E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

Kadir MISIROĞLU

KAPAK;

Haçlı Zihniyeti ve Bunun Günümüzdeki Tezahürleri

Mâlum olduğu üzere, Mîlâdî bin yıllarından itibâren hıristiyan batı âleminden İslâm dünyâsına karşı vâkî olmuş ve takrîben iki yüzyıl sürmüş bulunan müteselsil seferlere târihte “Haçlı seferleri” denilmektedir. Hakîkat-i hâlde ise İslâm’ı yok etme maksadına bağlı olarak gerçekleşen hıristiyan askerî hareketleri böyle bir periyoda münhasır kalmayarak günümüze kadar devâm etmiştir. Ancak başlangıçta sırf “askerî” olan bu istikâmetteki hareketlerden matlub netîce elde edilemeyince, askerî kuvvet istîmâlinin yanında başka değişik silahlar da kullanılmış ve bu ikinci kategori faâliyetler, zamanımızda en şeytânî usullerle yürütülmektedir ki, asıl onların açıklanması hayâtî bir ehemmiyet arz etmektedir. Fakat biz, bundan önce târihte “haçlı seferleri” diye yâd edilen askerî hareketlerin mâhiyeti üzerinde bir nebze durmak istiyoruz:

Peygamberlerin bâzılarının dünyâmızdaki vazîfeleri mekân itibâriyle, diğer bâzılarının ise mevzû îtibâriyle mahduttur. Hazret-i Îsâ, vazîfesi mevzû itibâriyle mahdut olan peygamberlerden biridir. O’nun vazîfesi -vahdâniyeti tebliğden sonra- ahlâkı yükseltmek ve rûhu tasfiyedir. Bunun rağmına Mîlâdî bininci yılda baştanbaşa hıristiyanlaşmış bulunan batı dünyâsı, Hazret-i Îsâ’nın şeriatini dâvâ iddiâsında olduğu hâlde, merhamet, adâlet ve ahlâk nâmına hiçbir ulvî prensibi benimseyip gerçekleştirememiştir. Gerçekten, vazifeleri arasında ictimâî nizam bulunmayan Hazret-i Îsâ’nın şeriatında ahkâm-ı ictimâiyye (muâmelât hükümleri) bulunmadığı cihetle “harp vâkıası”na dâir de insânî bir takım kâideler vazetmiş olması beklenemezdi. Bununla berâber, ahlâk ve merhameti esas ittihâz eden bu şeriatin dâvâcılarından hiç olmazsa şu prensiplere riâyetle zulümden berî kalmaları beklenirdi. Heyhât ki Haçlı orduları, vâkî olan her seferde hiçbir ahlâkî kâideye riâyet etmemiş ve semâvî din mensuplarına yakışmayacak, hatır ve havsalaya sığmaz zulümler irtikâb etmişlerdir. Bunları vaktiyle La Haye’de uzun bir konferans şeklinde dile getirmiş olan Prof. Dr. Ahmed Reşid Turnagil, tamâmen batılı kaynaklara istinâd ederek Haçlı ordularının zulümlerini, buna mukâbil de müslümanların harp hukuk ve kâidelerini en âdilâne bir şekilde tespit ve tatbik ettiklerini mufassal ve müdellel bir şekilde ortaya koymuştur.

Orada da görüleceği üzere haçlıların zulümlerinden -farklı mezhep dolayısıyla- bir kısım hıristiyanlar bile masun kalamamışlardır. Gerçekten 1204 yılında vâkî olan ikinci haçlı seferinde İstanbul’a uğramışlar ve bu büyük medeniyet merkezini taş üstünde taş bırakmayacak şekilde tamâmen tahrip edip yağmalamışlar ve kral hânedânı mensupları dâhil olmak üzere yüzbinlerce insanı kılıçtan geçirmişlerdir.

Bilâhare Fatih Sultan Mehmed’in orduları Bizans surlarını döverken, Ayasofya’da yapılmış bir toplantıda, papalıktan yardım talep etmek teklifine karşı asillerden Grandük Notaras’ın:

“–İstanbul’da papanın hotozunu görmektense müslümanların sarıklarını görmeye râzıyım.” dedirten, bu târihî gerçeklerdir.

Ciltlerle anlatılmakla bitmeyecek olan bu haçlı ordularının, doğru anlaşılabilmesi için hıristiyan bir müelliften naklen mezkûr eserden çok kısa bir parça nakledelim:

“Ömer’in Kudüs’ü fethettiği tarihten takriben dörtyüz yıl sonra Haçlılar mukaddes şehri müslümanların boyunduruğundan kurtardılar. Şehri muhasara edenler, şehir yağma edilirken ilk mutasarrıfın, yani bir mala ilkin el koyanın tasarrufuna riâyet etmeyi aralarında kararlaştırmışlardı ve büyük câmi soyulup elde edilen “ganâim” yetmiş kandil ve birçok altın ve gümüş kâse ve emsali zuruf “Sicilyalı Prens” Tancrede’in faaliyetini mükâfatlandırmağa vasıta oldu ve semahatini şâşaalandırdı. Allâh’ın bendeleri, ona bir kanlı kurban teslim ettiler, fakat şüphesiz o bunu kabul etmedi. İtaat ve inkıyad bunlara silâhlarını terk ettirmedi, ahâlînin cümlesi cins (kadın-erkek) ve yaş itibariyle ayırdedilmeksizin öldürüldü. Teskin olunmaz bir adâvetle kaynaşıp fışkıran gayızları üç gün kanlar içinde yüzdü; cesedlerin tefessühü, vebâ gibi vahim bir bulaşıcı hastalığın zuhûruna sebep oldu. Yetmiş bin müslümanı boğazladıktan ve yahudileri havralarında yaktıktan sonra, yine ellerinde haset şevkiyle yahut kıtâlin îrâs ettiği yorgunluk sebebiyle öldürülmemiş bir hayli esir kaldı.” (Gıbbon, mezkûr eser, II, 670) Haçlılara riyâset eden ve Kudüs Kralı olan Godefroy de Bouillon, Papa’ya gönderdiği mektupta: “Eğer Kudüs’te bulunan düşmanlara ne yapıldığını bilmek isterseniz mâlumunuz olsun ki Mâbed-i Süleyman dehlizinde ve Temple (Mescid-i Aksâ)’da bizimkiler Arapların kanları içinde atla geziyorlardı ve kan bineklerin diz kapaklarına kadar çıkmış bulunuyordu. (L’abbe Migne Patrologixe, CLX III s. 450) Râhip Migne, Fransa’nın şöhretli âlimlerinden olup ilâhiyata dair pek çok eser yazmıştır. Kudüs’ün Haçlılar tarafından yukarıda beyan olunan zaptında bulunup da o esnâda cereyan eden hâdiseleri görmüş olanların hepsi yazılarında, vukû bulan katliamı tavsif etmişlerdir: “Takriben onbin Arap Mâbed-i Süleyman’da katlolundular. Orada her kim bulunmuş olsa, boğazlanmış insanların kanlarıyla ayakları topuk kemiklerine kadar boyanırdı... Kâfirlerin hiçbirinin canı teninde kalmadı, ne kadınlar esirgendi, ne de küçük çocuklar merhameten bırakıldı...” Kıtal mâceralarını, yağma vak’aları takip etti: “Kan dökmekten işbâ hâline gelip kanıksadıktan sonra adamlarımız evlere dağılıp yayılmaya başladılar ve oralarda ellerine ne geçtiyse aldılar. Bir meskene ilk giren kim olursa olsun ister fakir olsun ister zengin, evi içinde bulunan bütün eşya ile birlikte zaptediyor ve kendi öz malıymış gibi eve ve eşyasına mutasarrıf oluyor idi... Yağmada emvâle tasarrufun bu sûretle cereyân etmesini müstevlîler aralarında ittifakla kararlaştırmışlardı. Ve iş bu kararın hükmü, sıkı riâyetle mer’î tutulacak bir kanun haysiyetinde olması da mukadderdi...” (Fransız Râhiplerinden Foucher de Chartres, La Conquetê de Jerusalem, bab 18)

“Muhasara altına almış oldukları Antakya Şehri önünde Haçlılar “insan eti veya ufak müfreze müsâdemelerinde öldürdükleri Türklerin cesetlerini yediler” (Prof. A. Malet   ve   J. Isaac,    Histoire du Moyen a.g.e. Paris s. 256.)

Görüldüğü üzere, fârik vasfı ahlâkı yükseltmek, rûhu tasfiye, adâlet ve merhamet gibi hususlar olan bir dînin mensupları bu dîni dâvâ ederek yaptıkları Haçlı seferlerinde bizzat kendileri o dînin esaslarını ayaklar altına alarak görülmedik vahşetler sergilemişlerdi.

Buna mukâbil, vazîfesi ne mevzû, ne de mekân itibâriyle tahdîde tâbî olmayan İslâm şeriati, her hayâtî faâliyeti adâlet, hakkâniyet ve ahlâk prensipleriyle nizamlamış olduğu cihetle, harp kânun ve kâidelerini de -henüz kâbına varılmamış bir sûrette- tanzim etmiş ve müslümanlar da bu kâideleri hâvi, şer’î mesnedlerini göstermek sûretiyle, yüzlerce kitap telif etmişlerdir. Bunların ışığı altında ilerleyen İslâm fütûhâtı esnâsında ise haçlılarınkine benzer hiçbir zulüm ve tahrip hareketine şâhid olunmamıştır.

Yukarıya aldığımız satırlarda haçlıların Kudüs’ü ele geçirdiklerinde icrâ ettikleri kanlı mezâlime mukâbil, müslümanların nasıl âdilâne hareket ettiklerini göstermek üzere, yine bir hıristiyandan alınmış şu satırları dikkatinize arz edelim:

“…İleride görüleceği üzere Sultan Selahaddîn (Eyyûbî) Kudüs’ü zabtettiği vakit (1187) Haçlıların birinci seferlerinde yaptıkları davranışları taklîd ederek, onlar müslümanları nasıl öldürdülerse o da öylece hıristiyanları öldürmek şöyle dursun, onlara hafif bir vergi tarhıyla iktifâ eyledi ve yağmayı külliyyen men etti. Hâlbuki, 19. asrın bidâyetinde bile cereyan etmekte bulunan harp âdetleri mahsur (kuşatılmış) bir şehir alındığında yağma olunmasını askerlerine va‘detmeyi muhâsır (kuşatıcı) ordu kumandanını mecbur etmekteydi.” (Fauchille, Traite de Droit İnternational, c. II s. 297)

Bir makâle hacmine sığdırılması imkânsız olan bu zulümlere dâir bu kadarcık bir ifâde ile iktifâ ederek Haçlı zihniyetinin günümüzdeki farklı in’ikâs şekillerine temâs etmek istiyoruz:

Askerî harekâttan umduğu netîceyi alamayan hıristiyan batı âlemi, imkân ve fırsatlar muvâcehesinde askerî harekâta yine zaman zaman devâm etmekle birlikte, bu defâ farklı vâsıtalarla da İslâm’ı yok etme faâliyetlerine hız verdikleri müşâhede olunmaktadır. Bu istikâmetteki faâliyetlerin “misyonerlik” olarak cereyânı, târih itibâriyle oldukça eskidir ve zamanımızda da devâm etmektedir. Ancak buna, yeni, anlaşılması güç, müthiş bir silâh daha eklenmiştir:

“Hoşgörü Hareketi ve Diyalog Tuzağı.”

Gûyâ semâvî dinler birleştirilecek ve bir noktada cem edilecekmiş. Müslümanların böyle bir gâyede diğerleriyle berâber olması, Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’a bile tanımadığı bir salâhiyeti kullanmaktan başka nedir? “Bunlar ehl-i kitap, olanlarla âmentü’de berâberiz.” diyerek yola çıkıyorlar ve gûyâ Hıristiyanlığı, Mûsevîliği ve İslâmiyet’i birleştirmeye çalışıyorlar. Senin kitâbını hak kabûl etmeyen, Peygamberini tanımayan insanlarla nasıl birleşeceksin? Sen onların peygamberlerini de kitaplarını da belli bir zamana mahsus olmak itibâriyle hak kabul ediyorken, onlar sana ne tâviz veriyorlar! Tabi ki hiçbir şey!

Bu diyalog tuzağının mâhiyetini, geçenlerde Vatikan’ın kardinallerinden birisi açıkça ifâde etti ve bu sözler de Türk gazetelerinde yer aldı:

“Biz, Milâdî birinci bin yılda Avrupa’yı, ikinci bin yılda Afrika’yı hıristiyanlaştırdık. Üçüncü bin yılda ise Asya’yı hıristiyanlaştıracağız.”

Diyalog tuzağına düşmüş olanları -şâyet iyi niyetli iseler- bu sözler uyandırmıyorsa kendilerine bir de şu bilgiyi verelim: Misyoner teşkilâtı, bu üç dînin esaslarını cem eden on iki ciltlik bir kitap hazırlamaktadır. Henüz birinci cildi yayınlanmış bulunan bu kitabın birçok dilden edisyonu mevcuttur. Arapçasının adı “el-Furkânu’l-Hakk”dır. Bu kitabın iki cildi İslâmiyet’e ayrılmıştır. Projede İslâm üzerinde yapılmak istenen ameliyâtın fezlekesi şöyledir:

Kur’ân’ın normatif hükümleri târihsel midir, değil midir. Hadisler, ilim bildirir mi bildirmez mi? Sünnetin bağlayıcılığı ve dindeki konumu nedir? Mütevâtir hadis var mıdır, yok mudur? Ehl-i kitap cennete girecek mi, girmeyecek mi? Sahâbenin ve ulemânın otoritesi nedir ve nereden kaynaklanmaktadır? İslâm’da kadının yeri nedir?  Bu, sünnetten ve sahâbeden, ulemâ ve sulehâdan arındırılmış bir Kur’ân, yâni kuşatılmış bir Kur’ân olacaktır.

Dünyâda başkaları için din kitabı hazırlama gayreti, asrımıza mahsus dalâletlerden biridir. Kadının ve buna benzer meselelerin nereye götürülmek istendiğini anlamak isteyenler Ankara’da yayınlanmakta olan İslâmiyât adlı derginin bu ayki sayısına bakabilirler. Orada, Kur’ân vahyi ve târih isimli dergide şu sözleri göreceklerdir:

“Kur’ân âyetlerinin hepsi Allâh’ın vahyi olmakla birlikte, hangileri târihîdir, yâni târihin belli bir dönemi içindir, hangileri bütün çağlara yöneliktir? Klasik İslâm büyüklerinin ele aldığı bu dev meseleyi çağımızda Fazlurrahman akademik düzeyde gündeme getirmiştir. Şimdi Türk ilâhiyatçılar çok yetkin bir bilimsel düzeyde inceliyorlar, tartışıyorlar.”

Bu yeni gelişmelerin İslâm dînini tahriften ibâret olduğu ve Avrupa Birliği’ne girme mâcerâsı dolayısıyla ne tehlikeli boyutlara ulaştığının anlaşılması için bir vesîka neşrederek sözlerimize nihâyet verelim.

AYASOFYA HAKKINDA AVRUPA KONSEYİ’NDE 18 ÜLKEDEN 27 ÜYENİN İMZALAYARAK KONSEYE SUNDUĞU ÖNERGENİN MADDELERİ

1- 2003 Mayıs’ın da Hıristiyan Dünyası’nın en büyük şehri Konstantinopol’un Osmanlı tarafından ele geçirilişinin 550. yılı. Paha biçilmez bir mücevher olan Ayasofya Katedrali de aynı tarihte Osmanlı’ya geçti.

2- Ayasofya bir müze hâline getirildi. Hâlbuki onun kurucusu İmparator Jüstinyen’in bütün hedefi hıristiyan dünyanın merkezi yapmaktı. Bugün biz bu katedrali Avrupa kültürünün merkezi yapma şansına sahibiz.

3- İnsanların, milletlerin ve insanlığın bir bütün olarak döneceği şey kayıp cennet, altın çağdır. Bugün, biz hep birlikte eski Roma İmparatorluğu’nun sembolik bir yeniden inşasını yaşıyoruz. (AB’yi kastederek)

4- Asamble Türkiye’ye Ayasofya’yı koruduğu için teşekkür eder. 550 yıl içinde Ayasofya’nın rûhuna zarar vermediler. Asamble, Türkiye otoritelerine geleneksel dînî hizmetler için Ayasofya Katedrali konusunda çağrıda bulunur. Katedral Kudüs’teki Holly Grew’le aynı statüye sahip olmalıdır.

Bu, İslam Dünyası’na karşı bir tedbir olarak düşünülmemelidir. Fakat bu Hıristiyan Dünya’nın doğal tarihinin düzeltilmesi için bir harekettir.

“Anlıyoruz ki bazı Kur’ân âyetleri sadece Hazret-i Peygambere hitap etmiştir. Bazıları sadece bir olaya, sâdece sınırlı bir cografyaya ve sâdece sınırlı bir döneme seslenmiştir.” dedikten sonra “Devletsiz kabîle toplumunda ihkâk-ı hak, meşrû görülüyordu. Sonra yasaklanmıştır meselâ. Bu hukuk yolunda toplumsal gelişmenin ifâdesidir.” diyor. Hatiboğlu, kölelik, mîrâs, kadının statüsü gibi konulardaki âyetlerin târihsel olduğunu belirtiyor. Bunlar o dönemde ileri düzenlemelerdir. Amaç iyileştirmedir, diyor ve ilâve ediyor: “Bu iyileştirme amacı her çağda geçerlidir.” (Bkz. Tâhâ Akyol, Kur’ân ve Târih, Milliyet Gazetesi)

Şu iyileştirmenin nereye kadar varacağını anlamak için, “Kur’ân-ı Kerîm, Târihsellik ve Hermenötik” ismiyle yeni yayınlanmış bir kitaptan diyalogcuların üstâdı, Pâris’te yaşayan ve Sorbon’da profesör olan Muhammed Arkoun’un şu sözleriyle hedefinin ne olduğu ortaya çıkmaktadır. O, misyonerlerden bahsederken:

“Onlar meselâ kendileri Kur’ân’ın Allâh kelâmı olduğuna inanmasalar da müslümanlar öyle inandıkları için, en azından müslümanların öyle inandıklarını kabul ederek onların konuşma şeklini dikkate alarak bu konularda yazılar yazmaktadırlar. Bu ise, farklı bir bakış açısından ve farklı bir amaçla olsa bile müslümanların inançlarının bir tür yeniden üretilmesidir.” Halbuki Arkoun’a göre: “Öncelikle yapılması gereken, din ile Kur’ân’ın birbirinden tefrik edilerek Kur’ân’ın Allâh kelâmı olduğu inancının çürütülmesidir.” (Tafsilat için bkz. adı geçen kitapta yer alan Dr. Tahsin Görgün imzalı, Dînin Yeniden Yorumlanması Meselesi Üzerine, isimli yazı.)

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.