E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

Dr. ADEM YERİNDE*

ARAŞTIRMA;

Kur’ân-ı Kerim’e Göre Bilimsel Düşüncenin Temelleri-1

GİRİŞ

Son asırlarda özellikle Batılı bilim adamlarının yoğun ve verimli bir şekilde ele alıp değerlendirdikleri konulardan birisi de hiç kuşkusuz din-bilim münasebetidir. Bu yöndeki araştırma ve incelemelerde kasdedilen din, esasen Hristiyanlık, ileri sürülen din-bilim gerginliği de Hıristiyanlıkla bilim arasındaki gerginliktir. Son dönemlerde bir çok Batılı bilim adamı da bu konuda daha bir hassasiyet göstererek çok kere “din” derken Hıristiyanlığın kastedildiğini açıkça belirtmişlerdir.(1) 

Hıristiyanlıkla bilim arasında yaşanan söz konusu gerginliğin temel sebepleri arasında Hz. İsa’nın ulûhiyyeti ve onun etrafında örülen teslis, enkarnasyon, aslî günah vs. gibi temel hıristiyan doktrinleri ile Hıristiyanlığın genellikle “mucizeler”le örülü bir din görünümü vermesi yanında yaratılış ve kozmolojik olaylarla ilgili eski kutsal kitaplarda yeralan ve jeoloji, arkeoloji ve antropoloji gibi müsbet bilim dallarının topladıkları verilerle çelişen doktrinleri bünyesinde barındırması gibi hususlar vardır.(2)  Bilim-din gerginliğine dair ilk eser, 1870’de A History of the Conflict between Religion and Science (Din ve Bilim Arasındaki İhtilafın Tarihi) adıyla bir Metodist kilise papazının oğlu olan Amerikalı John Draper (1811-1882) tarafından kaleme alınmıştır. Eserde özellikle Orta Çağ boyunca Katolik kilisesinin bilime karşı takındığı olumsuz tavır ciddî biçimde eleştirilirken diğer bazı dînî müesseseler ve bilime karşı genel olarak olumlu tutum sergileyen Yunan Ortodoks kilisesi ile Protestan mezhepleri ise takdir edilmiştir. Draper’den sonra bu alanda kaleme alınan en etkili eser ise A History of the Warfare of Science with Theology in Christendom (Hıristiyan Âleminde Bilimin Dinle Savaşının Tarihi) (1896) adıyla tarihçi A.D. White’a aittir. White daha bilimsel bir üslûp kullandığı eserinde geçmişi bilim ve dinin çatıştığı arena olarak değerlendirmiştir. Orta Çağ Katolisizm’inin Kopernik’in (1473-1543) Dünya’nın hem kendi ekseni hem de Güneş’in etrafında döndüğünü ispat ettiği De Revolutıonibus Orbium Coeslestium (Gök Cisimlerinin Dönüşleri Üzerine) (1543) isimli eserini XVIII. yüzyıla kadar yasak kitaplar listesine alması ve Kopernik’i destekleyen İtalyan bilimcisi Galileo’yu (1564-1642) kilise dogmalarıyla bağdaşmayan görüşleri sebebiyle engizisyon mahkemesinde yargılaması Orta Çağda bilim-din gerginliğini sembolleştiren örnekler olmuştur.(3) 

İslam tarihinde ise bu tarzda bir bilim-din gerginliğine tanık olunmamıştır. İslam dünyasında Ravendî ve Razî gibi akılcı ve materyalist düşünce hareketleri yanlılarının bile Batıda olduğu gibi müthiş cezalara, işkencelere ve sürekli kovuşturmalara uğradıklarını söylemek o kadar kolay değildir. Örneğin bunlardan Ebû Bekir er-Râzî, dinin temel esaslarına aykırı düşen görüşlerine rağmen ömrü boyunca hep devrinin en büyük hekimi olarak saygı görmüştür.(4) 

Dolayısıyla Hıristiyanlığın etkisiyle gelişen Batı kültürü için söz konusu olan din-bilim mücadelesini başka kültür bölgelerine taşımak yanlış olur. Bu herşeyden önce bilimsel anlayışa ters düşer. Zira Hıristiyanlığın problemleriyle başka dinlerin, meselâ İslam’ın problemleri asla bir değildir. Dolayısıyla Hıristiyan Batı’da yaşanan bir mücadeleyi aynıyla İslam dünyasına taşımak doğru değildir.  Kaldı ki I. Dünya Savaşı öncesi ve hemen sonrasında gelişen rölativite/görecelik ve quanta teorileri sayesinde XIX. yüzyılın kendini beğenmiş bilimciliği, katı determinizm ve pozitivizmi artık tarih olmuştur. Bugün artık Batıda da geçmiş yüzyıllara has bir din-bilim gerginliğinden söz edilemez. Bunda, daha az iddialı ve daha alçak gönüllü olan XX. yüzyıl bilim adamlarının payı bulunduğu gibi Hıristiyanlığın kutsal kitaplarına (İncil) insan elinin karıştığını itiraf eden ve dolayısıyla bilimsel verilerle çelişen te’vili kabil olmayan bilgileri dönemin beşerî bilgisine atfeden din adamlarının da katkısı büyük olmuştur.(6)  Nitekim günümüzde yeniden dine dönüşün yaşandığı Batı dünyasında bilim ve dinin çatışma halinde olmadığını, aksine diyalog ve dayanışma halinde olması gerektiğini dile getiren bir çok kuruluş ve bunlar tarafından yayınlanan kitap, dergi ve broşür gibi yayınların varlığı ve yine aynı amaca yönelik olarak bir takım sempozyumların düzenlendiği bilinmektedir.(7)

Yukarıda da işaret edildiği gibi İslam dünyasında önemli denebilecek bir din-bilim çatışmasından söz etmek mümkün değildir. Bunda, herşeyden önce İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’ın bilim ve bilimsel düşünce karşısındaki müspet tutumu etkili olmuştur. Bu yönüyle onun diğer kutsal kitaplardan farklı olduğu rahatça söylenebilir. Sözgelişi İncilleri dikkatle tetkik eden çağdaş bir düşünür Richard Robinson şöyle demektedir: “İsa ilmi tavsiye etmediği gibi ilmî araştırmayı sağlayan ve bizi ilme götüren fazileti, yani aklın kullanılmasını da asla tavsiye etmemiştir... İsa, tekrar tekrar inanmayı talep eder. İman ile de hiçbir delile başvurmadan, ihtimalleri, nazar-ı dikkate almadan imkansız şeylere inanmayı anlatmak ister”(8)  Robinson’un inciller için verdiği hüküm asla Kur’an için geçerli değildir.

Kur’ân-ı Kerim daha ilk nazil olan “Yaratan Rabbinin adıyla oku”(9)  âyetiyle bağlılarını bilgi edinmenin en önemli yolu olarak okuma ve araştırmaya teşvik etmiştir. Bunun yanında pek çok âyette temel bilgi vasıtaları olarak kalem(10) , mürekkep(11)  ve yazıdan bahsetmiş(12),  bilgiye sahip olanlarla bilgiden mahrum kalanların asla bir olamayacağını(13)  bildirerek bir güç olarak bilginin değerine işaret etmiştir. Hz. Peygamber de “Hikmet müslümanın yitiğidir. Onu her nerede bulursa, o, onu elde etmeye en layık olan kişidir.”(14)  buyurarak bilimsel araştırma ve inceleme konusunda müslümanların önüne muazzam bir alan açmıştır. İşte temel dinamizmlerini bu teşvik ve tavsiyelerden alan müslüman bilim adamları, hiçbir zaman bilime karşı mütereddit ve çekingen davranmamışlar; aksine oldukça erken sayılabilecek bir dönemden itibaren bilgi ve hikmet adına eski medeniyetlerde buldukları her şeyi kaynağına bakmaksızın içtenlikle almışlar, onu, kendi dinî ve kültürel değerleriyle yoğurarak yepyeni bir forum ve içeriğe kavuşturmuşlar ve onu daha da geliştirmek için mümkün olan her türlü amelî ve zihnî çabayı sarfetmekten kaçınmamışlardır. Nitekim Uzakdoğu dışında kalan İran, Bizans, Yunan, Mısır, Hint gibi bütün büyük eski medeniyetlerin ilmî ve fikrî mirası kısa zamanda İslam dünyasına kazandırılmıştır. Zira İslam bilgiyi kutsal görmekteydi. Çünkü netice itibariyle bütün bilgiler Allah’ın isim ve sıfatlarının bir tecellîsini konu edinmekteydi. Bu hakikatın bir ifadesi olarak “Hıristiyanlar, Hıristiyanlıktan uzaklaştıkça, müslümanlar ise dinlerine bağlı kaldıkça yükselirler” sözü haklı olarak meşhur olmuştur.(15)  Yine Charler Mismer de: “Hıristiyanlar âlim olunca Hıristiyanlıkla alâkaları kesilir. Müslümanlar da cahil olunca İslâmiyetle alakaları kesilir” der.(16)

Kur'ân ve İlimde Amaç Birliği

Nihâî noktada bilim ile Kur'ân arasında bir amaç birliği görülmektedir. Zira yüce Yaratıcının kelam sıfatının bir tecelligâhı olarak Kur’an, fizik ve metafizik ayırımı yapmaksızın varlığı bir bütün olarak değerlendirir, muhatabı olan insandan, önce kendi öz varlığına, sonra da beşerî ve tabiî çevresinde olup bitenlere bakmasını, onlar üzerinde düşünmesini, onları algılayıp anlamasını ve onlardan dersler ve ibretler çıkarmak suretiyle nihâî hedef olarak yüce Allah’a giden yolda kendi hayatına bir düzen ve mânâ vermesini ısrarla talep eder. Kuran’ın bu yaklaşımının bilim, felsefe, ahlâk ve estetik üzerinde çok etkili olduğu bir vakıadır. Bu yaklaşımın nihaî hedefinin yüce Kudret’e iman ve O’na kulluk olduğu kesindir.(17)

Bilginin konusunu oluşturan evren/kâinat da esâsen yüce Yaratıcının ilim, kudret ve irade gibi sıfatlarının bir tecelligâhı olarak O’nun çizmiş olduğu belli bir plan, program, ölçü ve dengeye göre işleyen hadiseler ve varlıklar kitabıdır. Öyleyse genel mânâda tabiat kitabının okunması ve bu suretle elde edilen bilgi de sonucu itibariyle varlıkların mâhiyeti ve sırları hakkında insanları bilgilendirme ve ona göre onları doğruya, güzele ve faydalı olana yönlendirme gibi bir fonksiyon icra etmektedir. Dolayısıyla Kur’ân’ın temel hedefi ile bilginin zarurî sonucu arasında yakın bir benzerlik bulunmaktadır. Bu ikisi, bir insanın iki gözüyle bakışı gibi ileride bir noktada birleştirmektedir. Bu meyanda yüce Allah “Onlara âyetlerimizi dış âlemlerde ve kendi içlerinde göstereceğiz ki, onun (Kur'ân’ın) hak olduğu kendilerine iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?”(18)  buyurmaktadır. Buna göre her ilim esâsen ayrı bir dille Yaratıcıyı tanıtmaktadır. Öyleyse marifetullah (Allah’ı tanıma) yolunda her bilgiden yararlanmak gerekir.

Bilginin Mahiyeti

Bilimsel düşünce kadar beşerî bilginin mâhiyetini tesbit de önemlidir. Aksi takdirde gerçekte bilgi değeri taşımayan bir takım faraziye/hipotez ve kehânetler kesin gerçekler gibi telakki edilmeye başlar ki bu, insanlığın hakikate yaklaşmasından çok ondan uzaklaşması anlamına gelir. Bugün “bilimsel” olduğunu iddia eden Batı medeniyeti genellikle “bilim” ile ne kasdettiğini tam olarak açıklığa kavuşturmak istemez. Batılılar “Bilim”e, normal anlamları dışında bir çeşit gizemli güç atfetmektedirler. Çünkü bilim de “İlerleme”, Medeniyet”, “Hukuk”, “Adalet” ve “Hürriyet” gibi tanımlanmasında fayda bulunan, ancak biraz yakından incelendiğinde büyüsünü yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalan kavramlardandır. Bununla birlikte çağdaş Batılıların anladıkları şekliyle bilim, üst seviyeden herhangi bir ilkeye bağlı kalmadan hissedilir dünyanın hadiselerinin incelenmesinden başka bir şey değildir.(19) 

İslam’da ise durum değişiktir. Orada bilginin konusu olarak varlık bir bütündür. Fizik ve metafizik alanlarına ayrılmaz. Meselâ, ünlü İslam filozoflarından Farâbî bilgiyi “Varlıkların hakikatleriyle kavranması” şeklinde tanımlamıştır.(20)  Buna göre fizik ya da metafizik dünyaya ait bütün varlıkların, olgu ve olayların mahiyetlerini ve bunlar arasındaki sebep-sonuç bağlantılarının oluşturduğu düzeni keşfetmek; bu konuda elde edilen verileri dedüktif bir sistem içerisinde toplamak ve nihayet bütün olup-bitenlerin hangi temel yasalara göre cereyan ettiğini belirlemek amacıyla yürütülen beşerî faaliyetlere bilimsel faaliyetler denilebilir.(21)  Bilgiye ulaşmak için yapılan zihnî faaliyetler de bilimsel düşünüş olarak nitelenebilir.

*Yüksek İslam Enstitüsü Sofya

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.