E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

EBUBEKİR SIDDIK YAŞLI

KAPAK;

GELİŞMİŞ ÜLKE OLMAK İÇİN ÖNÜMÜZÜ GÖRMEK

Gelişmiş ülkeleri gelişmemiş olanlardan ayıran temel özelliklerinden biri, planlı bir hayat tarzını benimsemiş olmalarıdır. Planlı bir yaşam tarzını benimsemiş olmanın gelişmiş ülkelere sağladığı en önemli kazanım, geleceklerini görme ve güçleri ölçüsünde onu kontrollerine alma imkanını vermesidir. Bu imkan onları nerede, nasıl ve niçin yaşadıkları, nereye varmayı arzuladıkları konularında düşünmelerini, bilinçli davranmalarını ve kendilerinin yanı sıra çevresindeki ülke ve kaynakları da kontrol altına almalarını beraberinde getirmektedir. Bu durum güçlü ülke ya da toplumların daha da güçlenmesine, yalnızca kendi topraklarında değil, tüm dünyada etkin olmalarına imkan hazırlamaktadır.

Gelişmiş ülkeler açısından yarın, en az bugün kadar önem taşımaktadır. Bu nedenledir ki, gelişmiş ülkelerin önemli çalışma alanlarından birini planlama çalışmaları oluşturmaktadır. Bir başka ifade ile bugünü yaşarken yarını da düşünmekte, yarın varmayı hedefledikleri durumu belirginleştirmekte ve tüm enerjilerini belirledikleri hedeflere ulaştıracak etkinlikler üzerinde yoğunlaştırmaktadırlar. Gelişmiş ülkeler gelişmişlikleri ve güçleri oranında ileriye yönelik teoriler geliştirmekte, politikalar üretmekte, gelecek elli-yüz yılın dünyasını şekillendirmeye çalışmaktadırlar. Bunun için siyasî, ekonomik, askerî, sosyal, kültürel yönlerden ne yapmaları gerekiyorsa bunları tek tek belirleyip planladıkları şekilde yerine getirme uğraşı vermektedirler. Bu çalışmaları da büyük ölçüde amaçlarına ulaşmakta, güçlerine yeni güç katarken diğer toplumları ya da ülkeleri de kendilerine güç katmaları doğrultusunda yönlendirebilmektedirler.

Gelişmiş ülkelerin tüm bu çalışmalarına ve güçlerine güç katma girişimlerine karşılık gelişmemiş ülkeler de gelişmiş ülkelerin amaçlarına hizmet eden bir araç olmaktan ileriye geçememektedirler. Oyunun kuralları gelişmiş ülkeler tarafından konulurken gelişmemiş ülkelere düşen ise, bu kurallar dahilinde bir figüran rolü oynamak ve güçleri ölçüsünde gelişmiş ülkelerin daha da güçlenmelerine katkı sağlamaktır. Gelişmiş ülkeler bir taraftan bu gün oynanması için yazdıkları senaryoyu oynarken ve oynatırken diğer taraftan gelecek için yeni senaryolar yazmaya, yeni aktör ya da figüranlar üretmeye devam etmektedirler. Yine senaryonun bir parçası olarak gelişmemiş ülkeler, gelişmiş ülkelerin hedeflerine hizmet etme oranları ölçüsünde taltif görüp onore edilmektedir.

Gelişmiş ülkelerin oynanmak üzere yazdıkları senaryonun oyuncuları kimi zaman Birleşmiş Milletler, Nato, Avrupa Topluluğu, Avrupa Konseyi, İnsan Hakları Mahkemesi gibi kurum ve kuruluşlar olurken kimi zaman da gelişmemiş ülkelerin başkanları, liderleri, toplum önderleri gibi insanlar olabilmektedir. Senaryonun ana söylemlerini ise Kopenhag kriterleri, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa insan hakları sözleşmeleri vb. oluşturmaktadır. Gelişmemiş ülkeler kraldan çok kralcılık anlayışı çerçevesinde senaryoya, senaryoda kendilerine verilen rollere ve bu söylemlere sadık tavırlar sergilerken gelişmiş ülkeler gerektiğinde kendi senaryolarına uygun olmayan davranışları rahatlıkla sergileyebilmekte, senaryoyu yeniden düzenleyebilmekte ya da sahip oldukları siyasî, ekonomik ve teknolojik güç yardımıyla senaryo değişikliklerini haklı ve gerekli değişiklikler olarak diğer toplumlara lanse edip benimsetebilmektedirler. Bu sürecin daha acı olan tarafı, hizmetkârlık yapan gelişmemiş ülkelerin ya da toplumların idareci kesiminin, yaptıkları hizmet karşılığında aldıkları iltifatlarla öğünmeyi bir maharet saymalarıdır. Hatta bu kesim, kendi toplumuna karşı, bu iltifatları, sömürgeci ülkelerin onları daha fazla kontrol altında tutmak için verdiği kredileri bir propaganda aracı, bir koz olarak kullanmaktadır.

Bu sürecin ilginç ve gerçek olan bir başka boyutu da, “tarih tekerrürden ibarettir” tezini doğrularcasına tarihin her döneminde rastlanılan bir senaryonun tekrar tekrar oynanıyor olmasıdır. Bir dönemde Büyük Roma, bir dönemde Bizans, bir dönemde Büyük Selçuklu Devleti, bir dönemde Osmanlı Devleti ve nihayet Amerika Birleşik Devletleri ve bazı Avrupa ülkeleri gibi bazı ülke ve toplumlar, kendi dönemlerinde senaryolar yazan ve tüm insanlığa oynatan senarist ve yönetmen konumunda olmuşlardır. Ancak bunlar arasında Büyük Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin, hedef ve misyonlarının farklı olması, senaryolarının insanîliği ve ilahî emirlere uygunluğu nedeniyle diğerlerinden farklı olduklarının belirtilmesi gerekir. Mesela, Osmanlı Devleti de kendi çağında tüm dünyaya hükmetmiş, kıtalara sahip olmuş, diğer ülkelerin iç ve dış işlerini yönetme gücünü elinde bulundurmuş ama tüm insanlara ilahî emirler doğrultusunda, onuruna yakışır şekilde bakıp kendine özgü bir sistem kurabilmiştir. Bugün bile insanlığın içinde yaşadığı bir çok bunalımın tedavi yollarını tespit etmiş ve uygulamış, yaşanılır bir dünya oluşturma mücadelesini vermiştir. Ama ne yazık ki zaman gelmiş, devir dönmüş, hedef ve misyonundan uzaklaşması ile birlikte senarist ve yönetmen konumundan figüran rolüne layık görülmüştür.

Yine bu tarihsel süreç bizlere ülkelerin, devletlerin daim olmadığını, aynen bir canlı varlık gibi doğup büyüdüğünü ama sonunda gücünü kaybedip yok olduğunu göstermektedir. İnsanlığa huzur ve mutluluk getirmeyen hiçbir sistem, gücünü bu doğrultuda kullanmayan hiçbir devlet varlığını sürekli olarak devam ettirememiştir. Buradan hareketle mevcut düzenin de süreklilik arz etmeyeceğini, gücün tekrar el değiştirebileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tarihi gerçekler ve tarihsel süreç bize bunu göstermektedir. Sünnetullah bunu gerektirmektedir. Bu nedenle ülke olarak, toplum olarak ümidimizi kaybetmememiz gerektiğini belirtmeliyiz. Tarihe yön verme güç ve imkanını kendi bünyemizde taşıdığımıza canı gönülden inanmalı; kesinlikle ve kesinlikle ümitsizliğe düşmemeliyiz. Millet olarak, toplum olarak bu güç ve kudreti genlerimizde taşımaktayız. Bu düşünce kesinlikle hamasî duygularla söylenmiş bir kanaati yansıtmamaktadır. Her şeyi yaratan ve bizi bizden daha iyi tanıyan Yaratıcının bize bildirmiş olduğu “eğer inanıyorsanız üstün sizsiniz”, “onlar istese de istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır” teminatları doğrultusunda oluşmuş inançtan başka bir şey değildir.

Ancak Yaratıcının bu teminatının şu anki halimizle bizim için verilmediğinin, bu teminata uygun bir konum ve durumumuzun olmadığının da belirtilmesi gerekmektedir. Zira Yaratan bu teminatlarının yanı sıra “neye layık iseniz o şekilde yönetilirsiniz” kuralını da koymuştur. Bir başka deyişle toplum olarak, millet olarak, ümmet olarak içinde bulunduğumuz halden sorumlu olanın yine bizler olduğu unutulmamalıdır. Yaratılışımızla birlikte büyük bir sorumluluk altına girdiğimizin, Yaratana belirli sözler verdiğimizin bilincinde olmalıyız. Bu sorumluluk ve ağır görev altında, inanan insanlar olarak, zaman kaybetmeksizin yakınmaktan öteye geçip mevcut hâlimizi sorgulamamız gerektiğinin farkına varmalıyız.

Toplum olarak, inanan insanlar olarak kendimize yöneltmemiz gereken soruların en başında, “kim olduğumuz, niçin bu halde bulunduğumuz ve nerede olmamız gerekmektedir?” gibi sorular gelmektedir. Gerçekte bu soruların cevaplarının tamamı hayat kitabımız KUR’AN’da ve hadiste açık olarak yer almaktadır.

Bizler Allah (CC)’ın halifeleriyiz, bizim için din olarak belirlenen İslam’ı yaşantımıza hakim kılmak ve Yaratan’a yine Yaratan’ın istediği gibi kul olmak ve inancımızın üstünlüğüne yakışır bir konumda olmak durumundayız. Bu soru ve cevapları net olarak belirledikten sonra yine kendimize yöneltmemiz gereken ikinci kuşak önemli sorular arasında, “şu anda nerede bulunmaktayız ve nereye gidiyoruz?” soruları yer almaktadır. Bu genel ifadelerle belirtilen soru ve cevapları daha somut soru ve cevaplara dönüştürerek dönüşüm sürecine başlanılması en uygun yol olarak görülmektedir. Bu sorgulamalar ışığında gelişmiş ülkelerin yaptığı gibi günümüzdeki durumumuz kadar gelecekte olmayı arzuladığımız durumu da düşünerek geleceğe dönük gerçekleştirilebilir planlar yapmak, hedef ve ideallerimizi belirlemek, bu hedef ve idealler doğrultusunda tüm gücümüzle çabalamak zorundayız.

Özelde Türk toplumu, genelde ise İslam ümmeti olarak içinde bulunduğumuz durumun hiç de iç açıcı olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Şu an dünyada, tüm insanlığın oynadığı senaryonun yazılmasında etkin bir konumda olmadığımız, dünya siyasetine, gelişme ve değişmelere yön veremediğimiz, kendi içimizden güçlü bir devlet, gelişmiş bir toplum çıkaramadığımız acı ama gerçek olan bir durum. Gelişmiş ülkeler tarafından bize biçilen elbiseyi giymekten, verilen rolü oynamaktan, dünya sinemasında figüranlık yapmaktan ileri gidemediğimiz somut olarak gözlenebilmektedir. Ciddi anlamda kendimizi sorgulamadığımız, geleceğimize yine kendimiz yön veremediğimiz, dünya sinemasında oynanan oyunları yazamadığımız sürece şu anki konumumuzda, dünya kamuoyundaki etkinliğimizde bir değişmenin olmayacağını da yine rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bugün gelişmiş ülkeler kendi senaryolarını hayata geçirmek üzere ekonomik, teknolojik, siyasî güçlerinden yararlanarak oluşturdukları Birleşmiş Milletler, Nato, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği gibi örgütlenmeler aracılığıyla kimilerince Büyük İsrail, kimilerince Büyük Ortadoğu, kimilerince Yeni Dünya Düzeni projesini uygulamaya geçirmişlerdir. Bu senaryonun bir gereği olarak insan hakları, demokrasi, eşitlik, özgürlük gibi insan ruhunu okşayan söylemler geliştirerek tüm dünya ülkelerini, toplumlarını da yanlarına alarak projelerinin hayata geçirilmesi için mücadele vermektedirler. Gerektiğinde tıpkı cahiliyye Araplarının kendilerine helvadan put yapıp yedikleri gibi Filistin’de, Afrika’da, Çeçenistan’da, Afganistan’da, son olarak da Irak’ta ve burada adını sayamadığımız geniş bir coğrafyada (bu coğrafyanın önemli bir kısmında müslümanlar bulunmaktadır) insan ruhunu okşayan ve helva gibi tatlı olan putlarını yemekten çekinmemektedirler. Dünyanın dört bir yanına, belki de insanlığın tarih boyunca görmediği zulüm ve vahşetin en acımasızını yaşatmakta, gözyaşları arasında kendi güçlerine yeni güç katmaya çalışmaktadırlar. Her geçen gün ölen, acı çeken, zulüm gören insan sayısında önemli artışlar yaşanmaktadır. Dünyanın her hangi bir yanında az da olsa kendi vatandaş ya da dindaşlarının canı yandığında çığlıklar atıp tehditler savuran gelişmiş ülkeler ve onların maşaları olan kurumları, İslam topraklarında yapılan kitlesel kıyımlara sessiz kalma çifte standardını göstermekten yüzleri kızarmamaktadır. Gösterdikleri en önemli tepki, yüzeysel ve samimiyetten yoksun kınamalardan öte gitmemektedir.

Gerçekte batılı ve gücü elinde bulunduran bu ülkelerin ve onların amaçlarını gerçekleştirmek üzere oluşturdukları kurumların ortaya koydukları bu çifte standarda ya da  insanlık adına ve kendileri dışındaki toplumlara senaryolarında böyle bir rol yüklemeleri, onları sömürmeleri, onlara acı ve ızdıraptan başka bir şey sunmamaları, tüm insanlığı bir çürümeye ve yok oluşa sürüklemeleri şaşırılacak bir durum olarak değerlendirilmemelidir. Zira onlar batıldırlar ve kendilerinden bekleneni yapmaktadırlar. Onlardan insanlık adına adaletin ve huzurun zuhur etmesi gerçekte şaşılacak bir durum olurdu. Ama sağolsunlar! Böyle şaşılacak bir duruma da düşmemektedirler. Kısacası onlar, kendi amaç ve idealleri doğrultusunda çalışmaktadırlar, kendilerince uygun gördükleri yöntemi takip etmektedirler, kendi hesaplarına göre hareket etmektedirler. Ama unutulmamalıdır ki onların bir hesabı varsa tüm kainatı yaratan, gücü ve kudreti her şeyi kuşatan, her şeyin bilgisi ve kontrolü dahilinde olduğu Allah(CC)’ın da bir hesabı vardır ve onların hilelerini mutlaka ve mutlaka boşa çıkaracak, aramızdan kendi emirleri doğrultusunda hareket eden bir cemaat çıkaracaktır.

Şaşılması ve üzülünmesi gereken durum, müslümanların, mazlumların, ezilenlerin bir ses çıkarıp tepkisini ortaya koymaması, onların ekmeklerine yağ sürme yarışına girmiş olmalarıdır. Asıl üzerinde durulması ve değiştirilmesi gereken durum budur. Elbette batıl zail olmuştur ve elbette hak hakim olacaktır. Ancak önemli olan, müslümanların bu süreçte üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirerek kendilerinin hem dünya hem de ahirette kurtulanlardan olmak için mücadeleye başlamalarıdır. Müslümanlar hedef ve ideallerini, şu an içinde bulundukları durum ve gidişatlarını tekrar gözden geçirerek kendilerini ve toplumlarını yeniden yapılandırmak, düzenlemek ve Hakk’ın emirleri doğrultusunda direnişe geçmek, mücadele vermek ve tüm enerji ve gayretlerini ilahî hedef ve idealler üzerinde yoğunlaştırmakla mükelleftirler.

Bu anlamda Müslüman-Türk toplumu olarak bizlerin öncelikle batılı ülkelerin projelerini, amaç ve ideallerini, çalışma stratejilerini, üzerimizde oynadıkları oyunları irdelemek, en son gelişmeler içinde yer alan Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında Irak harekatı, Avrupa Birliği’ne üyelik gibi konulardaki konumumuzu, gidişatımızı, şartlarımızı yeniden gözden geçirmek zorundayız. Gözü kapalı bir şekilde hasımane duygu ve tutumlarla gelişmelere gözümüzü kapatmak ya da gözü kapalı reddetmek yoluyla değil, daha bilinçli, kontrollü ve geleceğe ilişkin sağlıklı tahminler yaparak yeni stratejiler geliştirmek durumundayız. Avrupa ile bütünleşmenin, Büyük Ortadoğu Projesi’nde Amerika’nın yanında yer almanın ve bizlere getiri ve bizlerden götürülerini terazinin iki kefesine yerleştirerek bir ölçüm yapmalıyız. Hayalî istek ve beklentilerle gelişmelere kendimizi kaptırmak yerine konumumuzu, yapımızı, genlerimizde taşıdığımız ama közlenmiş olan güç ve kudreti harekete geçirerek geleceğimize, batının değil yine kendimizin yön verme yollarını araştırmak durumundayız. Ancak göründüğü kadarıyla pek de gözü açık, ne istediğini bilen ve sağlıklı beklentiler içerisinde yol aldığımızı söylemenin güç olduğu belirtilmelidir. Ülkemizin yönetiminde etkin olan kimi güç odaklarının, toplumumuzu, bazı ham hayallerle güllük gülistanlık olarak gösterdiği Avrupa topluluğuna yönelttiği ya da Büyük Ortadoğu Projesi’nde gelişmiş ülkeler tarafında yer almaya zorladığı dikkati çekmektedir. Toplumumuzun önemli bir kesiminde, Avrupa topluluğuna girmekle ya da büyük projede batılı gelişmiş ülkelerin yanında yer almakla, toplum olarak tarihin bize verdiği imkanlardan, İslam toplumları üzerindeki güç ve etkimizden, bize karşı duyulan sempatiden, değer ve ilkelerimizden, maddî ve manevî varlıklarımızdan önemli tavizler verdiğimiz yönünde genel bir inancın olduğunu görmekteyiz. Bu korku ve endişeler de göz önüne alınarak takip edilen strateji ve yöntemler yeniden gözden geçirilmeli ve aksama ya da yanlışlıklar varsa gerekli düzeltmeleri bir an önce yapmak zorundayız. Yöneticilerin halkın sağduyusunu göz önüne almaları toplum olarak bizlere önemli kazanımlar sağlayabilir. Bu süreçte en önemli görevin, ülkemizin aydınlarına, siyasetçilerine, bilim adamı, yazar ve düşünürlerine düşmektedir. Hiç şüphesiz yöneticilerimizin de gözlerini ve kulaklarını yalnızca batılı bakış açısıyla konuşan ve tavır sergileyenlere yöneltmemeleri, her kesimden fikir adamlarının düşüncelerini dikkatle takip edip çok kuşatıcı bir bakış açısıyla hadiselere bakmaları gerekmektedir. Şu anki yöneticilerimizin, toplumumuzu tanıma, anlama ve geleceklerine karar verirken önemli bir sorumluluk altında olduklarının bilincinde olduklarına inanmak istiyor, Yaratanımızdan yöneticilerimize basiret ve feraset vermesini temenni ediyorum. Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler…

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.