E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

Mustafa ÖZCAN

KAPAK;

Günümüzün Haçlıları ve Moğolları  

Aslında bütün düşünce ve inançlar çekirdek olarak kendilerini muhafaza ediyor ve vakti saati gelince de yeniden kuvveden fiile çıkıyorlar. Tarih bu manada tekerrürden ibarettir. Bu itibarla, 'güneşin altında yeni hiçbir şey yok' sözü iştihar etmiştir. Bu tesbit konumuzla da yakından alakalı bulunuyor. Moğol ve Haçlı savaşları da tekerrür eden tarihin bir parçasından ibarettir. Ker fer savaşlarını hatırlatırcasına, coğrafî olarak Türkiye'nin bir kısmını da içine alan Şam bölgesi, nübüvvet mişkatinden süzülen tesbitle 'ardu'r ribat' olarak anılmıştır. Bu şu demektir: Zaman zaman bölge istilalara uğrayacak ve müslümanlar önkarakol olarak burada mücadele ve mücahade edecekler. Bu itibarla Şam, ahirzaman literatürü içinde 'Fustat el müslimin' yani müslümanların çadırı ve savunma kampı olarak anılmıştır. Haçlılar, Haçlı Savaşlarının 900'üncü yıldönümünde müslümanlardan özür dileseler bile bu yeni saldırıların sıcaklığına engel olamıyor. Tarihin akışı içinde değişen birşey yok. Müslümanların mazlumiyeti bugün dahi devam etmektedir. Haçlılar Hazreti İsa'nın yolunu bulamamışlar ve o yolda yürümemektedirler. İsa'nın mesajını tek yönlü ve yanlış anlamışlardır. Bu tek yanlılıktan da zulüm ve zulümat doğmakta ve başkalarının hakları heder, namusları da payimal edilmektedir. Filistin ve Irak bize ırak değil. Onlar ancak Hazreti İsa ile avunuyor ve kendilerini aldatıyorlar. Mamafih dün de böyleydi bugün de öyledir. Haçlı savaşlarında olduğu gibi sömürgecilik döneminde de hıristiyanlık adını kullananların çirkin yüzü bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu hususta bir özeleştiri ihtiyacı hisseden Fransız rahip Michel Lelong şunları kaydeder: "Hıristiyanlık bugün de haklı veya haksız, Afrika'da Asya'da, Yakındoğu'da birçokları için Amerika Birleşik Devletleri'nin Avrupa'nın ve onların müttefiki olan İsrail'in çıkarları doğrultusunda hareket eden hatta bazen onların suç ortağı bir müessese olarak görülüyor.

 Engizisyon devrinin, Haçlılar devrinin ve sömürgecilik devrinin hıristiyanlarını kolayca eleştiren bizler, bugünkü durumu da dikkate almalı ve çıkarlarımızı, kültürümüzü, alışkanlıklarımızı Allah'ın melekûtü ile karıştırıp karıştırmadığımızı ya da bir tutup tutmadığımızı kendi kendimize sormalıyız...(1)" Lelong hıristiyanların sorgulanmasını istiyor. Biz de onu yapıyoruz. Esasen ne Haçlı savaşları bitmiş ne de Engizisyon devrini tamamlamıştır. Engizisyon günümüzde bir nevi Mcchartism olarak yeniden hortlamıştır. Amerika'da öncelikle komünistlere yönelik bu furya ve kampanya günümüzde yüzünü müslümanlara dönmüştür. Bu hususta Amerikalı imam Faysal Abdurrauf şunları söylemektedir: "Bu ülkede yaşayan kimi müslümanlar, kendilerinin Roma devrindeki hıristiyanlar gibi aslanların önüne atıldığını düşünüyor. Bugünün aslanları da medyadır (2). "Bu tesbiti yapan veya aktaran kişi, ABD'deki 'en ılımlı' müslümanlardan birisi kabul edilmektedir. Diyalog adına kilise ve havraları turlamaktadır. Buna rağmen durum tesbit ettiği minvaldedir. En son medyanın yargısız infazda bulunduklarından birisi Abdurrahman Amûdi olmuştur. ABD'de ve sair yerlerde basın, yargısız infaz aracı haline gelmiştir. Kampanyalar onun aracılığıyla sürdürülmektedir. Hatırlanacağı gibi 28 Şubat sürecinde en büyük yaygarayı basın koparmış ve kampanyanın mızrak ucu haline gelmişti. 11 Eylül'den sonra mahut basın bu yöndeki görevini bir kez daha ifa etti. Irak savaşı sırasında ise artık kendisine yakışır adını da aldı : Embedded basın. Yani maiyet memuru basın...

 Geçmişin haçlıları biliniyor ve onlar geçmişte kaldılar. Kollektif hafıza ve kimlik tesbiti için iyi olsa da asıl bizi ilgilendiren bugünün haçlılarının kimliğidir. Yaşayan haçlılardır. Bugünün haçlıları açıkça 'haçlı' adını taşımadıkları için onları tanımak için kullanacağımız kıstas, mahiyetleri ve taşıdıkları sıfatlar olacaktır. Onları vasıflarından tanımamız gerektiğine göre, onlar kim? Bu soruya cevap vermeden önce biraz geçmişi taramakta fayda var.

 Haçlılar, müslümanları o kadar kerih görüyorlardı ki İslam’ı temsil ettiklerine inandıkları Türkler için 'kafir' ve 'şeytan' yaftasını kullanıyorlardı (3).

 Bugün Amerikalıların Ortaçağ'a dair bildikleri tek ortak bilgi, Haçlı Savaşları’dır. 'Dervişin fikri ne ise zikri de o' misali Bush da şuuraltını boşalttığı ender vakitlerde hep crusade/Haçlı deyimini sayıklamıştır. Demek ki şuuraltına kazınmış. Kendisine hakim olamıyor. Bugünün haçlılarını isimlerinden tanıma imkanımız olmadığına göre, kaçınılmaz olarak sıfatlarına başvuracağız. Haçlılık bütün hıristiyanlar için ortak bir vasıf değildir. Bunu, Filistin'de Araplardan yana olanlarla Irak'ta savaşa karşı çıkanlar da görebiliyoruz. Öyleyse cepheyi genişletmemek için tefrik etmek zorundayız. Hem de adaletin gereği budur. Öyleyse haçlı sürülerini haçlı yapan sıfatlar nelerdir; onlara bakalım...

-Saldırganlık ve hakka tecavüz :

Haçlıların en önemli özellikleri, çapulcu sürüsü şeklinde saldırgan ve mütecaviz olmaları ve bu kimlikle bütünleşmeleridir. Moğollardan tek farkları bir semavî dinin işaretini taşımalarıdır. Yoksa vahşette ve gayri medenî veya nimmedenî olmakta onlardan bir farkları yoktur. Bundan dolayı sonuçta Moğolların akibetine uğramışlardır. Selahaddin Eyyûbi, Hittin'de Haçlıları bozguna uğratırken Moğol çetelerini Aynu’l Calut’ta bozguna uğratan da Muzaffer Kutuz ve Baybars gibi Türk asıllı Mısırlı komutanlar olmuştur.

-İslam düşmanlığı ve misyonerlik-

İslamiyet hakkında 'sahte din' tasavvurundan yola çıkan Haçlılar güya kutsal toprakları kurtarmak saik ve dürtüsüyle harekete geçmiş ve bu yolla doğuyu zaptetmeye ve yağmalamaya teşebbüs etmişlerdir. Bu İslam düşmanlığının çok tezahürleri vardır. Müslümanları hıristiyanlaştırmak veya sömürmek veya kültürel miraslarını tahrip etmek gibi. Bu bağlamda Moğollar ve Haçlılar geçmişte ve günümüzde kültür kıyımı yapmışlar ve yapmaktadırlar.

-Haksızlık ve adalet duygusundan mahrumiyet-

Bunun en bariz işaretlerinden birisi ise ayrımcılıklarıdır. Kendilerini üstün görürken müslümanlara her türlü muameleyi reva addetmeleridir.

 Bu ortak vasıfları tadat ettikten sonra gelelim günümüzün haçlılarını tesbite. Yeni haçlı kimliğini kimler temsil etmektedir? Bunun cevabı hem basit hem de zordur. Kısaca cevap vermek gerekirse: Bugünün haçlıları hıristiyan siyonistler veya siyonist hıristiyanlar ile doğrudan doğruya siyonistlerden teşekkül etmektedir. Bu iki zümreye Tevrat Kuşağı denmektedir.

Sedat Laçiner'in tabiriyle, bunlar gerçek manada yahudi veya hıristiyan dindarlar olmayıp taassup yüklü, fanatik yahudi veya hıristiyan dincilerdir.

 Zira, hıristiyanlığı ideolojik hale getirmiş ve ona bu kisveyi giydirerek safiyetinden uzaklaştırmışlardır. Bu itibarla, vasıflarından bir diğeri de dinciliğin simetrisi olan mesihçilik anlayışlarıdır. Daha doğrusu, bu mânâda iddia sahibi olmalarıdır. Bunlar, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar gibi durumdan vazife ve misyon çıkarmakta ve kendilerini ilahî mesajın taşıyıcısı zannetmektedirler.    Tek yanlılık adamların ruhuna işlemiş bir kere. Laçiner'in de yazdığı gibi, "Aslında bu anlayış Hz. İsa'dan çok eski Yunan-Roma-Batı Avrupa geleneğinin bir uzantısıdır ve temellerinde Ortaçağ'da yoğun bir şekilde yaşanan Türk-Avrupa çekişmesinin izlerini taşır. Bu anlayışa göre, 'gerçek hıristiyan' olmayanlar her türlü cezaya müstehaktırlar ve bu toplumlar medeniyete (Batı medeniyetine) düşmandırlar. Başkan Bush'a ve Savunma Bakanı'ndan danışmanlarına kadar birçok kilit isim de bu yaklaşımın tezahürlerini görmek mümkündür. Özellikle de 11 Eylül'den sonra.

 İstihbarattan sorumlu Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı William Boykin sözkonusu grup içinde en fazla öne çıkanlardan ve göze batanlardan birisidir. Bunu da pervasızlığına borçludur. Tıpkı Başkan Bush gibi evanjelik dini törenlerde sık sık boy gösteren Boykin'in buralarda söyledikleri yenilir yutulur şeyler değildir. Ve bu sözlerin kendi yönetimince tepki görmemesi Bush yönetiminin gerçek tabiatını gözler önüne seriyor. Boykin sözkonusu törenlerde sıkça ABD'nin 'hıristiyan bir devlet olarak şeytan ile savaştığını' ve bu anlamda 'kutsal bir savaş'ın içinde olduğunu söylemektedir. Sözkonusu olan sıradan bir Amerikalı olsa belki bu söyledikleri sıradan bir yorum olarak da kabul edilebilirdi, ancak kazın ayağı öyle değil. Bahse konu olan kişi Amerikan üst düzey istihbaratının merkezinde yeralıyor. Hatta Bin Ladin ve Saddam'ı yakalamakla yükümlü birimin başında. Somali'deki bu yönde gösterdiği yararlılıklarından dolayı bu görevle taltif edilmişti! En azından taktik belirleme açısından Guantanamo ve Irak'taki hapishanelerdeki yönetimin de en üst sorumlusu olarak görülmekte.

Nitekim Guantanamo'daki işkence yöntemini Ebu Garib Hapishanesi'ne taşıyan Miller de Boykin'in tezgahından geçmiş ve onun direktifleriyle hareket etmişti. Ebu Garip cezaevi komutanı Janis Karpinski'nin itirafıyla, Geoffrey Miller kendisinden Iraklı tutuklulara köpek gibi muamele edilmesini istemiş. Şöyle demiş :' Tutsaklar köpekler gibidir. Bir an bile kendilerinin köpekten daha üstün olduğuna izin verirseniz, onların üzerindeki kontrolü kaybedersiniz...'Sadece tutsakları değil 'rogue states' dedikleri kimi İslam ülkelerini ve devletlerini de haydut, çete ve köpekler gibi sıfatlarla yadediyorlar.

Başkan Bush'u Oval Ofis'te 'dua/ ibadet eden adam' olarak tanımlayan Boykin'e göre Bush, halkın reyleriyle seçilmemiştir. İnayet-i ilahi ve Tanrı'nın tayiniyle bu makama getirilmiştir. Kendisi de, 'Tanrı'nın emir zinciri içinde bir halkadır...' ABD'nin 'küresel terör' ile mücadelesini 'ilahî bir savaş' olarak niteleyen Boykin düzenlediği bazı toplantılarda gösterdiği slaytlara yansıyan Saddam Hüseyin ve Üsame bin Ladin görüntüleri üzerine de şunları söylüyor: "Şeytan bu ulusu yok etmek istiyor, bizi de hıristiyan ordusu olarak yok etmek istiyor. Eğer bizler Hz. İsa adına birleşirsek ancak o zaman yenilebilirler..." Saddam ve Bin Ladin fotoğrafları önünde bu tür diskur çekmesi neyi hatırlatıyor? Ebu Garib cezaevinde işkence ile öldürülmüş Iraklı esirlerin cenazesi başında şamata yapan Amerikan askerlerini mi! Dolayısıyla bir general olarak Boykin'in Ebu Garib'te garip davranışlar sergileyen ve sistematik zulüm ve işkence uygulayan Amerikan askerlerinden zerrece farkı yok. Savunma Bakanı Rumsfeld ve başyardımcısı Stephen Cambone ve diğerleri 'Tanrı'nın emri' olduğunu düşündükleri aşırılıkları ve fanatizmi bir ibadet hevesiyle yapıyorlar. İşkence raporlarının açığa çıkmasından sonra 'çok meşgul olduğum için okuyamamıştım' diyen Rumsfeld'i aklamak için ayağına Pentagon'a giden Bush'un da bakanlarından ve onların da astlarından hiç farkı yoktur. Rumsfeld bu ziyaretten aldığı hızla, Irak'ı ve Ebu Garib cezaevini ziyaret etti. Herhalde basında çıkanlara 'kulak asmayın siz' demiş ve kuvvey-i maneviyelerinin yıkılmasına mâni olmak istemiştir. Irak'ta, Afganistan'da, İsrail'de ve diğer bölgelerde ölen çocukları, işkenceye uğramış insanları, kırılmış milletler olarak değil, cezalandırılması gereken 'putperestler; kurtarılması veya cezalandırılması gereken, ‘kayıp ruhlar' olarak görüyorlar. Bu nedenle de işkence 'eğlenceli' gelebiliyor. Bu sebeple 'işkence' misyonun sadece tamamlanması gereken bir parçası. Başkan Bush'un çeşitli defalar çevresindekilere, 'Bizi burada Tanrı istedi, veya, Tanrı'nın benim başkanlık yapmamı istediğini hissediyorum' dediği bilinen bir gerçek. O makama tesadüfen gelmediğini söylemeye çalışıyor.

 Esasen Bernard Lewis ve Daniel Pipes gibiler terörü İslamın özüyle irtibatlandırdıklarına göre onlar terör adına doğrudan doğruya İslam'la çarpışıyorlar. Dolayısıyla, ihlaller bir tesadüf olmayıp taşıdıkları kültürün derin bir yansımasıdır. Bu kültür Haçlı kültürüdür.

 Bush İslam konusunda farklı düşünmese bile çıkar gruplarının da bir temsilcisi olarak müslümanlarla ilişkilerini -en azından bu boyutta- sıkı tutmaya çalışıyor. Bu meyanda Şaron için 'barış adamı' diyen Bush İslam için de 'barış dini' deyince en yakın taraftarlarından bile tenkid aldı. Daniel Pipes gibiler Şaron hakkında kullanılan ifadeye itiraz etmezken konu İslam olunca hemen itiraz seslerini yükselttiler. Evanjelikler daha da alınmışlar. 11 Eylül'ün hemen akabinde Bush'un 17/9/2001 de Washington'da İslam Merkezi'nde İslam hakkında 'barış dini' ifadesini kullanmasını hazmedemeyerek kendi aralarında şöyle demişlerdir: "9/11'e tahammül edebiliriz de, 9/17'ye asla tahammül edemeyiz..." Amerika'daki dinci sağ bu açıklamaları yadırgamıştır. Billy Graham'ın oğlu Franklin Graham NBC televizyonuna 16 Kasım 2001'de konuk olmuş ve şu açıklamayı yapmıştır: "İslam’ın mükemmel ve harika ve barışcı bir din olduğunu söyleyemeyeceğim. Kur'an kafirlerin ve gayri müslimlerin katline cevaz verir. Uçaklarla binalara çarpanlar hıristiyan değillerdi. Ülkemize saldıranlar İslam dinine mensuplardı..." Jerry Falwell ise daha ileri giderek Peygamberimiz için ağza alınmayacak hakaretamiz ifadeler meyanında, "terörist, şiddet adamı ve savaşçı' sözlerini sarfetmiştir. Elbetteki kem söz sahibine aittir.

 Evet, ABD'yi ilk kuran püritenler dindardı ve din devlet ayrımı da yapmıyorlardı. Ama zamanla Amerikan toplumunun çehresinin değişmesiyle hakem müessesesi olarak laikliğe başvurulmuştur. Jimmy Carter'dan beridir de ABD siyasetinde bir dindarlaşma göze çarpmaktadır. Ama bu arızalı bir dindarlıktır.  Carter ve benzeri Bill Clinton bir tarafa bırakılacak olursa Nixon'dan itibaren Amerikan başkanlarına bir saldırganlık hakimdir ve bunu da hıristiyanlık yaftası altında yapmaktadırlar. Carter ve Clinton dini barış için kullanmaya çalışırken Cumhuriyetçiler savaş için kullanmışlardır. Carter ve Bill Clinton'ı, dînî sol desteklerken Reagan ve Bush'lar çizgisini de neo-con ekiple birlikte dînî sağ desteklemektedir. Dînî sağ ile birlikte siyonist eğilimli neo-conlar müfrit bir şekilde İsrail'i desteklemekte müttehit cephe haline gelmişlerdir (4). Hıristiyan yahudiler veya siyonistler tanımına paralel olarak İsrail'deki Likud iktidarına mukabil Bush iktidarı da onun bir devamı olarak 'likudnik iktidar' olarak tanımlanmaktadır.

 

CAMİLERİN DİRİLİŞ VE DİRENİŞİ

Irak'ta ve Filistin'de işgale ilk refleks ve infial gösterenler mabedler ve onun etrafında kenetlenmiş inanmış insanlar oldu. Irak'ta sünni kesimi temsilen A'zamiye Camii, şii kesimi temsilen de Hazreti Ali Türbesi ve sair şii mekanları direnişin kalesi oldu ve başrolü oynadı. Camilere saldırı işgalle birlikte başlamıştı, Bağdat'ın düşmesinden hemen sonra direnişin en fazla yoğunlaştığı bölge, A'zamiye ve civarı oluyor. A'zamiye bölgesinde işgal güçleriyle ilk sıcak temas Nida Camii civarında gerçekleşiyor. Cami duvarları yanında iki mücahidin görülmesi üzerine işgal güçleri tanklarla camiyi hedef alıyor. Çapraz ateş sonucu iki mücahid şehit oluyor. Cami cemaatından Afif İbrahim Adami, mücahidlerin camide olduklarını ama onları dışarı çıkartarak başka bölgeye sevkettiklerini hatırlıyor. Camiye ve çevresine bombardımandan zarar gelmesini istemiyorlar. Mücahidler camiden çıkınca çatışmalar cami etrafında yoğunlaşıyor. Çatışmalar sonrasında duvarlardaki kanlar suyla yıkanıyor ve cenazeler kaldırılıyor. Amerikalı askerler çatışmadan sonra yine aynı camiye dönerek otoyoldan ve köprü üzerinden bölgeye rastgele ateş açıyorlar. Caminin duvarlarındaki ve minarelerindeki açılan delikler o günün hatırasını ve saldırıların nişanesini taşıyor. Tarihe tanıklık ediyorlar. Nida Camii'nin ardından sıra gazi İmam-ı A'zam Camii'ne geliyor. İmamı A'zam Camii'nin saat kulesi işte bu çatışmalarda hasar alıyor. Cami, buradan helikopterlere roket fırlatan Suriyeli gönüllü mücahid düşman askerlerince vurulması sırasında hasar görüyor. A'zamiye altı saatlik bir direnişten sonra düşüyor. Şah İsmail ve Şah Abbas'ın saldırılarını atlatan A'zamiye bu defa da son direnişini Amerikalılara karşı gösteriyor (5).

 Direnişin ilk kalesi camiler olduğuna göre işgalin ilk hedefinin de yine camiler olması şaşırtıcı değil. Nitekim de öyle olmuştur. Camilerin hürmetinin ihlal edilmesi yönündeki suçlamalar karşısında Amerikalılar ya sessiz kalıyorlar ya da camilerin direniş mekanı olmadığını söylemekle yetiniyorlar. Bu suçlamalar karşısında Colin Powell pişkin bir eda ile işgalin hesabını vereceği yerde şunları söylemiştir: "Camiyi karargah ve mühimmat deposu haline getirenler asıl onlar bu mekanların hürmetini ihlal etmiş oluyorlar. İhlalin nedeni onlar?"  Acaba öyle mi? Cenevre Konvansiyonuna göre camiler ve sair mabedler doğrudan saldırıya katılmadıkları sürece masundurlar ve saldırıya hedef olmazlar. Din adamları da öyle. Amerikalılar camilerin bu durumda amacı dışında kullanıldığını ve bu nedenle, hürmet ve masuniyet vasfını da kaybettiğini söylüyorlar. Bu evvelemirde doğru görünmesine rağmen aldatıcı  bir yorumdur. Camilerin savunma amaçlı olarak kullanılması amacının dışına taşmak mıdır ? Asla !

-Birinci olarak, Amerikalıların Irak'a saldırganlığını meşru gösterebilecek hiçbir temel argüman yoktur.

-İkinci olarak, Iraklılardan Amerikan esirlere Cenevre Konvansiyonu doğrultusunda davranmalarını isterken kendileri tam tersini yaparak uluslararası normları hiçe sayıyor ve işlerine geldiği gibi kullanıyorlar. Time dergisi de Amerikalıların bu ikiyüzlülüğünü teyid etmiştir. Kendilerini hiçbir kanunla mukayyet görmüyorlar. Bu durumda topyekün savunma çerçevesinde haksızlığa karşı bütün satıh, operasyon mahalli değil midir?.

 Bu durum tam da Tevbe Suresi'nin onuncu ayetine uygundur: "Bir mü'min hakkında ne anda, ne de anlaşmaya riayet ederler..."

 Özellikle çatışma bölgeleri olan Felluce ve Necef  gibi bölgelerdeki camiler ve mabetler saldırıların hedefi haline gelmiştir. 'Keskin nişancılar var' iddiasıyla Felluce'de minare ve camiler hedef alınmıştır. Keza Kûfe ve diğer şii bölgelerinde de 'mühimmat deposu' olarak kullanıldığı ve direnişçilerin sığındığı gerekçesiyle kutsal mekanlar saldırıya maruz kalmıştır. Felluce'de El Muadid-i Camii'nin 35 metrelik minaresi yerle bir edilmiştir. Buna rağmen minare üzerinde yer alan Allah ve Muhammed lafızları hiç hasar görmemiştir. ABD'nin Irak halkına özgürlük değil, zulüm ve işgal getirdiğini belirten El Muadid-i Camii İmamı Abdulhamid Haş'a göre Amerikalıların Felluce'deki ilk hedefleri camiler olmuştur. Haş'ın intibaları şöyle: "Irak'a özgürlük getirdiğini söyleyen Amerikalılar, Felluce'de bulunan camileri bombaladı, Kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'i ayaklar altına alıp, tekmelediler. Caminin içinde fedailer olduğunu söylediler. Camide fedai yoktu. Saldırılar yapıldığı saatte, caminin içinde sadece İmam Şeyh Osman Muhsin vardı. Askerler onu kurşunlayarak öldürdüler...(6)"

Bununla birlikte, şiiler haklı olarak atabat-i mukaddese olarak anılan kutsal eşiklerin kirletildiğini düşünüyorlar. Iraklı müslümanlar, Amerikalıların Irak'ı sadece askere boğmadıklarını aynı zamanda misyonere de boğduklarını düşünüyorlar. Bu bağlamda,  bazı kat'i veriler var. Evanjelikler kendilerinden olan idareden cesaret alarak Irak'a gönderilmek üzere 27 bin misyoner hazırladılar. Bunlar, insanî yardım adı altında misyonerlik faaliyetlerini icra ediyorlar. Müslümanları dinlerinden döndürme çabaları ve buna ilaveten kutsal mekanların saldırıya hedef olması müslümanlara göre doğrudan İslamiyetin hedef alınmasından başka bir şey değildir.

Ortadoğu'da bilhassa son dönemde Anglo-Amerikan işgal güçlerinin ve İsraillilerin Haçlı ve Moğolların gerçekleştirdiği katliam ve kültür kıyımlarının bir benzerini gerçekleştirdikleri görülüyor. İsrailliler ve onların peşlerinden de Amerikalılar hem camileri hem de İslam’ın kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim'i hedef alıyorlar. Camileri kundaklıyor, Kur'an nüshalarını da ayaklarıyla çiğniyorlar. Cami tahribatı ortak özelliklerinden birisi. Mesela İsrail Nablus'da Haziran 2004 başlarında iki cami ile bir kiliseyi tahrip etti. Camilerden Bek Camii kullanılamaz hale geldi (7).  Amerikan yönetimi maalesef bu alanda kötü örnek oluyor ve çığır açıyor. Bu meyanda, terörle mücadele adı altında Amerikan mükafatını devşirmek ve aferin almak isteyen Makedonya yönetimi bir tertibe başvuruyor. Yunanistan üzerinden kaçak olarak gelen ve Avrupa'ya mülteci olarak sığınmak isteyen Pakistanlıları punduna getirip terörist adı altında ücra bir mekana götürerek infaz ediyor. Daha sonra da bu 'yanlış'larını itiraf eden Makedonya yönetimi Pakistanlı ailelere tazminat ödeyeceklerini duyurdu. Benzeri bir olay da yine ABD'nin bölgesel müttefiklerinden olan Tayland'da yaşandı. Tayland'ın güneyinde 6 milyon civarında müslümanın yaşadığı Patani'de müslümanlar sokak ortasında ve cami içinde vahşice katledildiler. Daha sonra savunma bakanı bu katliamı 'kulaklarına küpe olsun' diye yaptık diye de itirafta bulunacaktı! Patani'de 30'u camide olmak üzere 107 müslüman infaz edildi. Başbakan Thaksin Shinawatra bunların soyguncu ve çapulcu olduklarını iddia etti. Ama buna mukabil Savunma Bakanı Chetta Thanajara baklayı ağzından çıkardı ve öldürülenlerin bağımsızlık yanlısı müslümanlar olduğunu söyledi. Başbakana sorulmaz mı: Soyguncuların camide ne işleri var? Sonra hangi ülkede çapulcu ve soyguncular sokak ortasında infaz ediliyorlar ? Savunma Bakanı, Amerika'nın yaydığı havadan da istifade ederek öldürülenlerin dışarıda askerî eğitim aldıklarını söylüyor. Anlaşıyan Kaide'ye nisbet edip mesuliyetten kurtulmak istiyor. Ancak üstadları Amerikalılar bile bu tertibe kanmadı. Taylandlı budist yönetim  15-20 yaşlarında gencecik müslümanları Patani'deki Kreasae Camii'nde katletti. Cami, A'zamiye gibi tam 6 saat kuşatma altında tutuldu. Camiye sığınma bilinen katliamla noktalanıyor. Human Rights Watch'dan Sunai Phasuk aynen şunları söylüyor: "Onlar saldırı için orayı seçmemişlerdi. Ama polisler onlara saldırdı..(8)" Hükümet bir de utanmadan katliamı, ‘Onlara hakettikleri ağır dersi verdik' diye hem meşrulaştırmaya hem de savuşturmaya çalışıyor. Bu da, ABD'nin  İslam karşıtı küresel kampanyasından dolayı müslümanların heryerde nasıl değersizleştiklerini gösteriyor. Haçlı ve Moğol saldırıları döneminde de durum bundan farksızdı.

Bağdat düştüğünde Halife Musta'sım Hülagu ordusuna giderken teberrüken yanına Bürde-i şerif (hırka-i şerif) ve kadib-i nebeviyi (Peygamberimizin asası) alıyor. Halifeyi söz verdiklerinin tam tersine gadr suretiyle öldüren Moğollar, Hülagu'nun emriyle Peygamberimizin iki aziz hatırasını yakarak küllerini Dicle'ye savurmuşlardır (9). O iki yadigar da yüzbinlerce yazma İslam eserinin akibetini paylaşmışlardı. Günümüzün Moğolları veya Romalıları olan Amerikalılar da, Bağdat'ı ele geçirdiklerinde aynı vahşet ve kültürkıyımı bir kez daha tekerrür etmiştir. Millî müze ve Abdülkadir Geylani hazretlerinin yazma eserlerinin bulunduğu kütüphane ateşler altında kalmış ve yazmaların olduğu birinci katın tamamı kül olmuştur. Demek ki, tarih tekerrür ediyor.

 Uzakdoğu'nun bihakkın Ezher'i sayılan Diobend Daru'l Ulum Rektör Yardımcısı Mevlana Abdulhalik Medresî'nin de işaret ettiği gibi, günümüzün haçlıları siyonistler ve onlara müzaharet eden kimi evanjeliklerdir. Bu saldırılar anti-terörizm operasyonu, anti diktatörlük operasyonu kisvesi altında icra edilmektedir. Mevlana Medresî'ye göre savaş sadece dünyevî saiklerle gerçekleşmiyor. Savaşın hakiki sebebi, tevhid ve teslis arasındaki mücadeledir. Mesele, onların gücü değil bizim zaafiyetimizdir. Bizim zaafiyetimizden yararlanarak saldırganlaşabiliyorlar. İngiliz The Times gazetesinin de yazdığı gibi, misyonerler 'insanî yardım  faaliyetleri' adı altında misyonerlik çalışmalarını sürdürmektedirler (10).

 Yapılan anketlere göre, evanjeliklerin yüzde 70'i İslam’ı şiddet dini olarak görüyor. Yüzde 81'i ise müslümanların hıristiyan yapılmasının gereğine inanıyor. Bu anlamda, işgalciler ile misyonerler kolkola ve omuz omuza çalışıyorlar. Propaganda malzemelerinden birisi de İslamiyete kara çalmaktır. Bu bağlamda, Güney Baptist Konvansiyonu'nun eski başkanlarından Jerry Vines gibiler Hazreti Peygamberi haşa 'şehvetperest' olarak göstermeye kalkışıyorlar. İslam âlemi için 20 bin misyoner hazırlayan sözkonusu bu grup, bildirilerinde hareket noktasını şöyle dile getiriyorlar: "Allah müslümanları istemiyor. İsmail'in çocukları İsa Mesih'in İncil'inin hakikatına şahit olmalıdırlar..." Onlar hıristiyanlığın mesajını Irak'a götüreceklerini söylüyorlar. Küfürbaz Franklin Graham, Sudan, Ürdün ve Irak'ta müslümanları hıristiyanlaştırmak için 194 milyon dolar tahsis etmiş. Bush' a yakın olan Franklin Graham'a göre, İslamiyet 'haydut ve ilkel bir dindir.." Birinci Körfez Savaşı sırasında Kuveyt, Suudi Arabistan ve Irak'ta müslümanlar arasında dağıtılması için Arapça 30 bin İncil bastırılmıştır. Grubu, 1988 yılından beri milyonlarca dolar bağış toplamış. Yüklü miktarlarda kaynakları var. Amerikalı müslümanlar, Graham ailesi ve diğer benzeri hıristiyan grupların günümüzdeki haçlıların değişik bir versiyonunu ve çehresini temsil ettiklerini düşünüyorlar. Bunlara haçlı dememek, dünya kamuoyunu aldatmak olur. Geçmişte Bağdat Moğolların sahasıydı, Haçlıların faaliyet alanı ise Filistin ve kutsal topraklar idi. Ve müslümanlara karşı o dönemde de Moğollar ile Kilise arasında bir işbirliği vardı. Tarih bugün de bu manada tekerrür etmektedir. Filistin'e kümelenen siyonistler, Bağdat'ı işgal eden yeni Moğol-Haçlı kırmasının akıldâneleridir.

 Binaenaleyh, bugün  müslümanları duble yani katmerli bir görev bekliyor. Önce evlerini düzene sokmaları ve ardından da günümüzün haçlı ve moğollarını bir kez daha İslam diyarından defetmeleri en büyük vecibeleri. Keza işgalcilerin ikinci yüzü olan misyonerliğe karşı da gerekli tedbirleri almakla mükelleftirler. İslam yurduna ve cemiyetine saldırı gerçekte İslam’ın kendisine bir saldırıdır. Maddî zaafımız devam ettiği müddetçe manevî zaafımız da devam edecektir. Tersi de doğrudur. Bu itibarla, işgal bitmeden misyonerlik de sona ermez. Müslümanları bekleyen acil tehlike, kimliklerini ve özgürlüklerini kaybetmeleridir. Mevlana Medresi'ye göre çare, birbirlerinden kopuk İslam ülkelerinin biraraya gelerek güçbirliği etmeleri ve ortak mukabelede bulunmalarıdır.

Müslümanlar Anglo-Amerikan işgalcileri kovmalılar ve İsrail konusunda da İslam dünyası işbirliği yapmalıdır. Keza misyonerliğe karşı da alternatif faaliyetler geliştirmelidirler. Merhum Mustafa Sadık er Rafii'nin de dediği gibi, her ne zaman müslümanlar derin bir uykuya dalsalar ortaya bir fitnekâr çıkarak müslümanları uyandırmakta ve dine döndürmektedir. Fitnekârlar bu şekilde müslümanları bu gafletten uyandırarak intibaha getirirler. Yeni haçlıların ve misyonerlik faaliyetlerinin de aynı etkiyi uyandırmasını niyaz ediyoruz.

 ONUNCU HAÇLI SEFERİ Mİ ?

Haçlı savaşlarının adres değiştirerek bilainkita devam ettiğinin göstergeleri meyanında Cemal Aydın Zafer dergisinin Mayıs sayısında konumuzla alakalı bir makale yazmış. Tarihe ve günümüze ışık tutan bir kesiti şöyle: "Paris Kontu Henri, Le Figaro gazetesinde yayınlanan 22 Mart 2004 tarihli yazısında bakın ne diyor :' Geçenlerde Kur'an'ı yeniden okudum. İslam evrensel bir din olmak istiyor. Dünyanın ya zorla ya da insanların kendi tercihleriyle müslüman olması gerekiyor. Bunun için de baskıyı, şiddeti, yalanı, hileyi, kısacası bu hedefe ulaşmak için her şeyi mübah görüyor. Maalesef bugün Batı istememesine rağmen Onuncu Haçlı Seferine sürükleniyor. Kilise görevini yerine getirmiyor. İslam'a karşı kendimizi nasıl savunacağımızı heyhat ki öğretmiyor (11)..."

Maalesef Haçlıların Avrupa'da da sözcüleri var. Berlusconi Batı medeniyetinin İslam medeniyetinden üstün olduğunu söylemişti. Orianna Fallaci de zaman zaman daha beterini söylüyor. Kuzey Ligi de Parlamento'ya bir kanun teklifi vererek ülke çapında cami yapım izinlerinin sınırlandırılmasını veya kaldırılmasını istiyor. Gerekçesi de camilerin,' nefret yuvaları' olarak Batı'ya karşı nefret tohumları ekmesi ihtimali (12). Hindistan'dan İtalya'ya kadar her yerde İslam’ın manevî yapısına karşı benzeri çağrı ve değerlendirmeler ve saldırılar var. Bu da, İslam dünyasının topyekün bir tehdit ve kuşatma altında olduğunu gösteriyor. Bunun aşmanın yolu kenetlenmekten geçiyor.

 

1- Michel Lelong, Eğer Allah Dileseydi, Yeni Asya Yayınları, S. 188

2- www.pbs.org/wgbh/pages/ frontline/ shows/Muslims/interviews/feisal.html

3- Eleyset hazihi hurub diniyye, Abdulgani Bibet, El Kuds el Arabi gazetesi 27/04/2004

4- AlShaab 7/5/2004

5- Cihan Haber, Ekim-Kasım sayısı 2003, s: 37/38

6- Yeni Şafak, 7/5/2004

7- AP, 16 Haziran 2004

8- Thai Troops Kill 107 in Repelliog Muslim Attackers, Washington Post, 29 nisan 2004

9- Kısas-ı enbiya, Ahmet Cevdet Paşa, Bedir yayınları, cilt:2, s: 450

10- The Times gazetesi, 19 nisan 2003

11- Zafer dergisi Mayıs 2004

12- Ezher dergisi, Haziran sayısı 2004


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.