devam edebiliriz.

Yüce Allah öncelikle peygamberlerden, sonra inananlardan ve nihayet top yekun bütün insanlardan yiyip içtiklerinin helal olmasını istemiştir.

“Ey Peygamberler! Temiz ve helal nimetlerden yeyin ve salih amellerde bulunun ve bilin ki, yaptığınız her şeyi eksiksiz biliyorum.” (Mü’minûn 23/51)

“Ey İmân edenler! Size rızık olarak sağladığımız şeylerin temiz/helal olanlarından yeyin ve gerçekten sırf Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.”

“Ey İnsanlar! Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara 2/168.)

“Helal bellidir, haram da.. Bu ikisi arasında insanların çoğunun bilmediği şüpheliler vardır. Dolayısıyla kim şüphelilerden uzak durursa, hem dinini hem de şahsiyetini korumuş olur. Kim de şüpheli olan şeylere karşı hassasiyet göstermezse, bir gün gelir kendini haramların içinde bulur. Aynen bir koruluk etrafında hayvan güden çobanın durumu gibi; hayvanların her an koruluğa girme ihtimali vardır. Şimdi dikkat edin! Her güç sahibinin girilmesini yasakladığı bir koruluğu vardır. Allah Teâlâ’nın koruluğu da haramlardır.” (Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât,107; Ebû Dâvud, Buyû’,3: Tirmizî, Buyû’,1; Nesâî, Buyû’2: İbn Mâce, Fiten,14; Dârimî, Buyû’,1; Ahmed, Müsned, IV, 267.)

Kaynakların çoğunda bu  hadis  “kitab-ı büyu’” da yani alışveriş bölümünde zikredilir. Zira şüphelilere düşülen ekseri yer muamelattadır. Efendimiz aleyhissalatü vesselam insanların çoğunun bu şüphelilerden bihaber olduğunu belirtmiştir. Tirmizi’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte:

“Kişi sakıncalı duruma düşebilirim endişesiyle sakıncalı olmayan bazı şeyleri terk etmedikçe müttakîler seviyesine ulaşamaz.” buyurulmuştur.

Âlimler sakınılmasın gereken şüphelileri üç kısma ayırmışlar.

1- Sakınılması vacib olanlar: Harama götüren şüpheli şeyler bu kısımdandır.

2- Sakınılması mendub olanlar: Haram karıştığı bilinen mallarla muamelede bulunmak.

3- Sakınılması mekruh olanlar: Şeriatın ruhsat verdiği hususları tekellüfe girdiği, zorluk verdiği halde, güya takva için terketmek.

İmam Gazali de şüphelilerden sakınmak anlamındaki vera’ ı üç kısma ayırır:

1- Sıddıkların vera’ı, ibadete kuvvet kazanma niyeti olmadıkça mübahlara iltifat etmemek

2- Müttakilerin vera’ı, harama düşme korkusuyla şüpheli olmasa da bazı şeyleri terk etmek.

3- Salihlerin vera’ı, haram ihtimali az olan, ama ortada gözüken şeyleri terk etmek.

Eğer gerçekte zahir olmayan varsayımlara dayalı bu tip şüphelenme ve kaçınmalar ise, vesvesecilerin vera’ındandır. Mesela ihtiyacı olan bir şeyi tanımadığı birinden satın alırken haram olabilir diye terk etmek gibi. Halbuki onun haram olduğuna dair ortada bir işaret yoktur. (Askalani, Fethu’l-Bari, 4, 290-293)

Ebu Davud Es-Sicistani, bu hadis-i şerifi her alandaki bütün sünnetlerin özünü oluşturan 4 hadisten biri olarak zikreder. (Temhid li-İbn-i Abdi’l-Berr, 9, 201)

Bazı alimler bu hadisin dinin üçte biri olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da İslam’ın mihveri olduğunu zikrederler. Bütün cesedin salahı kalbin salahına bağlıdır. Aklın salahı da kalbin salahına bağlıdır. O halde tüm azalarını istikamette tutmanın yolu kalbi istikamette tutmaktan geçtiğine göre, devamlı değişip duran kalbi din üzere sabit tutmak, şüphelilerden kaçınmayı gerektirir. Öyle ki, bu şüpheli şeyler etrafında dolaşa dolaşa haramlara düşmek, hatta alışmak hep görülegelmiş bir husustur. Kasıtlı olarak sürekli haramlarla meşgul olmanın da insanı küfre hazırladığını alimler belirmişlerdir. (Nevevî, Şerh-i Sahih-i Müslim, 11, 27-30)

Nasıl ki çoban koruluğun etrafında otlatmaya devam ederken koruluğa düşer ve cezalandırılırsa şüphelilerin etrafında dönüp dolaşanlarda harama düşmekle sorumluluk altına girmektedirler. İnsanların çoğunun bunu bilmemesine dair haber, bir kısım insanların -ki onlar gerçek alimlerdir- bunları bildiğini gösteriyor. O halde gerçek alimlerin izini takip edenlerin selamette olacağına işaret etmektedir. O halde dînî hükmünü öğrenene kadar şüpheli şeyleri terk edenler gerçekten dinini ve şerefini korumuş olacaktır. (Azimabadi, Avnu’l-Ma’bud, 9, 128)

“Şüpheli olanı bırak, şüpheli olmayana yönel.” (Tirmizî, Kıyâmet, 60)

“Muhakkak ki sizleri biraz korku, biraz açlık, biraz maldan, candan ve hasılattan eksiklik ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabırlıları ki, başlarına bir musibet geldiği vakit “Doğrusu biz Allah’a aitiz ve muhakkak O’na döneceğiz” derler.”

 Şu halde imtihan kaçınılmaz bir durum olarak karsımızdadır ve böyle olması da tabiidir. Aksi takdirde değerlerini koruma hususunda direnip sebat edenlerle, en ufak sıkıntıda her şeyden kolayca vazgeçen, nefsine yenik düşüp şeytana ve dünyaya teslim olanların birbirinden ayrılmasını amaçlayan imtihanın bir anlamı olmazdı.

Hz. Peygamber gerçek iflasın bu olduğunu haber vermektedir.

“Bilir misiniz müflis kimdir? Ashab-ı kirâm: “Bildigimiz kadarıyla müflis, parası ve malı kalmayan kimsedir” dediler. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi söyle buyurdu:

“Ümmetim içinde gerçek müflis durumuna düsenler, kıyâmet günü, namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerde bulunduğu halde, vaktiyle kimine onur ve haysiyet kırıcı kaba sözler sarfettiği, kimine iftirada bulunduğu, kiminin haksız yere malını yiyip kiminin kanını akıttığı, kimine şiddet uyguladığı (dövdüğü) için, hak sahiplerinin haklarını bu şahsın iyiliklerinden (güzel ve makbul amellerinden) almasıyla ortada kalan kişidir. Şayet bu zulüm ve haksızlıkların telafisi için iyilikleri yeterli gelmezse, hak sahiplerinin günahlarından alınır ve bu şahsa yüklenir, sonra da cehenneme atılıverir.” (Müslim, Birr, 59: Ahmed, Müsned, II, 303, 334.)

Helal bilincinin kaybolması ve harama karşı fütursuzluk, insanların birbirine güvenini yıktığı gibi, manevî hayatı da altüst etmektedir.Yaşadığımız olaylardan aldığımız hisse odur ki, muamelatımız düzgün olmazsa, alışverişimizde doğruluk ve hakkaniyete riayet etmezsek, nezaket ve hilmiyet kuşağını takamamışsak, ne kadar ibadet ehli, derviş gözüksek de,  insanlara tesirimiz olmaz, bu dinin örnek şahsiyeti olamayız. Bu sebeple dinden soğuyanların vebalinin alırız Allah korusun.

İşte dua ve helal kazanç arasındaki birebir ilişkinin Kâinatın Efendisi’nin ağzından ifadesi:

“…Sonra Hz. Peygamber Allah için uzun yolculuklara çıkıp cihatta bulunmuş, saçı başı toz toprak içinde kalmış bir adamdan söz etti. Bu adam kaldırmış ellerini semaya: “Ya Rab! Ya Rab! Diye niyazda bulunuyor. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, bastan aşağı haramla beslenmiş. Böyle birinin duası nasıl kabul olunur!” (Müslim, Zekât, 65)

 “Öyle bir zaman gelecek ki, kişi, eline geçen şeyin helalden mi yoksa haramdan mı olduğuna aldırış etmeyecek.” (Buhârî, Buyû’, 7, 23; Nesâî, Buyû’, 2)

Şüpheli bir lokmayı istifra ile çıkardıktan sonra Hz. Ebu Bekr (R.A) şöyle demişti: “Allah’ım midemde kalıp damarlarıma karışandan sana sığınırım.”

Abdullah b. Ömer (R.A): “Namaz kılmaktan yay gibi, oruç tutmaktan çöp gibi olsanız da zayıf düşseniz bile haram ve şüpheli şeylerden kaçınmazsanız, Allah ibadetleri kabul etmez.” demiştir.

Abdullah b. Mübarek şöyle diyor:

“Benim için şüpheli bir dirhemi iade etmek, yüz bin hatta milyon dirhem sadaka vermekten, daha sevimlidir.”

Tevrat’ta şöyle yazar:

“Yediği lokmaya aldırış etmeyeni Allah Teâlâ cehennemin hangi kapısından atacağına aldırış etmez.”

Sehl derki: “Haram lokma yiyenin azaları –bilsin bilmesin, istesin istemesin- isyan eder. Yediği helal olan kimsenin azaları da kendisine itaat eder ve hayırlı işleri yapmağa muvaffak olur.” (İmam Gazali, İhya, c2, sh. 239-240)

İmam Muhammed eş-Şeybanî’ye zühde dair niçin bir eser yazmadığını sorarlar, o da yazdığını söyleyince, “neden görmedik” derler. O da şu tarihî cevabı verir: “Kitab-ı Büyu’u yazdım ya (alışverişin hükümlerine dair), alış verişinin helalden mi haramdan mı olduğunu bilmeyen, lokması temiz olmayan zühde nasıl erişir.”

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.