Muhammed
es- Senûsî
Asırlardan
beri âlem-i İslam’da nadir zuhur eden dâhi insanlardan biri
ve belki de düşüncelerinin kapsamı, gayesinin ehemmiyeti
itibariyle en büyüklerinden, Seyyid Muhammed es-Senûsî el-Haseni
el-Hattabi el-İdrisi, sülale-i tahiredendir. Soyu Hz. Hasan’a
dayanır.
Senûsî 1787
yılında Cezayir’in Müstağnim şehrinde doğdu. Temel
ilimleri babasından tahsil etmeye çalışan Seyyid Muhammed, genç
yaşında babasını kaybetti. İlim ve takva sahibi bir aile çevresi
olduğundan geri kalan tahsilini son derece zeki, akıllı ve
takva sahibi halası Seyyide Fatıma sayesinde sürdürdü.
Ciddiyeti,
fevkalade fesahati, sözlerindeki halavet ve tesir sebebiyle genç
Senûsî dikkatleri üzerinde toplamaya başladı. Devamlı tefekkür
halinde bulunması ve insanlardan uzak, inzivayı sevmesi babası
olduğu kadar çevredeki zevatın da dikkatinden kaçmıyordu. Bir
defasında tenha bir yerde düşünürken gördüğü oğluna; bu
halinin sebebini soran Babasına şöyle cevap veriyor.
“Âlem-i İslam’ı
düşünüyorum. Bu kadar sultan ve umeraya, bu kadar meşayih ve
ruesaya rağmen bugün İslam âlemi çobansız bir koyun sürüsüne
benziyor…
Her yerin mürşidleri,
faziletlileri var, lakin İslam âleminin birleşmesi noktasına,
bir gaye ortaklığına sevk edebilecek umumi mürşid’in
bulunmayışına, dinimizin Tevhid ve ittihad üzerine tesis
edilmiş olmasına rağmen âlem-i İslam’ın her tarafındaki
ayrılık, ihtilaf ve cehaletin kaplamış olmasına çok üzülüyorum.
Bakınız
Sudan ve Sahra’da hâlâ sürülerle putperest var. Meskun
yerlerdeki bütün mescidlerde ilmiyle âmil olmayan yığınla
ulema bulunmasına rağmen hallerinden memnunlar; buralardaki biçarelere
hidayet yolunu göstermeyi akıl etmiyorlar… Ben bunları düşünüyorum
baba.
Vazifeyi layıkıyla
yerine getirmeyen, insanların önünü tıkayan, tevillerle müslümanları
oyalayan, miskinliği takvaca yaşamak kabul eden sözde ilim ve
şeyhler ciddi sorumludurlar.”
Bunun üzerine
ne yapacağını sorduğunda:
“- Çalışacağım”
dedi.
En iyi
hocalardan fıkıh ve diğer dini dersler aldı. 16 yaşında
Fas’a gitti. Meşhur Karaviyyin Üniversitesine kabul edildi.
Burada birçok konuda ilim tahsil etti.
İlimde o
kadar ileri gitti ki, Fas Sultanı Muley Süleyman’ın
dikkatini çekti. Sultan ona sarayda hizmet teklif etti. Seyyid
el-Senûsî, bunun dünyevî güçlere boyun eğmek demek olduğunu
düşünerek teklifi reddetti. İmam-ı Azam’ın Abbasi Sultanı
Mansur’un teklifini kabul etmeyişi gibi.
İmam-ı Azam
teklifi reddettikten sonra başına çok işler gelmişti. Senûsî
içinde aynı akıbet tekerrür etmiştir. Artık Fas Sultanı
Muley Süleyman tarafından istenmeyen kişi ilan edildi. Bütün
mütegallibenin anlayışı bu değil midir? Kendisinin istediğini
yapmayan, kendisi gibi düşünmeyen kimseleri taciz etmek, öldürmek,
sürmek. Bunun üzerine ilme doymayan aşırı ilim meraklısı
genç Senusî, Fas’ı terk eder. Artık o gezici âlim rolündedir.
Önce
Tunus’a ardından Libya’ya oradan da Mısır’a gitti. Her
gittiği yerde ününü duyan sayısız öğrenci tarafından karşılandı.
Onun arzusu Mısır’da kalıp ünlü El-Ezher Üniversitesi’nde
okumaktı. Ne var ki, orada dost değil düşman kabul ediliyordu.
Kendilerini yetki ve etki bakımından geçeceğinden korkarak,
Ezher şeyhleri, hakkında bir fetva çıkararak onu dinsiz ilan
edecek kadar ileri gittiler.
Gittiği yerde
idarî mekanizmayı elinde tutan insanların himayesinden ziyade
tenkidiyle karşılaşan Senûsî’nin karizması her geçen gün
artıyordu.
İstemeyerek,
buruk bir vaziyette Kahire’yi terk etti. Vahyin merkezi Mekke-i
Mükerreme’ye gitti. Nihayet aradığını orada buldu. Fazlı
ile meşhur Şeyh Seyyid Ahmed bin İdris El-Fâsî ile tanıştı.
Hıdıriye tarikatının başında bulunan Fâsî’nin yanında kısa
sürede gerekli mevkiye vasıl oldu. Gözde bir talebe oldu.
Ünleri
duyulunca Mekke’yi terk eden Hoca-talebe Yemen’e gittiler.
Hocasının Yemen’de vefat etmesi üzerine Es-Senûsî 1837’de
Mekke’ye döndü ve burada ilk Senûsî zaviyesini açtı.
Mekke’de
olmalarından dolayı çok sayıda müslümanla tanışıp, görüşme
imkanına sahip oluyordu. Böylece de her tarafta şöhreti artıyordu.
Senûsî Hıdıriye Tarikatı’ndan başka mevcud diğer şeyhlerden
de el almıştır. Artık müstakil bir lider olarak hareket
ediyordu.
Ahmet b.
Hanbel, İmam-ı Gazali ve İbn-i Teymiyye gibi ilmiyle âmil büyük
İslam âlimlerini kendisi için örnek kabul eden Muhammed es-Senûsî,
Arabistan ve Kuzey Afrika’daki zaviyelerini kaybetmemek şartıyla
hareketin merkezini Sirenayka’ya kurmaya çalıştı.
Mısır Valisi
Mehmet Ali Paşa’ın kaygılandığı Senûsî hareketi, Fransızların
Cezayir’i işgal etmesini de dikkate alarak hareket merkezini
metruk olan Ceğub’a kaydırdı. (Buradan da anlaşılacağı
gibi şartlar gereği bazen hareket merkezlerinin değiştirilmesi
gerekmektedir. Bir nevi Sünnetullah olan bu durum çoğu zaman
gerekebilir. Peygamberlerin hicretinde olduğu gibi.)
“Çevrenizde
barış yapınız” hadis-i şerifinden de ilham alan Senûsî, güçlü
şahsiyetinin de tesiri ile bölgede uyuşmazlık halinde olan
kabileleri birbiriyle barıştırdı. Artık İslam’ı
Afrika’nın tropik ormanlar bölgesinde anlatacaktı. Şöhreti
gün geçtikçe yayılan Senûsî’nin halkası gün be gün genişliyordu.
Hatta öyle ki, vahşiliği ile meşhur Afrikalı kabileler
gelerek orada İslam’ın engin hoşgörüsüyle karşılaşıyordu.
Bu arada seri şekilde zaviyeler açılıyordu.
Böylesine
hareket dolu, eylem dolu hayatı 1859’da nihayete ermiştir.
Yerine henüz 16 yaşında olan büyük oğlu Seyyid Mehdi geçti.
Henüz 12 yaşında iken babasının bütün işleriyle uğraşan
Mehdi, en ehil hocalardan ders alıyordu. Zekası ve engin anlayışıyla
babasından devraldığı hareketi büyütüyordu.
Halkın
kendisini hakkı ve adaleti getirecek olan Mehdi olarak görmesine
karşılık, o bunları sürekli tekzib ediyordu. O da babası
gibi, İslam davasına uzun seneler ve düzenli hizmetler vermek
arzusundaydı.