E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

Yunus Hüdayî

KAPAK ;

Hayat Önderleri ve Cemaat

Hatemu’l-Enbiya ile son bulan peygamberlik müessesesinin mirasını üstlenebilecek şahsiyetler ancak ilim pâyesiyle şereflenen kimseler olabileceğindendir ki hadis-i şerifte, “Âlimler peygamberlerin varisleridirler.” buyrulmuştur. Tabi ki bu büyük pâyenin, nimet külfet denkleminde büyük meşakkatler ve çileleri de beraberinde getireceği kaçınılmaz olmuştur. Bu şeref göğsünden doyasıya emen Ashab-ı Güzin, semeresi ahirete yönelik bu ilim mirasını yüklenmekte hiç tereddüt etmediler. Vahyi hayatlarının mihverine yerleştirip, ümmetin önderleri oldular. Yol işaretleri olarak, nebevî kaynaktan aldıkları ışığı ulaşabildikleri tüm dünyaya yaydılar. Bunun için kâhir ekseriyeti anavatanlarını terk edip gurbette ömürlerini geçirerek, gurbetlerde makber edindiler.

Hz. Peygamber (s.a.s) de onların ihtiyaçlarını giderme işini kendi üzerine almış, bu hususta onlara öncelik vermiş, kendi ailesinin ihtiyaçlarını  onlardan sonraya bırakmıştı. Bir keresinde Hz. Fatıma (r.anha)’nın  el değirmeni ile buğday çekmekten elleri yara olmuştu. İşleri kendisine yardımcı olabilecek birisini istemiş ve bu talebini Hz. Peygamber(sa)’e açmıştı. Rasul-ü Ekrem(s.a.s): “ Kızım sen ne söylüyorsun! Henüz Ehl-i Suffe’nin maişetini yoluna koyamadım.” buyurmuşlardı.

İbn Şihab ez-Zührî “İlim, yiğitçe bir iştir, yiğitliği göze alabilenler bu işin altına girebilirler.” diyorken bu işi hakkıyla ifa etmenin zorluğunu anlatmaya çalışıyordu.

Bu ümmetin en hayırlı neslinden sonra gelip onlara tabi olanlar da aynı yolu takip ettiler. Kesir ibn Kays (r.a.) anlatıyor: Ben Dımışk (Şam) Camii'nde Ebû'd-Derdâ'nın yanında oturuyordum. Bir adam geldi ve:

-Ey Ebû'd-Derdâ, Peygamberimizden rivayet ettiğini duyduğum bir hadis-i şerif için Peygamberimizin şehri olan Medine-i Münevvere'den geldim, dedi. Ebû'd-Derdâ, geliş amacının bu olup olmadığını öğrenmek için ona:

-Şam'a bir ticaret için gelmedin mi? diye sordu. Adam:

- Hayır, öyle bir iş için gelmiş değilim, dedi. Ebû'd-Derdâ:

- Hadis öğrenmekten başka bir iş için de mi gelmedin? diye sordu. Adam:

- Hayır, (rivayet ettiğini duyduğum hadisi senden dinlemekten başka iş için gelmedim, dedi) Bunun üzerine Ebû'd-Derdâ: Ben Allah'ın Peygamberinden işittim şöyle buyurmuştu:

"Her kim bir yola girer ve onda ilim isterse, Allah onun için cennete giden yolu kolaylaştırır. Melekler ilim öğrenenlere, yaptıklarından hoşlandıkları için, kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde olanlar, hatta sudaki balıklar ilim öğrenen kimseye Allah'tan yardım ve bağış dilerler. İlim sahibinin âbidden (ibadet edenden) üstünlüğü, ay'ın diğer yıldızlardan üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne  de dirhem miras bırakmadılar, ancak ilim miras bıraktılar. Şu halde o ilmi alan büyük pâye almış demektir." (Buhari, ilim; Ebu Davud, ilim; Tirmizi, ilim)

   Resmi tarihler genelde saray ve hâkim kesimler mihverinde olanlara odaklanmışlardır. Ama asıl toplumu sürükleyen onlara yön veren, onların içinde onlarla hemdert ve hemdem olan gerçek âlimlerdir. Aslında onların merkezde olduğu bir tarih yazılsa bu daha net görülür. Örnek hayatlarıyla, yaşantılarıyla, izzet ve tevazularıyla, istiğna ve keremleriyle hakiki âlimler sultanları bile kıskandıracak bir celadet ve saadet güneşi olagelmişler, ümmetin en güzide manevî bekçiliğini yapmışlardır. Küllî anlamda bir dünya görüşüne sahip olan ve bir cemaat dini olan İslam, dünyaya yayılırken kılıcın açamadığı kapılara âlimlerin mürekkebi, hal ve lisanlarıyla kolayca nüfuz edebilmiştir. Dine en menfur saldırılara, dini tahrife yeltenen mülhidlere, sapık cereyanlara karşı en çetin kalkan ve en keskin kılıç âlimler olmuştur.

İslam tarihi boyunca dini gayretin en zayıf olduğu, dünyevileşmenin zirveye çıktığı, birlik ve dirlikten en uzak olduğu, inanca ve amele saldırıların çeşitli şekillerde zirveye çıktığı, sapık cereyanların kol gezdiği, ilim pâyesi almış kötü âlimlerin yoldan çıkardığı şu dönemde varis olma liyakatına sahip âlim ve önderlere ne kadar muhtacız!

İmam Rabbani mektubatında yazıyor ki: “İlim taliplerini öncelikle ele almak, şeriatın tervici demektir. Zira onlar, Şeriat-ı Nebeviyye’nin kaimesi (direği) hükmündedir. İnsanlar kıyamet günü ancak şeriatten sorumlu olacaklardır. Cennete girmek cehennemden uzaklaşmanın başlıca sebebi, şeriat emrini yerine getirmeye dayanır. Peygamberlerin gönderilmesinden maksat şudur: Şer’i emirlerin tebliği.

Hayırların en büyüğü şeriatın tervicine çalışmak, onun hükümlerinden her birini ihya etmeye gayret etmektir. Bilhassa şu zamanda.. Allah yolunda binlerce maddî sadaka verilse, şer’i meselelerden birini yerine getirme sevabına eşit olmaz. Şundan ki, bu fiil yaratılmışların en büyükleri olan peygamberlere uymaktır. Onlarla kurulan bir ortaklıktır. Hasenelerin en kemalli derecede olanları bu zatlara bırakılmıştır. Nakdî yardımı başkaları da yapabilir… İlim talibi nefse esir de olsa (amelde ki noksanlıklarıyla) yaratılmışların necatının sebebidir. Zira şer’i hükümlerin tebliği onun vasıtasıyla olacaktır. Sofi (ilimden nasibi az olup, ibadetle meşgul olan zahid)‘ye gelince o nefsin elinden kurtulsa da yalnız kendini kurtardığı, diğerlerine iltifat etmediği için ilim ehlinden aşağıda kalır. Ancak kemal-i sülukla beraber, halka dönüp tebliğe başlayanlar da o zümredendir. (iki kanatlı olabilenler kibrit-i ahmer olsa gerek) (İ. Rabbanî 48. Mektup)

Yine İmam Rabbanî başka bir mektubunda devamla:”Bir şahıs oturmuş Allah’ın zikri ile meşgul olmaktadır. Bu arada bir a’ma da yolun ortasındaki bir kuyuya düşmek üzeredir. O kadar ki adımını atsa hemen düşecek. Şimdi bu durumda o şahıs için oturup  zikirle meşgul olmak mı faziletli yoksa, o a’mayı düşmekten kurtarmak mı? Hiç şüphesiz onu düşmekten kurtarmak. Zira Allah ondan ve onun zikrinden müstağnidir. A’ma  ise muhtaçtır. Ondan zararı defetmek zaruridir. İşte bu durumda bu kurtarma aynen zikirdir. Zira emre imtisaldir. O vakit kurtarmayı terk edip zikre dalmak masiyet bile olabilir. (İ. Rabbani, 359. Mektup)

Amel edilmeyen ilim indallah ilim olarak addedilmediği gibi, amel ve ihlas sahibi olmayanlara da varis-i enbiya demek uygun olmaz. Ancak muhlis ve muttaki âlimler bu ümmete önderlik edebilir. Parçalanmış, zayıflamış bu ümmete hayat iksirini râsih âlimler aşılayabilecektir. Fakat her halükârda, ameli eksik de olsa, bir takım fısk ameller de işlese itikadı sağlam, bilgisi muhkem, küfür ve sapık cereyanlara karşı metin olan kariyerli kariyersiz ilim sahipleri de ümmet için nimettir. Yalnız âlimin taatteki noksanlarının onun faydalı olma yönünü kısıtladığı gibi, manevî mesuliyetini de artırdığı bir gerçektir.

Kâdi diyor ki:”Hiç şüphe yok ki, âlimin ilmi, taatinden ötürü normal bir mü’min için söz konusu olmayan bir makam ve mertebeyi gerektirir. Bundan dolayı yaptığı işlerde âlime uyulur, âlim olmayana uyulmaz. Çünkü âlim haram ve şüpheden kaçınma yollarını, nefsi hesaba çekme yollarını bilir… Fakat nasıl ki, itaatten ötürü onun mükafat ve mertebesi yükselirse, aynı şekilde günahlarının ikab ve cezası da büyük olur.” (F. Razi, c. 21, s. 382, Akçağ yy.)

Fatır suresi 32. ayetin tefsirinde Elmalı merhum diyor ki: “Sonra o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz, yani Senden sonra ümmetinden, kullarımızdan seçtiğimiz, beğendiğimiz süzme kulları ona vâris kıldık, bu suretle ümmet-i Muhammed en mümtaz ve üstün ümmet olduğu gibi, onlar içinde en güzideleri Kur’an Hâmili( hâdimi) olarak peygamber varisleri olan âlimlerdir. Onlardan bir kısmı kendine zulmeder. (Amelen noksandırlar) Bir kısmı orta yolludur, bazen amele devam eder bazen eksiltirler, bir kısmı da Allahın izni ve lütfu ile hayırda ileri gitmiş olanlardır. ”

Nizamı, namazı, haccı, zekatı,  cihadı vs. bütün hükümleriyle bir cemaat ve imam dini olan İslam’ın mensupları olarak, birlik ve dirlikten uzak, melul ve alil hâlimizden kurtulabilmenin yolu gerçek hayat önderleri âlimler yetiştirmek ve onlara tabi olmaktan geçiyor. Kurtuluşun yolunun cemaate sarılmakta olduğunu beyan eden Nebi (S:A.V)’in haberleri bize ulaşmıştır. O halde her kesimden ve bölgeden ümmetin fertlerinin bu muştuya ermesinin formülü, âlimler etrafında temerküz ederek, birliğe doğru yol alan bir cemaat içerisinde olmaktır.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.