E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

HAMİT HAKSEVER

ZAMANA YOLCULUK;

TASAVVUFΠ ESNAF TEŞKİLATI, ÂHİLİK

Siyasî, iktisadî ve kültürel olarak Anadolu’ya mührünü vuran, XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu’da yaygınlaşmaya başlayan esnaf teşekkülüne ahilik denilmektedir. “Ahi” kelimesinin kökeni hakkında farklı iki görüş mevcuttur. “Ahi” kelimesinin dilimize Arapça’dan geçtiğini ve “kardeşim” anlamına geldiğini iddia edenler görüşlerini, ahilerin birbirlerini yol kardeşi kabul etmeleri ve birbirlerine kardeşim diye hitap etmeleri ile de destekliyorlar. Diğer bir görüş ise Kaşgarlı Mahmut’un Divan-i Lügat-i-t Türk isimli eserine dayanmaktadır. Buna göre “ahi” kelimesi Türkçe “akı” kelimesindeki “k” sesinin “h” ye dönüşmesi ile oluşmuştur. Nitekim Anadolu’da “k” harfinin “h” ve “ğ” olarak yaygın bir telaffuzu vardır; okumah, bakmah vb. gibi. Diğer taraftan akı kelimesi cömert, eli açık anlamlarına gelmekte ki, cömertlik ve civanmertlik, bir ahinin en temel özelliğini oluşturmaktadır.

Ahi kelimesinin kökeni hakkındaki ihtilaftan başka ahiliğin kaynağı hakkında da ihtilaf vaki olmuştur. Bazı yazarlar tarafından, ahiliğin Anadolu’daki Bizans loncalarını örnek aldığı ve onun bir devamı olduğu iddia edilse bile bu görüş kabul edilebilir bir nitelikte değildir. Zira Bizans loncaları sırf iktisadî teşekküller olup, devletin otoritesine tabi idiler. Ayrıca onlarda kast sistemine benzer sınıflar mevcuttu. Ahilerde ise sınıf farkı yoktu. Ahiler devletin otoritesinden bağımsız sivil toplum kuruluşları idi. Ayrıca ahilerin iktisadî yönlerine ilaveten ahlakî ve siyasî yönleri de mevcuttu.

Diğer taraftan ahiliğin fütüvvet teşkilatının bir devamı olduğu görüşü de yaygındır. Fütüvvet birlikleri hicrî III. asırdan itibaren sistemli bir teşkilat olmaya başlamışlardır. Fütüvvet, feta kelimesinden türemiştir ki feta eli açık, soyu temiz, mert, yiğit kimse anlamlarına gelmektedir. Ahiliğe aday olanlara feta denilmesi ve ahiliğin ahlak prensiplerinin fütüvvetnamelerde izah edilmesi, ahiliğin fütüvvet teşkilatının devamı olduğunu savunanların delilleri arasındadır. Ahiliğin fütüvvet birliklerinden etkilendiği âşikar olmakla birlikte onun aynen devamı olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Zira fütüvvet birliklerine herkes kabul edilmekte idi. Ahilere ise sadece bir meslek sahibi, bir sanat sahibi olanlar kabul edilmektedir. Fütüvvet birliklerinde, sanatkarlara kavlî, askerlere seyfî, diğer kimselere de şurubî denir ve bu üç grup altında herkes birliğe dahil edilirdi. Ahilerde ise sadece meslek sahipleri birliğe kabul edilir ve bunlar kendi içinde (debbağlar, saraçlar, kunduracılar vs.) ayrılırdı. Aynı meslekten olan ahiler genellikle mesleği ile ilgili bir ad ile anılan (bedesten, saraçhane, arasta vb.) çarşılarda toplu olarak bulunurlardı. Fakat berber, fırıncı, nalbant gibi herkesin ihtiyacı olan mesleklerden olanların belli bir çarşısı olmayıp bunlardan her çarşıda bulunurdu.

Ahiliğin kurucusu olan Ahi Evren, 1171 yılında Azerbaycan’ın Hoy şehrinde doğmuş, 1261’de Kırşehir’de vefat etmiştir. İlk eğitimini Azerbaycan’da geçirdikten sonra Horasan’da Fahreddin Razi’nin tedris halkasına katılır. İlk tasavvufi eğitimini de yine Horasan’da Yesevî dervişlerinden alır. Sonra hac seyahati için Horasan’dan ayrılınca Şeyh Evhaduddin Kirmanî ile tanışıp hem ona mürit olur hem de kızı Fatma Bacı ile evlenerek damat olur. Şüphesiz Ahi Evren’in fikirlerinin teşekkülünde gerek Fahrettin Razi ve Evhaduddin Kirmanî’nin gerekse Yesevîlik ve Fütüvvet terbiyesinin büyük etkisi olmuştur.

Anadolu’ya gelerek Kayseri’ye yerleşmiş ve orada bir debbağlık atölyesi kurmuştur. Şehirlerde sanayi çarşıları kurulması fikrini ortaya atmış ve bunu tatbikata koymuştur. Derin ilmine rağmen eserlerinde -Ahmet Yesevî gibi- sade bir dil kullanması, karış karış Anadolu’yu dolaşarak fikirlerini anlatması Ahi Evren’in Anadolu insanı tarafından sevilmesine ve ahi teşkilatlarının kısa zamanda yayılmasına vesile olmuştur.

Ahi Evren Kayseri’den Konya’ya, oradan da Kırşehir’e geçmiş ve ömrünün sonuna kadar da Kırşehir’de kalmıştır. Ahi Evren ve Ahiler, Moğollara ve Moğol uydusu yönetimlere karşı gerek askerî olarak ve gerekse siyasî olarak mücadele etmişlerdir. Ahi Evren’in de Moğolların güdümünde olanlar tarafından öldürüldüğü iddia edilmektedir. 

Ahi Evren’in Kırşehir’deki tekkesi merkez tekke idi. Bütün ahiler manevî olarak Ahi Evren’e bağlı idi. Ahi Evren’in vefatından sonra da Kırşehir’deki tekkenin postnişini ahilerin manevî başkanlığını yürütmekteydi ki bunlara Ahi Baba denirdi. Diğer yerleşim merkezlerinde ise Ahi Baba vekilleri bulunurdu. Bir yerleşim merkezinde her meslek dalının bir tane Esnaf Şeyhi bulunur, Esnaf şeyhlerinin hepsi o yerleşim merkezindeki Ahi Baba vekiline bağlı olurdu. Ahi Baba vekili Esnaf şeyhleri tarafından seçilirdi. Ahi Baba vekilinin en önemli vazifesi Esnaf şeyhlerini ve onların idare heyetini denetlemekti. Herhangi bir mesleğin Esnaf şeyhleri ve idare heyetleri, o mesleğin ustaları tarafından seçilirdi. Bunların, esnafın haklarını savunmak, eğitimleri ile ilgilenmek, orta sandığında toplanan paraları idare etmek, törenler düzenlemek gibi vazifeleri vardı. En önemli vazifesi ise esnafı denetlemekti. Üretilen malların kalitesi sürekli denetim altında tutulur, böylece tüketici hakları 21. yüzyıl insanının hayalinin bile ulaşamayacağı bir seviyede korunurdu. Her türlü şikayeti değerlendirip esnafı denetleyen idare kurulu, eğer esnaf hatalı ise gereken cezayı verirdi. Bu cezalar, özür dilemeden dükkan kapatmaya kadar olabilirdi. Mesela yapılan ürün, kalitesiz olduğu için kısa zamanda yıpranmış ise, o ürün o ustanın dükkanının çatısına atılır ve müşteriye tazesi verilirdi. Tabii bu durum o usta için en büyük ayıp olurdu. İtibarı zedelenirdi. Tabii ki en çok denetim kunduracılar çarşısında olurdu. Kunduranın, müşterinin kullanım hatasından mı yoksa ustanın kalitesiz malzeme kullanıp işini savsaklayarak yapmasından mı yıprandığı tartışma götürdüğünden buradaki denetimler inceden inceye yapılırdı. Şayet ustanın hatası tespit edilirse yapmış olduğu pabuç dükkanın damına atılırdı. “Pabucu dama atılmak” deyimimizin kaynağı da bu olaya dayanır.

Ahilerin, Ahi Evren’den başka bir de meslek pîrleri vardır ki, bunlar genellikle o mesleği yapmış peygamberlerden olurdu. Ahi ustasının dükkanında o peygamberin isminin de geçtiği bir beyit yazılı olurdu. Mesela usta terzi ise asılı levhada, “Her sabah besmeleyle açılır dükkanımız / İdris Nebîdir pîrimiz üstadımız” yazar; veya usta demirci ise, “Her sabah besmeleyle açılır dükkanımız / Davut aleyhisselamdır pîrimiz üstadımız” yazardı. Ustanın yapmış olduğu mesleği icrâ etmiş bir peygamber bilinmiyorsa o mesleği yapmış olan bir Allah dostu meslek pîri olarak kabul edilirdi. Mesela kahvecilerin dükkanlarında, “Her sabah besmeleyle açılır dükkanımız / İmam Şazeli’dir pîrimiz üstadımız” yazılı levha asılı olurdu.  

Ahilerde çok sistemli bir eğitim vardı. Ahilik teşkilatına girmeye aday olan çocuklara feta (yiğit) denirdi. Feta 10 yaşına geldiğinde bir ustanın yanında yamak olarak çalışmaya başlardı. Böylece ahiliğe de girmiş olurdu. İki yıl ücretsiz olarak çalışan yamak, tertip edilen bir merasimle çıraklığa yükselir ve artık ustasından harçlık almaya başlardı. Çırak, bir taraftan yamaklara sevgiyle davranıp onlara mesleği ve ahiliğin kurallarını öğrenebilmeleri noktasında yardımcı olur, diğer taraftan da kalfaların ve ustasının sözlerini can kulağıyla dinler, onlara hürmette kusur etmezdi. Çırak üç yıl kadar çalıştıktan sonra ustası tarafından kâfi derecede yetiştiği ve ahlaken olgunlaştığı teşkilata bildirilip kalfalık merasimi tertip edilirdi. Genç ahi kalfa olduktan sonra da yine bir taraftan çıraklara ahiliğin kurallarını öğretirken diğer taraftan ustasına gönülden itaat ederdi. Ustasına sadakatten asla ayrılmazdı. Başka bir ustaya gitmeyi veya başka ustaların kalfa ve çıraklarını ayartmayı akıllarının ucundan bile geçirmezlerdi. Maalesef zamanımızda sıkça görülen bu durum, o zamanlar görülmezdi. Böyle bir şey çok ayıp sayılırdı. Buna mukabil ustalar da kalfalarına mesleğin inceliklerini seve seve öğretirlerdi. Bir usta için en önemli iftihar vesilesi, yetiştirdiği ustaların çokluğu ve onların mesleğinde ehil olmaları idi. Çünkü o zamanın toplumunda insanlar iyi bir usta gördüklerinde, “filan usta yetiştirmişti” diyerek hocasını da anarlardı. Kalfa, üç yıl kadar çalıştıktan sonra eğer hakkında ciddi bir şikayet olmamışsa, müşterilere iyi davranmış, çırak yetiştirme hususunda gayreti görülmüşse, Ahi Baba vekilinin köşkünde yapılan bir merasimle ustalığa yükselir ve kendisine dükkan açma yetkisi verilirdi. Ustalık merasiminde bütün mesleklerin esnaf başkanlarından başka, müftü ve kadı da hazır bulunurdu.

Ahilikteki yamaklıktan ustalığa kadar olan terfî merasimleri günümüzdeki diploma törenlerinden mana itibariyle çok farklıydı. Bu merasimlerde bir üst dereceye terfi eden adaya güzel nasihatlerde bulunulurdu. Mesela ustalık merasiminde usta eski kalfasının sırtını sıvazlayarak şöyle derdi:

“Taşı tut altın olsun. Allah seni iki cihanda aziz etsin. Tuttuğun işten hayır gör. Erenler, pîrler hep yardımcın olsun. Allah rızkını bol etsin, yoksulluk göstermesin, sıkıntı çektirmesin. Bilginlerin dediklerini, esnaf başkanlarının nasihatlerini, benim sözlerimi tutmazsan; ana-baba, öğretmen-usta hakkına riayet etmezsen, halka zulüm edersen, kâfir ve yetim hakkı yersen, hülasa Allah’ın yasaklarından sakınmazsan yirmi tırnağım ahirette boynuna çengel olsun” 

Ahilerde pratik ve nazarî eğitim birbiri ile iç içe idi. Genç ahi ister yamak, ister çırak, isterse kalfa olsun gündüz iş başında mesleğini yaparak-yaşayarak öğreniyordu. Cumartesi akşamları ise zaviyelerde 740 maddeden oluşan davranış ve görgü kuralları tedrici olarak öğretilirdi. Mesela yamaklık ve çıraklık dönemlerinde bu 740 kuraldan 124 tanesi öğrenilmiş olurdu. Yamakların, çırakların, kalfaların ve ustaların dersleri ayrı ayrı idi ve hepsinin karakteri model bir şahsiyetin rehberliğinde şekillenirdi. Öğrenilen bilgiler kalben benimsenir, hemen tatbik sahasına intikal ettirilir, huy haline getirilirdi.

Ahi olabilmek için ilk önce cömert olmak, namazlarını kazaya bırakmamak, haya ve edep sahibi olmak, dünyayı terk etmek ve helal kazanç peşinde koşmak gerekirdi. Ahi olan kişinin üç nesnesi açık ve üç nesnesi kapalı olmalı idi: Gözü kötü bakışlara, ağzı kötü sözlere, eli haksızlığa ve zulme kapalı olmalıydı; kapısı konuklara, kesesi kardeşlerine, sofrası ise bütün fakirlere açık olmalı idi.

Ahinin yirmi dört saat boyunca yapacağı davranışlar belli idi. Hangi durumda nasıl hareket edileceği, görgü ve edep kaideleri zaviyelerde muntazaman öğretilirdi

Ahilik, şimdiki esnaf odaları gibi kuru bir ticarî birlik olmayıp aynı zamanda dev bir eğitim müessesesi idi. Dev bir üniversite idi. Maalesef günümüz üniversite mezunları okulda sadece meslekleri ile ilgili nazarî (teorik) bilgileri öğrenmekte, mesleğinde uzmanlaşabilmesi için birkaç yıl pratik iş ortamında çalışması icap etmektedir. Zaten 22 yaşlarında üniversiteyi bitirmiş olan genç, 25 yaş civarında elinden iş gelebilen, verimli çalışabilen biri olabilmektedir. Halbuki bir ahi 10 yaşında yamak, 12 yaşında çırak, 15 yaşında kalfa ve nihayet 18 yaşında işini en iyi bir şekilde yapabilen bir usta olmaktadır. Üstelik üstün ahlaklı, edepli ve görgülü olarak yetişmekte, insanlık kalitesi itibâriyle de en üst seviyede olmaktadır. Halbuki günümüzde nice işini iyi bilen üniversite mezunları vardır ki insanlıktan nasibi yoktur. Nice avukatlar suçluyu savunmakta, nice doktorlar hastaları bankamatik gibi görmekte, nice çürük binalar yapan mühendisler yetişmektedir. 

Diğer taraftan ahilik teşkilatı gibi mükemmel bir sistemi olmasa dahi ülkemizin kalifiye insan ihtiyacını belli seviyede karşılayabilmek için kurulmuş meslek liselerimiz var. Bu meslek liseleri de maalesef bazı dar kafalı insanların ideolojik kurbanı oldu. Sırf İmam Hatip liselerinin önünü kesmek için memleketin can damarlarından biri olan meslek liselerinin bileğini kestiler. Şu an, meslek liselerinin zaten sayısı az öğrencilerinin de kalbur altı öğrenciler olması istikbâlimizin vahameti hakkında fikir vermektedir. Bu durum sanayi toplumu olmayı hedef edinen bir ülkenin bindiği dalı kesmesinden başka bir şey değildir.

21. yüzyılda ahiliği olduğu gibi uygulamak belki mümkün değildir. Ancak 21. yüzyıl insanının ahilikten öğrenmesi gereken pek çok şey vardır. Ahiliğin teşkilat yapısının iyi incelenmesi, İslamî hizmetlerimizde ve eğitim faaliyetlerimizde örnek alabileceğimiz noktaların iyi tespit edilmesi gerekir. Mesela ahilikteki çırak-kalfa-usta ilişkisini eğitim hizmetlerimize uygulayabiliriz. Bir hocanın her seviyede talebesi olabilmekte, bunların hepsi ile ilgilenme noktasında zaman müsait olmayabilmektedir. Bu durumda ileri seviyedeki talebelerin hocadan bizzat ders alması, seviyesi düşük öğrencileri de bu talebelerin yetiştirmesi çok daha etkili olmaktadır. Nitekim başkalarına öğretilen bilgiler de hafızada kalıcı olmaktadır. 

Allahu Teala, kurdukları müesseseler ve sistemler ile insanlara hizmeti gaye edinen ecdadımıza rahmet eylesin. Bize de ecdadımızın açtığı hayırlı yollardan yürümeyi ve daha başka hayır yolları açmayı nasîb eylesin. Âmin.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.