E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

HAMİT HAKSEVER

ZAMANA YOLCULUK;

10 Eylül 1509 İstanbul Depremi  (Kıyamet-i Suğra)

Deprem, yer kabuğunda birikmiş olan enerjinin ani olarak boşalmasıdır. Bu enerji, ısı, ışık, ses ve en önemlisi de şiddetli sarsıntılarla boşalır.  Bu sarsıntıların bir neticesi olarak binalar yerle bir olur. Hatta yerin yarılıp birçok kimseyi içine aldığı da vakidir. Nitekim zenginliği yüzünden Rabbine karşı küstahlaşan Karun, hazineleri ile birlikte yere gömülmüştü. Karun’un şerefli bir halde yaşadığını zannederek ona imrenen birtakım gafil insanlar, azab-ı ilahî sonucu perişan akıbetini görünce hakikatte ne büyük bir sefaletin içinde olduğunu anladılar.

Zalimlere karşı kahr-ı ilahî pek çok kere depremler suretinde tecelli etmiştir. Lakin bir beldeye gelen azap umumi olmakta ve zulme bulaşmamış olanlar da ölebilmektedir. Kötüler için kahır olan bu durum sâlih insanlar için bir sebeb-i mağfiret olmaktadır. Deprem sonrasında hayatta kalanlardan kimileri ibret alırken, kimilerinin de nankörlüğü artmakta, kudret-i ilahîyi hiçe sayarak idraklerini fay hatlarından öteye geçirememektedirler.

Depremler pek çok kere de ikaz-i ilahî ve imtihan olarak tecelli etmektedir. Güzel şehir İstanbul, ezeli takdirin bir neticesi olarak coğrafi konum itibariyle fay hatlarının üzerinde bulunmakta, bu sebeple depremle sık sık imtihan olunmaktadır. Nasıl ki “ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz” dedirten büyülü şehir Bağdat, Moğol istilalarından Amerikan istilasına kadar tarihte pek çok tahribata maruz kalmışsa, güzelliği dillere destan olan İstanbul da, nâdide bir gülün dikenleri kabîlinden, depremlere ve yangınlara maruz kalmıştır.

Mâlî kayıplara sebep olan fakat can kaybı fazla görülmeyen İstanbul yangınlarının, gerek tarihi kaynaklarda gerekse edebi eserlerde çokça ele alınmasına rağmen İstanbul depremleri hakkında fazla bilginin bulunmaması hayrete şayandır. Halbuki yangınlardan ölen insan sayısı ile depremlerden ölen insan sayısının kıyası bile mümkün değildir. Eskiler, “hafıza-i beşer nisyan ile malüldür” demişler. Yangınların sık sık vukua gelmesi ondan daha azim olan deprem felaketini gölgelemiş olsa gerek.

İstanbul, tarih boyunca her asırda mutlaka birkaç ciddi sarsıntı geçirmiştir. Bu sarsıntıların en ciddilerinden birisi de 10 Eylül 1509’da meydana gelen ve küçük kıyamet anlamında “kıyameti suğra” olarak isimlendiren 7.4 şiddetindeki sarsıntıdır. Bu zelzele o kadar şiddetli olmuş ki İstanbul’da ve Pera’da yıkılmayan ev kalmamıştır. Yerde yarılmalar, yerden su ve kum fışkırması gözlemlenmiştir. Marmara denizinde ‘Tsunami’ denilen denizin kabarması meydana gelmiş, bunun neticesi olarak dev dalgalar İstanbul ve Galata surlarını aşarak kıyı kesimlerde ciddi hasarlara sebep olmuştur. Birçok evin denize battığı görülmüştür.  İstanbul’da 1070 ev, 109 cami, 49 kule yıkılmış, surlar  ve şehrin giriş kapıları ağır hasara uğramıştır. Galata kulesinden Fatih camiine, Ayasofya’dan St. John Thelegos kilisesine, Şehzadebaşı’ndaki su kemerlerinden kız kulesine kadar hasara uğramayan tarihi bina kalmamıştır.

O zaman 160 000 nüfusu olan İstanbul’da bu deprem neticesinde 15 000 kişi ölmüş (bazı kaynaklara göre 5 000 kişi), 10 000 civarında kişi de yaralanmıştır. Ölenler arasında Osmanlı hanedanından üç kişi vardır. Veziriazam Mustafa Paşa’nın ve emrindeki 360 süvarinin atlarıyla birlikte ölmesi depremin dehşeti hakkında bir fikir vermektedir. Artçı sarsıntılar tam 45 gün devam etmiştir. Padişah, Topkapı Sarayı’nın bahçesindeki çadırında oturmuş, İstanbul halkı da bahçe ve boş arazilere kurdukları çadır ve barakalara sığınmışlardır.

Harabeye dönmüş bulunan şehrin imarı ise Osmanlı’nın ihtişamına yakışır bir sürat ve sağlamlıkta olmuştur. 3 000’i usta, 11 000’i kalfa ve 66 000’i de amele olmak üzere toplam 80 000 kişinin istihdamıyla 29 Mart 1510’da başlayan inşa faaliyetleri 1 Haziran 1510 tarihinde bitirilmiştir. İki ay gibi kısa zamanda İstanbul âdeta yeniden kurulmuştur. Bu yüzden günümüze gelebilen eserlerin büyük çoğunluğu bu devirdendir.

Günümüzdeki her türlü teknolojik imkana rağmen, 17 Ağustos depreminde yıkılan binaların, aradan geçen beş yılda değil imarı, maalesef enkazı bile zor kaldırıldı. Devletin hantal yapısı gözler önüne serildi. Cep telefonlarına varıncaya kadar deprem için konulan ek vergilere rağmen ciddi bir hamle yapılamadı. II. Beyazıt da o zaman halktan deprem için vergi toplamıştı fakat topladığı verginin kaç misli büyük hizmeti kısa zamanda halkına sunabilmişti. Bizdeki başarısızlığın sebebi hiç şüphesiz yetişmiş insan eksikliğidir. Liyakatli ve geniş çaplı devlet adamları yetiştirememiş olmamızdır. 17 Ağustos depreminden sonra bizi teselli eden tek şey, halkımızın o bölgeye olan fedakarâne yardımlarıdır. Bunca tahribata rağmen ecdadımızdan bize miras kalan pek çok güzellik insanlarımızın kalbinde hâlâ yaşamaktadır. Zira 1509 depreminden sonra da insanlar arasında müthiş bir dayanışma ve yardımlaşma yaşanmıştı. El ele verilerek yaralar sarılmıştı. 

 Sıra, imar edilen yerlerin açılış törenine geldiğinde ise, Sultan Beyazıt, fakirlere gümüş kaplarda yemek dağıtılmasını emretmişti. Böylece tamir ettirdiği surları, kuleleri, burçları, fakirlerin ve gariplerin duaları ile daha da perçinleştirmiş oldu. 

Sultan II. Beyazıt’ın depremden sonra yaptıklarından başka Osmanlı mimarisine çok büyük bir hizmeti daha olmuştur ki o da Leonardo da Vinci’nin Osmanlı hükümetine olan müracaatını reddetmesidir. Şöyle ki, Leonardo da Vinci bir mektupla Osmanlı hükümetine müracaat etmiş, İstanbul’un imarına talip olduğunu, İstanbul’u mimari eserlerle tezyin etmek istediğini mektubunda bildirmişti. Paşalar, Leonardo da Vinci gibi bir dehanın bu teklifine çok sevinmişler, mektubu heyecanla padişaha arz etmişlerdi. Sultan II. Beyazıt, paşaların beklentisinin aksine bu teklifi reddetmiş ve paşalara, şayet bu teklifi kabul edersek kendi orijinal mimarimizin gelişemeyeceğini ve mimarimize kilise mimarisinin hakim olacağını söylemişti. Onun bu basiretli tavrı sayesindedir ki kendi öz mimarimiz inkişaf etmiş, kuru bir taklit olma derekesinden kurtulmuştur. Nitekim 19. yüzyılda, İstanbul’un imarı kendilerine bırakılan Ermeni Balyan ailesinin yaptığı eserlere bakılırsa hep Batı tarzı ve Batı taklidi olduğu görülür. Ne üzücüdür ki, Balyan kardeşlerin yapmış olduğu camilere bakınca, bunların fetihten sonra yapılmış olduğuna insan ihtimal veremez. Aslının kilise olduğunu, minarelerin sonrada ilave edildiğini zanneder. Şu, asla unutulmamalıdır ki Tanzimat’la başlayan Batılılaşma hareketi bu millete yapılan en büyük ihanettir. Yapılan ıslahatlar, İslam’ın ışığında şekillenen kendi öz kültürümüzü budamaya yöneliktir. O devirde peşi sıra girdiğimiz ve uzun müddet devam eden harpler dolayısıyla yaşadığımız sıkıntılar, Tanzimatçıların hızını kesmiş, bizi daha kötü bir felaket olan milli kimliğimizi yitirme tehlikesinden nispeten kurtarmıştır. Zira rahat bir ortam olsa Tanzimatçılar hedeflerine daha fazla yaklaşabilirlerdi.  

Tarih, ibret alınması gereken mühim bir ilimdir. Gerek Tanzimat’tan Avrupa Birliği sevdamıza kadar üzerimizde oynanan oyunları, gerekse 1509’daki büyük depremden 17 Ağustos depremine kadar  yaşadığımız felaketleri iyi tahlil etmeli, gereken tedbirleri almayı ihmal etmemeliyiz. Eskiler “tedbirde kusur etme, takdire bühtan etme” derler. Ecdadımız, 1509 depreminde, kargir binaların daha çok yıkıldığını gözlemlemişler ve bu tarihten itibaren binaları ahşap yapmaya başlamışlar. Bizler de yapacağımız binaları sağlam, depreme dayanıklı yapmalıyız. Fakat yaptığımız binalara güvenip de Allah’ı unutan gafillerden olmamalıyız. Güvenilecek ve sığınılacak tek merci Cenab-ı Hak’tır. Atalarımız “ağaca dayanma kurur, insana dayanma ölür” diye ne güzel söylemişler. İnsan duvara da dayanmamalı, yani sahip olduğu evlere de güvenmemelidir. Zira şiddetli bir depremde onlar da yıkılmaktadır. Her şey fanidir, yok olmaya mahkumdur. Ancak Allah bakidir ve O, ne güzel vekildir.  Mümin, her bir işinde tedbirini alır, sonra Allah’a tevekkül eder ve onun vereceği hükme razı olur, asla itiraz etmez.

Depremden almamız gereken en önemli ibret, ölümü kendimize uzak görmemektir. Kişi ölünce kendi kıyameti kopmuş demektir. Atalarımız hep öldü, şimdi ise sıra bizde. Bizler  ölümün hedefleriyiz. Ölüm, tatlı canlarımızı bazen deprem gibi felaketlerle toptan, bazen de perakende olarak almaktadır. O halde hep uyanık olmaya gayret etmeliyiz. “Hele şu işlerimi bir yoluna koyayım sonra Rabbimin istediği gibi bir kul olurum” diyerek kendimizi kandırmamalıyız. Bu dünyanın işi bitmez ki. Şair ne güzel söylemiş: “Bu dünyanın cefâsından sefâsına nöbet gelmez / Aç gözünü gâfil olma, bu dünyadan giden gelmez.”

Allahu Teala Hac sûresinin ilk ayetinde: “Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Çünkü kıyametin sarsıntısı çok büyük bir şeydir” buyurmaktadır. Tefekkür edelim, en şiddetli zelzele bile kıyamet sarsıntısının yanında bir hiç mesabesinde değil midir?

İnsan, Allah’ın verdiği nimetlere şükretmez de küstahlık ederse, o nimet elinden alınır. Sonra pişman ve perişan olur da bir faydası olmaz. Güzelliği dillere destan olan İrem bağları, nankör insanların mezarı olmadı mı? Rabbimiz, bizlere cennet kadar güzel bir ülke vermiş. Bu güzel topraklarda Rabbimize nankör yaşamayalım.

Ya Hafız! Güzel ülkemizi ve İstanbul’umuzu düşman istilalarından, her türlü arzî ve semavî afetlerden muhafaza buyur. Amin.

Sözlerimizi şair M. Selman Yılmaz’ın İstanbul için yaptığı şu güzel duayla bitirelim:

İstikbâlde İlâhî bu şehri harâb etme,

      Birkaç âsî yüzünden bu tâcı türâb etme...

 

Gönlümüzden Gönlünüze / İDRİS ARPAT

Çocuklar ve Çiçekler

 

Kendisine ölüm geldiği zaman Yakub oğullarına şöyle dedi: “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? Onlar da: ‘Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahı olan tek Allah’a kulluk edeceğiz. Biz, ancak O’na teslim olmuşuzdur.’ dediler.” (1)

Aynı zamanda bir peygamber olan Yakub aleyhisselamın en büyük endişesi, oğullarının kendisinden sonra kime kulluk edecekleri, hayatlarını hangi minval üzere yaşayacaklarıdır. Bu, tüm zamanlarda, bütün müslümanların da en büyük endişesi olmalıdır. Bu ayet-i kerimeden bu mesajı almamız gerekir, diye düşünüyorum.

Her mevzuya ehemmiyeti ölçüsünde değer verilecekse, çocukların eğitimi  meselesi karşımıza, üzerinde en çok durulması gereken bir mesele olarak çıkacaktır. Çünkü, bu mesele saadet-i dareyn meselesidir.

Çocuk insanın orijinali, dengelerin yerli yerinde olduğu ilk hâli. Çevrenin tahribatına uğramamış durumu. Bizleri duygulandırmak, yüreklerimizi günahlardan arındırmak için haneye yollanmış ilahî armağan, emanet-i ilâhi. “Dünyada bir bebek gülüşünden daha tatlı bir şey, ne görülmüş ne işitilmiştir.”

Çocuk, dağlardan doğan pırıl pırıl bir dere, “bir harikanın en güzel nüshası”, insan hayatının ruhsal afiyet  dönemi, en duru dönem. Rızk ve gelecek endişesi taşımadığı, Allah’tan şikayetinin olmadığı, çabuk ağladığı dönem. Çocuk kalb-i selim, akl-ı selim, fıtrat-ı selim. Hz. İsa aleyhisselam; “çocuklar gibi olmadıkça cennete giremezsiniz” buyurdu. Cennete girmenin şartı kalb-i selim sahibi olmaktır.(2) Selim bir kalp de çocukta var. Bu dönemde çocuk, bir hamurdur yoğrulur, bir fidandır eğersen eğilir, eğmezsen doğru büyür.

“Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem’den koruyunuz!”(3) ayet-i kerimesi ile kendimizi cehennem azabından korumakla mükellef kılındığımız gibi, çoluk-çocuğumuzu korumakla da mükellef kılınmış oluyoruz. Hz. Ömer (r.a ) bu ayet-i kerimeyi duyunca : “Çoluk çocuğumuzu nasıl koruyacağız?” diye sordu. Rasulullah (s.a.v.) : “Allah’ın size emrettiklerini, siz de onlara emredersiniz, yasakladıklarını da yasaklarsınız. Bu tutumunuz onları koruma olur.” buyurdu.(4)

Eğitim-öğretim, çocuk daha anne karnındayken başlar. Öncesi de var; eş seçiminde tercih sebebi olan vasıf.

“Çocuklarınıza hoş muamelede bulunun” diyen Rasulullah (s.a.v.),  “her doğan çocuğun İslam fıtratı üzere doğduğunu” ifade buyurdular. Bu demektir ki; çocuk yaratılırken İslam’ı yaşamaya hazır bir programlamaya tâbi tutuldu.

Çocuğun ilk cenneti evinin içi olduğu gibi, ilk cennete çevirdiği mekan da armağan edildiği hânedir. Çocuk cennetin güzel kokulu çiçeği, ailenin neşesidir. İnanmakla oyun arasında geçer çocukluk yılları. Düşünceden önce, hareket öne çıkar. Düşünce ruhun donanımından sonra başlar. Çocuk, aklından önce hayallerini kullanır.

Çocuk, daha doğmadan dış dünyadan etkilenir. Annenin yaşadığı hayat, içinde bulunduğu atmosfer çocuk açısından önemli. Doğumdan sonraki ilk günler, ilk aylar çok daha önemlidir. “Nasıl gelirse kundağa, öyle gider hendeğe.” Bütün alıcılar açık. Hayatı boyunca etkisinde kalacağı şahsiyetinin ilk tohumlarını, çocuk bu yaşlarda alır. Bir insanın hayat anlayışı ekseriyetle, annesinin dizleri üzerinde öğrendiklerine bağlıdır. Sonrası, bu alınanların gelişmesi için uygun şartlar meselesidir. İsim verme geleneğimiz bu açıdan çok dikkate şayandır. Çocuğun ilk işittiği şeyler, iman’a şehâdet, Allah’a ibadete davettir. Her insan, ömür boyu bu ilk yılların egemenliğinde kalıyor. Bu ilk yıllarda, yakın ilgi ve sevgiden mahrum kalan çocuk herşeye kötü gözle bakıyor.

İlkokul öncesi dönemde çocukta, ilgi ve öğrenme merakı çok yüksektir. Bu dönemde, özellikle 4-6 yaş arasında çocuklar çok soru sorarlar. Bu döneme soru sorma dönemi denir. “Soranı azarlama!” ayet-i kerimesi burada ayrı bir önem ifade ediyor.(5) İlk altı yılda çocuk “anne sütü emer gibi, şahsiyetini oluşturacak değerleri emer” Altı-yedi yaşından sonra “nerden nereye” suallerini sormaya başlar. Bu yaşlar temyiz döneminin başlama safhasıdır. Doğuşundan itibaren İslamî bir atmosferle kuşatılması gereken çocuk, yedi yaşına geldiğinde, ciddi ciddi namaza ve diğer mükellefiyetlerine yönlendirilmelidir.

“Bin öğüt bir örneğin yerini tutmaz” derler. Bu sözde aşırılık olabilir ama, bir gerçeği yansıttığı da muhakkak. Okul öncesi dönemde, ailede çocuğa mutlaka güzel örnek olmak gerekiyor. Güzel işleriyle kahramanlar anlatılması gerekiyor. İyi seçilmiş tarihî kıssalar, masallar çocuğun dünyasını renklendiriyor, iyilik güzellik duygularını geliştiriyor.

Çocuğun eğitiminde aile, okul, çevre çok önemlidir. Bu üçü birbirini destekler mahiyette olmalıdır. Çocuğun aileden aldığı değerlerle okuldan aldıkları, okuldan aldıklarıyla çevreden aldıkları paralel düşmelidir. Aksi bir durum çocuğun ruhunda ve şahsiyetinde olumsuz etkiler bırakacak, derin yaralar açacaktır.

Hz. Peygamber  (s.a.v) çocuk haklarını sayarken, bu haklara “yerin güzel olmasını” da dahil etmiştir. Yerin güzelliğinden, annenin temiz, akıllı ve dindar olması anlaşıldığı gibi, çocuğun yetiştiği yerin Kur’an ve ilim öğrenmeyi (İslamî terbiye ile buluşmayı) mümkün kılacak fizikî ve ictimaî şartları taşıması da anlaşılmıştır.(6) Bu açıklamada hem aile hem de okul ve çevre bir eğitim unsuru olarak ifade edilmiştir.

Ailede olumlu ve İslamî hava çocuğun ilk şansıdır. Şair Arif Nihat Asya, “biz abdest almayı kitaplardan okuyarak değil, abdest alanların eline su dökerek öğrendik” der. Bu, görerek eğitim ve öğretimdir ve aile içi eğitimin özüdür. Bu dönemde çocuk Allah, Peygamber ve Kur’an sevgisiyle buluşmalıdır. Bu, terbiyenin temelidir, ruhun ana gıdasıdır. Yine bu dönemde çocuğa “kendi hayatından sorumlu olduğu, problemlerini kendisinin çözmesi gerektiği” öğretilir. Mümkünse “yük olma yük al” zihniyeti verilmeye çalışılmalıdır.

Okul eğitiminde “istek ve usül” öne çıkar. “Tuzu yiyen suyu bulur”, “dağ ne kadar yüksek olsa, yol onun üstünden aşar”, ”usulsüz vusûl olmaz” derler. Bu açıdan bakıldığında; okul programlarının müfredatının muhtevası çok önemlidir. Okul asla çocuğa bilgi yüklenecek yer değildir. Okulun ilk vazifesi öğrenme arzusu uyandırmak, usul kazandırmaktır. Çocuk okul sürecini severek, azamî verimle tamamlayacaksa içten gelerek çalışmalıdır. Bunun için de çocuk mutlaka kabiliyet ve temayülleri doğrultusunda eğitim ve öğretim görmelidir. İmtihanlar çocuğun önünü kesmemelidir. Öğretmenler, “nefes-i enfes sahibi, rızay-ı hak talibi” kolaylaştıran, müjdeleyen, yüksek heyecanları sönmeyen sabırlı insanlardan oluşmalı. Gün be gün kendilerini yenilemeli, derse girdiklerinde çocukların gönüllerinde güller açmalı. Öğretmen unutulmaz meziyetlerin sahibi olmalı. Eğitim ve öğretimde meslek ve ekmek, öğrenme arzusunun önüne geçmemeli. Çocuklar, zamanı gelmeden puan, üniversite, meslek, ekmek kaygılarına itilmemeli. Maddeci bir düşünce ilmin renkli dünyasını tarumar etmemeli. Zamansız bir şekilde çocuğun önüne sunulan, “oku da iyi bir yere gel, kendini kurtar” öğüdü, duvara çarpılması gereken bir öğüttür. Ufku daraltan, idealizmi kaynağında kurutan maddeci bir öğüttür. En çok verilen, ama en az nazar ve itibara alınması gereken bir öğüttür. Halbuki öğrenme aşkı para kasaları değil ufuklar ötesi bir yüksek heyecan ister. Okullarımıza bu açıdan baktığımızda, maalesef günden güne zayıflayan metafizik boyut, çocukları “hayat pozitivizmiyle” karşı karşıya bırakmıştır. Çocuklar, farkında olsalar da olmasalar da ruhsal susuzluktan perişandır. Bu perişanlık facia boyutuna doğru gelişmektedir. Ne çare. Bu babda resmiyetin eli kolu bağlıdır. Vicdanıyla yaşayan merd-i mü’minler ne yapacaksa yapacak. Akl-ı selim sahibi herkes bilir ki, metafizik işin olmazsa olmazıdır.

Eğitimde sosyal çevrenin de önemli bir yeri vardır. Sosyal çevre insanı bir ömür boyu etkiler. Bu etkileme olumlu yönde de olur, olumsuz yönde de. İnsan dikkat edecektir; çevre kendisini artı yönde mi, eksi yönde mi etkiliyor? Veya kendisi çevreyi ıslah yönünde mi, ifsat yönünde mi etkiliyor? “İnsan ömrü boyunca bir iz sürer ve bir iz bırakır.” İyiler gider onlardan nurlar ve rahmetler kalır, kötüler gider onlardan da karanlıklar ve lânetler kalır. Müslüman ömrü boyunca bildiklerinin öğretmeni, bilmediklerinin öğrencisidir. Ant-i İslam (İslam’a karşı olanlar) her ne derse desin, eğitim ve öğretimlerinin her safhasında Allah, Peygamber ve Kur’an’la sevgi ve ilgi irtibatlarını sürdüreceklerdir. Aynı şekilde, cami ve cemaatla da. Cami ve cemaattan maksadımız, kültürel yönümüzü sürekli besleyen iki damardır.

Çocuğun toprak ve tabiatla da irtibatının kesilmemesi gerekiyor.

“Çağdaş insan kökleri kopmuş bir ağaçtır. Hem kendine yabancıdır hem de tabiata..”

Ne yapıp edip, çocuklarımızın toprakla haşir-neşir olmasını sağlayacağız. Çocuğumuzun sağlığı için bunu yapacağız. Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

“Toprak çocuğun baharıdır.” buyurdu.(7)

Ümit Şimşek hocamızın da ifade ettiği gibi, çocuk aklı ermeye başladıktan sonra, çevresini tanırken, içinde yaşadığı dünyayı öğrenirken, onu aynen Allah ve Rasulü’nün tarif ettiği şekilde öğrenmelidir. Güneşe baktığı zaman, orada Allah’ın astığı kandili görmelidir, yere baktığı zaman, kendisi için Rabbi tarafından hazırlanmış bir yuva bulmalı, başının üstündeki kuşları kimin uçurduğunu, yıldızları semâya inci taneleri gibi kimin dizdiğini, dünyasını renk renk kimin süslediğini bilmelidir. Bence günümüzde en çok eksik bırakılan taraf burasıdır.

“Üç şeyi sevmeyen gönül karanlıktadır: Çocuğu, tabiatı, itaati.”

Evet çocuk küçüktür ama, eğitim büyük bir meseledir. Güller gibi dünyaya gelen çocuğu, bir nesil için kötü bir leke olmaması, kendisiyle beraber bütün ufukları da ateşe vermemesi, çağımızın son sömürgesi durumuna düşmemesi, çocuksu şölenin bitmemesi için vicdanıyla yaşayan büyüklere çok büyük vazifeler düşüyor.

Küçük çocukların meseleleri asla küçük değildir.

 

1- 2/Bakara 133

2- 66/Tahrim 6

3- 26/Şuara 88

4- Diyanet Dergisi, Haziran 2000, 3. hutbe

5- 93/Duhan 10

6- Prof. Dr. İbrahim Canan, Altınoluk Dergisi, Haziran 2003

7- Canan, a.g.e.

 

Not: Bu yazı hazırlanırken pek çok ilmî, fikrî ve edebî eserden istifade edilmiştir, arz ediyorum.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.