Haçlı
Seferleri, Gerçek Yüzleri ve Yankıları
Hıristiyanlarca
kutsal sayılan Kudüs şehri, İslamiyet’in ilk yıllarından
beri müslümanların ellerindeydi. Asıl amacı burasını
kurtarmak şeklinde gösterilen, kilisenin kışkırtmaları ve önderliği
ile doğuya yapılan askeri seferlere “Haçlı Seferleri”
denilmektedir. Bu sefere katılanlar, pelerinlerine büyük bir haç
işletiyorlardı. “Haçlı” adı da buradan gelmektedir.
Birinci Haçlı
seferi sonucunda Kudüs’e giren haçlılar yetmiş bin müslümanı
kılıçtan geçirmişlerdir.
Haçlı
seferleri gerçekten mukaddes bilinen Kudüs şehrini müslümanların
elinden kurtarmak gayesiyle tertiplenmiş ve Avrupalı, bu gaye uğruna
mı yollara dökülmüştür? Acaba gerçek bu mudur?
Avrupalı, Kudüs’ü
kurtarmak için değil, aç olan karnını doyurmak ve Türklerin
elinde bulunan iktisadî kaynaklarla stratejik noktalara hakim
olabilmek gayesiyle Haçlı seferlerini tertiplemişlerdir.
Avrupa tarihi
müthiş bir vahşet tarihidir. Hele Haçlı kaynaklar bu vahşetin
akla durgunluk verecek menkıbeleriyle doludur. Mesela Fransa
Enstitüsü üyelerinden Funde Brentano’nun “Les Croisades”
adındaki eserinde:
- İlk Haçlı
seferinin Pierre L’Ermite (Piyer Lermit) idaresindeki öncü
kuvvetleri 1096 tarihinde İstanbul önlerine geçirilip Türklere
karşı sevk edilince, tıpkı eşkıya çeteleri şeklinde öteye
beriye saldırıp haydutluğa kalkışan mülevves haçlılar İznik
civarında ellerine geçirdikleri masum çocukları pişirmek için
parçalıyorlar veyahut kazıklara geçirerek ateşte kızartıyorlardı.
Yine aynı eserde ünlü haçlı kaynağından alınan ve
Haleb’in “Maarra” kasabasının haçlılar tarafından kuşatılmasına
ait olan şu olaya rastlanmaktadır: “Türk şehitlerinin
cesetlerini doğrayıp etlerini kızartarak yiyorlardı. Açlık
öyle bir hal almıştı ki, halk tabakasına mensup olan haçlılar
kasaba civarındaki 15 günü geçen bir zamandan beri serili
duran kokmuş müslüman cesetlerini büyük bir iştahla yemek
zorunda kaldılar.”
Hıristiyan
Avrupa yamyamlığının bu dehşet görüntüsü karşısında Müslüman
Türk’ün birbiri ardınca kazandığı zaferlerle dünya
tarihinin seyrini değiştirdiği o devirde Avrupalı açtı ve güttüğü
domuz sürüleriyle beraber ağaç kökü kemiriyordu.
Haçlı
seferlerine katılanların çoğunluğunu, böylesine bir yokluk içindeki
Avrupa’nın aç ve sefil insanları teşkil etmektedir. Bu
insanlar o derece aç ve sefillerdir ki, bunları Bizans dahi bağrına
basmamıştır. Hemen alelacele Yalova’dan Anadolu’ya sevk
edivermiştir.
Haçlı sürüsü,
Kralı, keşişi, kontu, şövalyesi ve bir sürü
serserisiyle 600 bin kişilik bir kuvvet halinde 1096 yılında
Avrupa’dan hareket etmiş ve bu aç insanlar bütün yol
boyunca, din, mezhep ve milliyet farkı gözetmeksizin rastladıkları
herkesi soyup öldürerek Anadolu’ya ayak basmışlardır.
I. Kılıç
Arslan gerilla harbi ile bu Haçlı sürüsünün beş yüz binini
Anadolu topraklarına gömmüş, ancak 100 bin kişi ile Kudüs
istikametinde yola koyulmuşlardır. Kudüs’e girdiklerinde de büyük
katliam sonucunda bütün Kudüs’ü kana boyamışlardır,
sokaklar cesetlerle tıkanmıştır.
Hz. Ömer
(r.a.)’nın fethinden, I. Haçlı seferine kadar 467 yıl müslümanların
elinde kalan, sonra Selahaddin Eyyubi tarafından tekrar
fethedilen ve Yavuz Sultan Selim’in Merc-i Dabık zaferiyle
Osmanlı sınırlarına katılan Kudüs şehri, I. Dünya Savaşı
sonlarına kadar 4 asır Türk hakimiyetinde kalıp 9 Ocak
1917’de İngilizlerin eline geçmiştir. Bugün de bilindiği
gibi yahudilerin elinde ve zulmü altındadır.
Birinci,
ikinci, üçüncü ve daha sonraki Haçlı seferlerinde de kılıçla
yapamadığını başka metotlarla yapmaktadırlar. Bunun için Haçlı
seferleri yeniden başlamıştır, artık. Şu farkla ki eski Haçlı
seferleri silaha dayanıyordu; açık ve netti. Bugünkü Haçlı
seferleri ise gizli, hileli, aldatmalı. Fakat bu haliyle de o
kadar yoğun bir hâle geldi ki, sağduyusunu yitirmemiş bir müslüman,
bunu derhal anlar.
İslam ülkelerinde
açtığı çeşitli okul, kolej, hastane, kütüphane ve sayısız
misyonerlerle tahribat yapabilen Haçlı âlemi, asırlar boyu dünyanın
bütün bâkir topraklarını sömürmüştür. Misyonerler sadece
Hıristiyan dininin telkin ve propagandasına memur değillerdir.
Tereddüt etmeden söylenebilir ki, her misyoner kimin, hangi
devletin hesabına çalışıyorsa o devletin ajanıdır,
casusudur ve cümlesi istisnasız İslam düşmanıdır.
Gençliği, İslam
din ve geleneklerinden ayırmak ve genel hıristiyanlık
geleneklerini 21. y.y. modernlik yaşayışı olarak yerleştirmek,
böylece genç adamı ilk anda hıristiyan etmek mümkün olmasa
da, kendi tarihi ve sosyolojik çevresinden koparmak, rengi az
belirgin hıristiyan ortamına oturtmak. Günümüzde ekonomik
kriz nedeniyle işsiz kalan gençlerimizi kendi tuzaklarına düşürerek
hıristiyanlaştırmak adına her türlü hile ve desiselerle kandırmaya
çalışmaları bunun açık bir göstergesidir. Hıristiyanlaşan
gençlerimizin sayısında her geçen gün artışlar olması ne
acı bir durumdur.
Tek silahları
da turizm. Turist gelsin diye, yani birkaç kuruş kalsın diye,
millî ve tarihî benliğimizin içten içe oyulmasına göz
yummamız için gerekli atmosferi kolayca elde etmişlerdir.
Papanın,
patriğin adım adım Anadolu’yu hıristiyan mezarlığı yapmak
için her gün yeni bir kutsal yer ilan edişini ne yazık ki,
sevinç naralarıyla karşılayan medyaya, aydınlarımıza şaşırmamak
mümkün mü? Müslümanlık gibi tartışma götürmez bir şekilde
apaçık, gerçek bir din olan bir dini bir milletin terk edip başka
bir dine gireceğine, papanın bu kadar inanmasına ve bu uğurda
ardı arkası kesilmez şekilde genç misyonerlerini Türkiye’ye
propaganda için yollamasına doğrusu şaşmamak mümkün değil.
Bugün Haçlı
seferleri yeniden başlamıştır, iş başındadır, hem de şekil
değiştirerek iş başındadır. Misyonerlerce gaye vasıtayı meşru
kılar. Bu bakımdan her şekle girerler ve her türlü kılık ve
kıyafete bürünürler. Bazen bir doktor, bir hemşire, bazen
dini uğruna dünya nimetlerini terk etmiş muhterem bir rahip,
bazen idealist bir öğretmen, bazen gençlerin boş vakitlerini
değerlendirmek, açık havada yapacakları sportif hareketlerle sözde
sağlam bir nesil yetiştirmek için kurulmuş izci teşkilatının
elemanıdır. Bazen de memlekette revaç bulan yabancı dili pek cüzi
bir ücretle öğretmek için açtıkları lisan dershanelerinin
başındadırlar. Velhasıl hıristiyan âleminin menfaatleri neyi
gerektiriyorsa misyoner orada vazifesinin başındadır.
Emperyalizm,
yani bir milletin diğer bir milleti hakimiyeti altına alması ve
hakimiyeti altına aldığı milleti kendi menfaatleri yolunda sömürmesi
hâli, hep misyonerlerin çalışmaları neticesidir. Afrika’da
faaliyet gösteren bir İngiliz misyonerine ihtiyar bir Afrikalının
söylediği şu söz çok manidardır. İhtiyar Afrikalı İngiliz
misyonerine diyor ki:
“-Siz
memleketimize geldiğiniz zaman, bizim toprağımız; sizin ise,
mukaddes kitabınız vardı. Şimdi ise bizim mukaddes kitabımız,
sizin ise toprağınız var.” Misyonerliğin esası işte budur.
Başka söz söylemeye gerek yoktur.
Gerçek bu
iken, biz müslümanlar gönderilen bütün kitaplara ve
peygamberlere inanmış, iman etmiş iken, nedir bu dünyanın dört
tarafına dal budak salmış olan misyonerlik teşkilatı? Birer
misyoner yuvası olan okullar, hastaneler, kütüphaneler vs.
cemiyetler hangi gaye uğruna kurulmuştur? Başımızı iki
elimizin arasına alıp çok iyi düşünmek mecburiyetindeyiz. Değilse
bu korkunç tahribat bizi helak edecektir. Müslüman feraset
sahibidir. Hakkında düşünülen hile ve desiselere karşı uyanık
olmalı, ince sezişini göstermelidir.
Tarih boyunca
büyük sıkıntılar yaşamış, büyük badirelerle karşı karşıya
gelmişiz. Düşmanın sayısız hile ve tuzaklarıyla karşılaşmış,
birleşik Haçlı sürülerine karşı mücadele vermişiz.
Anadolu bozkırlarının yiğit evlatları, bütün bu zorluklara
karşı direnmiş, kale gibi sarsılmaz imanını siper ederek, bu
ülkenin bu günlere ulaşmasını sağlamışlardır.
Ruslar
Sinop’ta, Çeşme’de, Navarin’de üç kere donanmamızı baştan
başa yakmışlar, bu aziz millet koskoca donanmayı çok kısa
bir sürede yeniden kurmayı başarmıştır.
Kudüs’te,
İstanbul önlerinde, Preveze’de ve daha birçok yerlerde birleşik
Haçlı orduları ile savaşmış, yeryüzünde Hakkın hakimiyeti
için kanını ve canını sebil etmiştir. Çanakkale’de dünyanın
dört köşe ve ikliminden toplanarak gelmiş Haçlı sürüleri
mazlum ve silahsız millete yüklenmiş ve derslerini almışlar,
batının maskesi düşmüş, çirkin yüzünü teşhir etmişti.
M. Akif der ki:
“Maske yırtılmasa
hâla bize âfetti o yüz,
Medeniyet denilen kahpe, hakikat yüzsüz.”
İnsan, tıynetinin
ve cibilliyetinin gereğini yapan bir varlık. Canı çıkıyor,
huyu çıkmıyor. Küfür, küfür olarak kaldıkça, ondan insanlık,
şefkat, merhamet beklemek mümkün değil. “Küfür bütün şubeleri
ile tek millet.” “İnsan, nisyan ile ma’lül” yani
unutkan. Bu özelliği insanı, ibret almama gafletine düşürüyor.
“Tarih ezeli
bir tekerrürdür diyorlar
Hiç
ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi”
İbret alalım
ki, zulüm tekerrür etmesin, ibret alalım ki mazlumun canı
yanmasın. İbret alalım ki insanlığın yüzü gülsün.
Haçlı, tarih
boyunca hep aynı. İşte Kudüs’te, Irak’ta, Afganistan’da,
Filistin’de gösterdiği vahşet, bütün çıplaklıkları ile
ortada. Kuvveti üstün tuttuğu için, eline fırsat geçse,
kendinden başka hiç kimseye hayat hakkı tanımayacak.
Ya bugün!..
Batılı bugün taktik değiştirdi. Savaşlar artık eskisi gibi
harp meydanlarında değil, savaşlar daha çok kültürel planda,
ekonomide, diplomatik alanda yapılıyor. Yüzler gene maskeli.
Maskenin altındaki çirkin yüzü görebilmek iman ve feraset
gerektiriyor. Bugün ABD ve batılı, insanlığı oltaya düşürebilmek
için bir takım kavramların arkasına sığınıyor. Demokrasi,
insan hakları, serbest piyasa ekonomisi, kadın hakları, vs. Büyük
Ortadoğu Projesi bunun bir göstergesi. Görünüşte bu
kavramları bütün insanlık için, özellikle de Ortadoğu için
savunuyor. Fakat uygulama çok farklı. Demokrasi kendisi için,
insan hakları hıristiyanlar için. Ekonomi, kabaran iştahını
tatmin etme aracı... Kadın hakları dediği de, kadının fıtratına
aykırı ve büsbütün ayrı bir facia. Dünyanın birçok
yerinde müslüman kanı dökülürken bir taş kadar hissiz. Hâlâ
insan hakları öyle mi? ABD ve batılıdan insaf ve merhamet
beklediğimiz yok bizim. Onlar yapılarının gereğini yapıyorlar.
Fakat koskoca bir ümmet, batılının süslü ve içi boş sözlerine
ne zamana kadar aldanacak? Kuran-ı Kerim yüzyıllar öncesinden
uyarıyor bizi: “Siz onların dinlerine girmedikçe,
yahudi ve hıristiyanlar sizden kesinlikle razı olmazlar.”
(Bakara, 120)
Tarihten
haberdar olmayan ve ibret almayan toplumlar emin ve sağlıklı
bir şekilde geleceğe yürüyemezler, hatta tarih şuurundan
yoksun bir toplum bağımsızlığına bile sahip çıkamaz.
Hülasa, Hıristiyan
dünyasının “Haçlı seferleri” henüz bitmemiştir, bütün
hızıyla devam etmektedir. Bir kültür emperyalizmi halinde
devam etmekte olan günümüz Haçlı seferleri ise, özellikle müslüman
dünyası için ayrı bir önem arz etmektedir.