E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

MUSTAFA ÖZCAN

KAPAK;

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI

11 Eylül, umum tarihin en önemli dönüm noktalarından birisidir. Melheme-i kübranın veya Armageddon'a giden yolun başlangıcı sayılabilir. Bundan dolayı sürecin mimarları, 11 Eylül'ün mahiyetini tartışıyorlar. Bu meyanda, 11 Eylül sürecini yorumlayanların başında NY Times gazetesinin meşhur yazarlarından Musevi asıllı Thomas Friedman gelmektedir. Bilderberg toplantılarından da tanıdığımız Thomas Friedman, ödüllü yazar olmasının ötesinde o kadar etkili bir yazardır ki, Suud veliaht Prensi Abdullah onu özel olarak davet etmiş ve altına özel bir uçak tahsis ettiği gibi yaşama şansı bulmayan kendisinin hazırladığı Filistin-İsrail barış planını onun ağzından dünyaya ilan etmiştir. Ol hazrete göre, 11 Eylül hadisesinin mânâsı,' fundamentalist İslamî hareketlere karşı topyekün ve küresel bir savaşın (Üçüncü Dünya Savaşı'nın) başlangıcı ve start noktasıdır. Elbetteki onun gibi düşünenlere göre, sabık iki dünya savaşını batılı güçler kazanmışlardır. Bir üçüncüsünü kazanmamaları da ihtimal dışıdır. Ancak anlamlandırmada onunla bu ismi paylaşmayan gedikliler de var. Bunlardan birisi de sürecin en ateşli savunucularından birisi olan CIA eski Başkanı James Woolsey'dir. 11 Eylül sürecinin o kadar çok savunuculuğunu yapmıştır ki, kendisinden geleceğin Irak'ın savunma bakanı olarak söz edilmiş ve savaşın Iraklı yıldızlarından Muhammed Said Sahaf'ın halefi olarak da gösterilmiştir. Ne var ki Amerikan tarafı savunma bakanlığı ile birlikte tanıtma bakanlığını da kaldırmış ve böylece emelleri kursağında kalmıştır. Dolayısıyla Woolsey Sahaf'ın postuna oturamamıştır. Bu şereften (!) yoksun kalmıştır.

Thomas Friedman'ın hilafına Woolsey neden 11 Eylül süreci için Dördüncü Dünya Savaşı demeyi yeğlemiş? Burada Friedman'la arasında ufak bir farklılık var. Buna göre, soğuk savaş da bir dünya savaşı idi. ABD soğuk savaşı SSCB karşısında kazanmış ve bunun sonucunda demir perde darmadağın olmuş ve ABD bu savaştan rakipsiz olarak çıkmıştır. Dolayısıyla sıra dördüncüsüne gelmiş idi. Reagan'ın deyimiyle şer İmparatorluğu (SSCB) dağılmasına dağılmış ama Arapların 'şezaya' tabir ettikleri geride, dağılmış parçaları, üniteleri kalmış idi. Oğul Bush da bunları şer Ekseni/Axis of Evil olarak ilan etmiştir. Bunlar, Irak, İran ve Kuzey Kore'den mürekkep ülkelerdir. Bir de suyun suyu mesabesindeki Roge States vardır. Libya, Suriye vesaire gibi. Demirel de bu tabire özenerek Yunanistan'ı Roge State/ başıboş ve haydut, gangster ülke olarak ilan etmiş idi.

***

İşte Woolsey'e göre Dördüncü Dünya Savaşı da, şer İmparatorluğu'nun artıkları mesabesinde olan Şer Eksenine ait ülkelere karşı verilmekte idi. Bunların da işi bitirildikten sonra Fukuyama'nın ifadesiyle tarihin sonu kapitalizmin zaferiyle noktalanmış olacaktı. 11 Eylül'le birlikte Afganistan işgal edilmiş ve Şer Ekseni ülkelerden biri olan Irak saf dışı bırakılmıştı. İran ve Kuzey Kore'ye yönelik tazyikler ve baskılar artarken Suriye gibi 'haydut ülkeler' de hizaya getirilmeye çalışılmaktaydı. Amman'daki Lübnan Büyükelçisi Edip Alemeddin, ABD'nin Irak'ı işgalinin arkasındaki hedef ve emellerini şöyle sıralıyor: "Suriye'nin bölgedeki rolünü Amerikan ve İsrail çıkarlarına uygun olarak yeniden tanımlamak. İran'ı tehditle kendisine ram etmek ve Suudî rejiminde değişiklikler meydana getirmek. ABD'nin bölgede iki temel politikası aynen devam etmektedir: İsrail'in güvenliğini temin etmek ve petrol kaynaklarına sahip çıkmak...." 11 Eylül'den sonra ABD, Almanya gibi ülkelere bühtanda bulunarak onları, yeteri kadar istihbarat işbirliğinde bulunmamakla suçlamıştı. Suudi Arabistan gibi ülkeleri de İslamî hareketlerin ve terörün üstüne gitmemekle eleştirmiş ve bu ülkelerdeki eğitim müfredatını sil baştan yeniden tanzim etmenin yollarını aramıştı. ABD'nin amacı bir taşla iki kuş vurmaktı. Bugün Suudi Arabistan'da yaşandığı gibi, dînî hareketlerle rejimleri çatıştırmak ve bu yolla iki tarafı da zayıf düşürmekti. Buna mukabil, Riyad'a göre ise, Kaide'nin planı da, iki dostun (Suud ve ABD) arasını açmaktı. Bu hususta İsrail ve İsrail yandaşlarının planı da Kaide'ninkiyle aynı: Suud'la ABD'nin yollarını ayırmak ve birbirine düşürmek. Bu hususta epey mesafe kat edildiği de söylenebilir.

***

Denildiği gibi, 11 Eylül yeni bir Pearl Harbour saldırısıdır. şekil ve mahiyet olarak birbirine benzemektedir. ABD, Pearl Harbour saldırısını bahane ederek İkinci Dünya Savaşı'na girmiştir. 11 Eylül de Thomas Friedman ve Woolsey'e göre, yeni bir dünya savaşına katılma gerekçesini teşkil etmiştir. Kuvvetli karinelere göre, ABD her ikisini de önceden biliyordu.

 

MEDENİYETLER SAVAŞI’NDAN ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞINA

 

Sovyetler Birliği’nin aradan çekilmesiyle birlikte garp ve şark, eski suretlerinde yeniden karşı karşıya geldiler. Garp ve şark yine eski mevkilerine döndü. Sömürgeler şairi Rudyard Kipling, garp ve şark için: "Batı batıdır, Doğu doğudur hiçbir şekilde bir araya gelemezler' demişti. Oysaki SSCB ile birlikte klasik şarkın yerini Demirperde gerçeği almıştı. Ancak Demirperde'nin 1989 ve SSCB'nin de 1990 ve akabinde çözülmesi ve dağılmasından sonra yine Batı'nın dikkati klasik şarka çevrilmişti. Düşman boşluğunu dolduracak yeni bir kimliğe ihtiyaç duyuluyordu. Özellikle ABD'nin yeni hedefi İslam âlemi idi. Reagan döneminde SSCB şer İmparatorluğu’nun ta kendisiydi. Kuyruğunda veya mihverinde dolaşan Libya gibi ülkeler ise onun uzantılarıydı. Feleğinde deveran eden kuyruk ve uydularıydı. SSCB aradan çekildikten sonra uydular onun yerini aldılar. Brezinksi gibiler, SSCB'nin çözülmesiyle birlikte iki kutupluluk ortadan kalkınca dünyanın seyyar haline geldiğini ve kontrolden çıktığını iddia ettiler. Bunun üzerine, içerideki 28 şubatçılar gibi durumdan vazife çıkardılar: Kaybolan düzen yerine dünyaya yeni bir nizamat verilmeliydi. Önce Irak ve İran'a, 'Dual containtmen' yani çifte kıskaç doktrini ile boyunduruk vurdular. Çifte boyunduruk vurduklarından ilk evvel Irak'ı saf dışı ettiler. Saddam rejimi devrilinceye kadar 'çifte kuşatma' devam etti. Irak'ın hazmedilmesinden sonra sıra İran'a gelecekti. Clinton döneminde, şer İmparatorluğu kavramı yerine sürüden ayrılmış ve ipini koparmış SSCB manzumesi bakiyyesi ülkelere yeni bir ad verildi: Rogue States: Haydut ülkeler. Haydut ülkelerden maksat, itaat altına alınamayan İran, Suriye, Libya veya Kuzey Kore gibi ülkelerdi. Bu ülkelere karşı yine yumuşak bir şekilde çevreleme ve kuşatma ve tecrit etme politikaları izlenecekti. Bush geldi bu politika yeniden sıkılaştırıldı. Bu kavram daha sert bir kavramla yer değiştirdi: Axis of Evil: Şer Ekseni. Bu kavramın isim babaları geçmişte SSCB için Şer İmparatorluğu kavramını üreten ve icat edenlerden başkası değildi. Bu defa hedef, doğrudan doğruya İslam âlemi idi. Bu isimlendirme Rogue State gibi pasif bir isimlendirme değil operasyona matuf bir isimlendirme idi ve nitekim ardından Irak üzerine operasyon gelmekte gecikmedi. Şer Ekseni kavramının isim babası yine Karanlıklar Prensi olarak anılan Richard Perle ile Bush'un eski metin yazarı David Frum'dan başkası değildi. Ve bu isim babalığını 'Şerre Son' kitabıyla da taçlandırdılar. Şer Ekseni ülkelerine yapılacak tasarruf şeklinin teorisyenliğini de kendileri yapıyorlardı. Bizzat Şer Ekseni kavramını Bush'a telkin eden kişinin eski metin yazarı David Frum olduğu biliniyor. Ne hikmettir ki NY Times'ın en savaşçı yazarı ve belalımız William Safire da Nixon'un eski metin yazarıydı. Tabii ki bu isimlerin ortak vasfı aynı klandan geliyor olmalarıdır.

1989 yılında çöken Demirperde'nin veya Şer İmparatorluğu’nun yerine bir alternatif bulunmalı ki silah ve enerji kaynaklarına bağlı olan Amerikan düzeni, sıçrama yaparak eskisinden daha verimli ve pürüzsüz işlesin. SSCB de ayak altından çekilmişken... Bunun için de, “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi" de (PNAC) vizyona sokuldu.

PNAC için yeni düşman kamp ihdas etme teorisyenliğini Huntington üzerine aldı. Thomas Friedman ve James Woolsey onun izinden giderek Üçüncü veya Dördüncü Dünya Savaşı konseptini ortaya attılar. 11 Eylül'ün hemen akabinde eski CIA Başkanı Woolsey ve Thomas Friedman gibiler Huntington'ın geriye bıraktığı hammaddeyi işlemeye koyuldular. Woolsey, kazanıldığına inandığı Soğuk Savaş dönemi kadar bir dönemin de Dördüncü Dünya Savaşı'nın kazanılması için gerekli olduğunu vazetti. Bunun anlamı, 'İslamî fundamentalist hareketler' veya daha umumi olarak İslam dünyasıyla 40, 45 yıl yeni soğuk ve sıcak savaş demekti. Zira, Soğuk Savaş 1945 yılından 1989 yılına kadar 44 yıl sürmüştü. Yine de onlar bizimkilerden daha insaflı ve 28 Şubat'ın bin yıl süreceğini söyleyenler gibi meseleyi bin yıla isal etmiyorlar.

Huntington, Batı'yı merkeze alarak yeni tarz bir Üçüncü Dünya Savaşı'nın merkezle çevre ( eski sömürgeler: İslam dünyası ve Çin) olacağını tasavvur ediyordu. Merkezde sadece Batı medeniyetinin iki kanadı olarak yahudi ve hıristiyanlar temsil ediliyordu. Judea-Christian medeniyetine karşı İslam ve Çin medeniyetleri karşı karşıya gelecek ve kafa kafaya; koçlar gibi vuruşacaklardı. Fiilen de SSCB yıkılınca onun gibi teorisyenler 'eski şeytan'ın yerine yenisini ikame ettiler. Bunu, öteki olan İslam'ı 'şeytanîleştirerek' yaptılar. 'Yeni şeytan' onların nazarında İslam'dan başkası değildi. Böylece, İslam'ın sapkın bir din olarak tasavvur edildiği Ortaçağ’ın tam ortasına yeniden düşmüş olduk. Yunanlı şarkıcı Nikis Theodorakis gibiler yaşadığımız dünyada şerrin kaynağını bir şekilde Yahudiliğe ve siyonizme atfetseler de Karanlıklar Prensi Richard Perle gibilerine göre şerrin kaynağı İslam'da veya onun bir tezahürü olan İslam âleminde yatmakta idi. Huntington gibi WASP'çılara göre, İsrail, merkez medeniyetin (Batı medeniyeti) Ortadoğu’daki ileri karakolu veya uç beyliği idi. Siyonizmin fikir babası ve kurucusu Thedorl Herzl de geçmişte aynı görüşü dillendirmişti: "İsrail şark barbarizmine karşı Batı medeniyetinin ileri karakolu olacaktır..." Bu itibarla, Nixon'dan Clinton'a ve ondan da Bush'a kadar bir çok Amerikan başkanı kendilerini İsrail'e karşı ahlaken ve dinen yükümlü addetmişlerdir. Onlara göre, İsrail'i koruma ve kollama ve bekası için çalışma ahlakî bir yükümlülüktür. Daha açıkçası Allah'ın emridir. İşte bu Üçüncü veya Dördüncü Dünya Savaşı adlı stratejik hamlenin manivelası ve maymuncuğu da terör olmuştur. Irak'a kitle imha silahları bahanesiyle girdiler onu bulamayınca yerine yarı muhayyel Ebu Musab Zerkavi bahanesini ikame ettiler.

İslam'a ve müslümanlara karşı soğuk ve sıcak savaş aynı anda icra edilmektedir. İslam âlemine karşı yeni savaşın teorisyenleri aralarında iki kısma ayrılmışlardır. Bunlardan Thomas Friedman gibi sözde ılımlılar, demokrasiyi ve küreselleşmeyi her derde devâ ve İslam âlemi için reçete olarak göstermelerine karşılık Woolsey ve Bernard Lewis gibiler işin daha sıkı tutulmasını öneriyorlar ve daha sert  mukabeleden yanalar. Ama özlerinde birler. Birisi zorbalıkla yenerek dönüştürmek diğeri de içselleştirerek dönüştürmek istiyor. Birisi yok ederek, diğeri de eklemleyerek İslam medeniyetini bitirmek istiyor.

Bu savaşın bir parçası da dini ve kültürel. İslam dünyasında dinle irtibatın kesilmesi ve kaynakların kurutulması için eğitim müfredatının değiştirilmesini öngörüyor. Bu eğitim müfredatı içinde İslam tarihini tersyüz etmek, şer'i medreseleri (sözgelimi Şam’daki Fethü'l İslam veya Ebu'n-nur, Yemen'deki Zendani'nin İman Üniversitesi) ve Kur'an kurslarını kapatmak veya dönüştürmek de var. 11 Eylül'den sonra başlayan bu kampanyadan önce de yıllar yılı Ezher ve Zeytune üniversitelerine karşı aynı yöntem tatbik edilmişti. Eğitim müfredatıyla oynayarak müslümanların genleriyle oynamak ve onları batılılaştırmak ve özlerinden saptırmak istiyorlar. Keza yahudi ve hıristiyanlara karşı uyarıcı dini metinleri de sansürletmek istiyorlar. Haçlılarla müslümanlar arasında geçmişte yaşanmış mücadelelerin anlatılmasını istemiyorlar. Haçlı savaşlarını takbih ediyorlar ve onun için özür diliyorlar ama bu yeni haçlı savaşları açmalarına mani olmuyor. Okullarda İslam tarihi yerine her milletin İslam öncesi geçmişinin okutulmasını ve buna ağırlık verilmesini talep ediyorlar.

Hedeflerinden birisi de, karma eğitim yoluyla gençler arasında sefahatin yayılması. Keza hayrı kurutmak için hayır sahiplerini de caydırmak ve korkutmak istiyorlar. 'Terörün finansı' adı altında hayra gidecek ve akacak yardım ve faaliyetler engelleniyor. En son Suudi Arabistan baskılar üzerine Haremeyn adlı hayır kurumunun faaliyetlerini tatil etti. Amerikan baskıları sonucu Yemen de, bilhassa Ramazan öncesinde vakıf ve hayır kurumlarını sıkı denetim altına aldı. Bu kurumlardan bir kısmı muhalif Islah hareketine bağlı faaliyet gösteriyor.

Hedef, İslam âleminde seküler hayat tarzını hakim kılmak. Zina tartışmaları çerçevesinde Güneri Civaoğlu'nun savunduğu gibi, insanları da en az hayvanlar kadar serbest bırakmak. İslam âlemine ve değerlerine karşı bu savaşın yönlendiricilerinden birisi İsrail. İslamî eğitimi ve müfredatı mercek altına alıp imha etmek isteyen ekibin bir parçası eski MOSSAD elemanlarından oluşmaktadır. Sözgelimi, böyle bir geçmişe sahip MEMRI'nin eş kurucularından Yigal Carmen, 11 Eylül'den önce eğitim yoluyla 'kaynakların kurutulması' projesini uygulayan Tunus ve Bin Ali eğitim modelini İslam alemine ideal bir model olarak takdim etmektedir. İslam alemine bu tarz tavsiyelerde bulunan MEMRI'nin diğer bir eş başkanı ve kurucusu da, Richard Perle ve John Bolton'un has adamlarından David Wurmser'in eşi Meyrav Wurmser'dir. Aynı zamanda Hudson Enstitüsü Ortadoğu bölümünü de çekip çevirmektedir. Hudson Enstitüsü'nün mütevelli heyetinde Perle'de var. Anlayacağınız bu savaşçı klan ahtapot gibi kollarıyla her yanı kuşatmış durumdadır. Her taşın altından onlar çıkıyor. Bahse konu Hudson Enstitüsü 11 Eylül'den sonra Suudi Arabistan müfredatı ile yakından alakadar olmuş ve onu mercek altına almış ve teşhirden sonra ilgili makamlara ihbar etmiştir. Bunun üzerine Suud, eğitim politikasını talepler doğrultusunda baştan aşağıya yenilemiştir.

Bu ekip Türkiye ile de yakından alakadar. Sözgelimi, David Warmser, Powell'in Neocon Müsteşarı John Bolton'un sağ koludur. İsrail istihbaratından emekli subayların işlettiği MEMRI adlı dezenfarmasyon sitesinin kurucularından olan karısı Meyrav Warmser ile, 1996'da dönemin Likudçu Başbakanı Netanyahu'ya ortak bir rapor sunmuşlar. Bu raporda, İsrail'e karşı tehditlerin izale edilmesi için Türkiye ve Ürdün'le işbirliği yapılması tavsiye ediliyor. Nitekim bu rapordan sonra, 1996'dan itibaren Türkiye ve İsrail sıkı fıkı olmuştur. Natanyahu'ya sunulan raporda şöyle deniliyor: "İsrail, siyonizmi yeniden üretmek için tüm enerjisini seferber etmelidir..."

Üçüncü Dünya Savaşı'nın en önemli hedeflerinden birisi de İsrail'in bekasını teminat altına almaktır. Bir diğer hedef de, müslüman nesillerle inançları arasına girmek, perde koymak ve manevî iklimlerini kurutmak ve geçmişle ve manevî değerlerle bağlarını kesmek veya zayıflatmaktır.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.