E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

AKİF DURSUN (adursun@ilkadimdergisi.com)

KAPAK;

Kültürel Haçlı Seferi

1095 yılında Papa II. Urbanus’un çağrısıyla başlayan Haçlı seferleri 1300 yılına kadar devam etmiş. İrili ufaklı 9 Haçlı seferi olmuş.

Bu seferlerin (görünen amacı) doğu hristiyanlarını ve Hz. İsa’nın doğduğu memleketi müslümanların zulmünden (!) kurtarmaktı. Bu sebeple müslümanların zulmüne(!) son vermek için hem doğulu kendi dindaşlarına hem müslüman ve yahudilere bol bol zulüm ve katliam yapmışlar. Nasıl olsa kutsal (!) bir dava için yola çıktıklarından yaptıkları bu zulüm, katliam ve yağmalar meşrû (!) oluyordu. (Şimdi de demokrasi ve insan hakları kutsal(!) davası için yine İslam dünyasına akınlar düzenliyorlar. Aynı zulüm, katliam ve işkenceye devam ediyorlar)

1300 yılından sonra yeterli güçleri ve birliktelikleri kalmadığı için daha küçük çapta haçlı seferleri düzenlemişler. Osmanlı’nın güçlenmesi ve Avrupa’nın iyiden iyiye savunma pozisyonuna geçmesi sebebiyle sanayi devrimine kadar haçlı seferleri durmuş. Reform, rönesans hareketleri sanayi devrimine de yol açınca artık dînî kutsal dava, ekonomik kutsal davaya dönüşmüş. Ekonomi için haçlı seferleri başlamış ve dünyanın pek çok yeri ile birlikte İslam dünyasının pek çok bölgesi de sömürgeleştirilmiş.

Ama fark etmişler ki sömürge yaptıkları ülkelerin zihinlerini, fikirlerini, kültürlerini değiştirmezler, kendilerine benzetmezlerse oralarda tutunamayacaklar. Bu sefer adına kültürel haçlı seferi diyebileceğimiz faaliyetleri başlatmışlar.

Önce 18. yy’ın sonunda misyonerler İslam dünyasına girdi. Bunlar binlerce okul açarak, hıristiyan olmasa bile, batıya hayran binlerce insan yetiştirdiler.

Sömürge olmuş veya olmamış İslam ülkelerinden binlerce talebeyi Avrupa’ya götürdüler ve onları mankurtlaştırdılar.

20. yy’da teknolojinin muazzam gelişmesi ve kitle iletişim araçlarının akıl almaz şekilde yaygınlık kazanması sebebiyle kültürel haçlı seferi çok çeşitli formlara büründü.

Hayat tarzımızdan, giyinme şeklimize; yeme alışkanlıklarından, bediî zevklerimize kadar hemen her şeyimize müdahale edilmekte ve belirlenmeye çalışılmaktadır.

KÜLTÜR NEDİR?

Tanımında epey tartışma olan kültür kelimesinin aslına, iştikakına, girmeden ya da tarifinde yapılan ihtilafları zikretmeden şu anda yaygın olan kültür tarifini yapalım.

Kültür, Taylor’un yaptığı tanımla; “Bir toplumun bilgi, sanat, hukuk, ahlak, töre ve tüm diğer yetenek ve alışkanlıklarını içeren karmaşık bir bütündür.”

Diğer bir deyişle kültürü, bir toplumun veya milletin örf-adeti, inancı, tarihi, konuştuğu dili hayat tarzı, sevinç ve hüzün karşısındaki davranışları, geçmiş ve geleceğini kuşatan bütün maddî ve manevî değerleri, ev döşemesinden giyim şekline kadar olan tüm formları diye tarif edebiliriz.

Çeşitli cemiyetleri ve milletleri kültür bakımından birbirinden ayırt eden şey kullandıkları alet ve vasıtalardan çok onun arkasındaki zihniyet ve değerlerdir. Olaylara bakış, sorunları çözümleme şekilleridir. Çeşitli hadiseler karşısında verdikleri tepkilerdir.

İslam’a göre yetişmiş, zihni, kalbi İslam’ın değerlerine göre oluşmuş insanın hadiselere tepkisi, sorunları çözme şekli hıristiyanlığa veya yahudiliğe göre yetişmiş insandan elbette farklı olacaktır. Batı medeniyetinde veya Çin, Hint medeniyetinde yetişmiş biri ile İslam tefekküründe yetişmiş birinin evlilik şeklinden yeme şekline, büyüklere davranışından, çocuğunu yetiştirme tarzına kadar pek çok hususta farklılık olacaktır.

Ancak 19. yüzyılda başlayan, geçen yüzyılda yaygınlık kazanan kültür istilası, kültür emperyalizmi veya kültürel haçlı seferi diyebileceğimiz batı kültürünü, batı değerlerini tüm dünyaya kabul ettirme harekatı bu yüzyılın başında şiddetini artırdı.

İslam medeniyeti haricinde tüm medeniyetlere boyun eğdiren, kendine benzeten batı (Anglo-Amerikan) dünyası kendisine direnen ve kendisini altetme potansiyeli bulunan İslam dinine ve İslam dünyasına karşı dört koldan saldırıya geçmiş durumda. Hem fiili olarak İslam dünyasını işgal ediyorlar hem de zihinlerimizi, kalplerimizi işgale uğraşıyorlar.

Bu sebeple müslümanız diyoruz (elhamdülillah öyleyiz) ama hristiyanca yaşıyor, olaylara gayr-i İslamî tepkiler gösteriyoruz.

BU İŞLERİ NASIL YAPIYORLAR? HANGİ ARAÇLARI KULLANIYORLAR

Batının kültürel haçlı seferinde kullandığı araçları şu şekilde maddeleştirebiliriz.

1- Medya

Kitle iletişim araçları dediğimiz televizyon, sinema, radyo, gazetelerin birer kültür taşıyıcısı, aktarıcısı ve aşılayıcısı oldukları artık genel kabul görmüş durumdadır. Şimdi bunlara internet de eklenmiştir.

Özellikle televizyon tüm toplumları etkilemekte hatta bizzat kendisi kültür üretmektedir. Televizyon bizzat üretildiği ülkelerde bile şiddetli eleştirilere neden olmuş, televizyonun fertleri köleleştirdiği, aptallaştırdığı, yeryüzünü amerikanlaştırdığı eleştirileri batılılar tarafından da yapılmıştır. Televizyon çocukların, gençlerin hatta büyüklerin başka işlere ayırması gereken vakitlerini gasp etmektedir. Alıcı konumundaki seyircisinin düşünmesine imkan vermemektedir.

Başta televizyon olmak üzere bütün kitle iletişim araçlarını yönlendiren, denetleyen, ürettiği mesajlara kaynaklık eden merkez neresidir sorusunu araştıran Şiller (Schiller) isimli araştırmacı kitle iletişim araçlarının ürettiği mesajların kaynağı batı ülkeleri demektedir. Ayrıca hemen hemen tüm dünyadaki iletişim sanayisi Batılı (genellikle Amerikalı ve Yahudi) dev uluslar arası şirketlerin ellerinde bulunmakta veya onlar tarafından kontrol edilmektedir.

Türkiyemiz’de de televizyonları gözden geçirdiğimizde programların kahir ekseriyeti İslam’a aykırı ve zıt programlardır.

Zina, faiz, içki, kumar, hatta adam öldürme gibi günahlar televizyonlar vasıtasıyla, toplumumuzun gözünde normal vakalar haline getirilmiştir. Eşlerin birbirini aldatması, kadın erkek ilişkilerinin serbestliği medyada o kadar çok yer almaktadır ki adeta bunları kabul etmeyen, kınayan, günah diyenler garip karşılanmaktadır.

Televizyonlarda o kadar çok kilise, papaz görüntüsü görmekteyiz ki, hıristiyanlığa ait tezahürler toplumda normal karşılanmakta; buna karşılık İslam’ın tezahürleri medyada o kadar çok kötülenmekte ki, İslam’ın bir kısım tezahürleri dindar kabul edilen insanlar tarafından bile garip karşılanmaktadır.

Yine medya aracılığıyla muazzam bir dünyevîleşme tervic edilmekte, insanların sadece bu dünyayı düşünmesi temin edilmektedir. Medyanın propagandası sayesinde insanlar gerçekte zaruri ihtiyaç olmayan pek çok metaı, zarurî ihtiyaç kabul etmektedir. Gerçekte insanın zaruri hacatı 5 ise medya aracılığıyla bu rakam 20’ye 30’a çıkarılmıştır. İnsanlar güya artan bu zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için tüm ömürlerini seferber etmekte, insanların çoğu bunu elde edemediği için daimi umutsuz halde gezmektedir.

Dindar insanlar bile bu tuzağa düştüğü için, belki kendilerini madden perişan etmeseler de, mânen perişan etmekteler ve zaruri olmayan ihtiyaçlar peşinde koşmaktan hayır hasenata ne para ne de vakit ayıramamaktadırlar.

Çocuklarımıza örnek olarak sunulan insanlar popçu, topçu ve benzerleridir.

2- Misyoner Çalışmaları

İslam dünyasında 18. yüzyılın sonunda başlayan, 19. yüzyılda zirvesine çıkan, 20. yüzyılın ilk yarısında dünya savaşları sebebiyle yavaşlayan ama 1960’lardan sonra yeniden canlanıp günümüzde ise iyice yoğunlaşan misyonerlik çalışmaları dergimizin önceki sayılarında genişçe izah edildiği için burada fazla durulmayacaktır.

Ancak şunları belirtmeden geçemeyeceğim. İslam dünyasının sömürgeleştirilmesinde, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında misyonerlerin çok büyük etkileri olduğu malumdur. Misyonerlerin müslümanlar arasında hangi sapkın düşünceler, yanlış inançlar, hurafeler ve bidatler soktuğu ise fazla bilinmemektedir. Ama şu bilinmelidir ki, özellikle Allahu Teala’nın sıfatları ile alakalı, yanlış bilgiler ve inançlar (mesela (haşa) Allah baba ifadesi gibi) misyonerler tarafından aramıza sokulmuştur. Ya da misyonerler İslam dünyasında ortaya çıkmış bir kısım sapık, bidat mezheplerin düşüncelerinin yaygınlaştırılmasında katkıda bulunmuşlardır. (Mesela, günah işlemenin mü’mine hiç zarar vermeyeceği mürcie düşüncesi veya her şeyi akılla çözmeye çalışan mutezile düşüncesi gibi…)

3- Yerli İşbirlikçiler

Kültürel haçlı seferinin en önemli ayaklarından biri yerli işbirlikçiler olarak tesmiye edebileceğimiz, müslümanların içinden çıkmış, bu topraklarda doğmuş, büyümüş ama aklını fikrini, zihnini, kalbini, ruhunu Batılılara vermiş/satmış veya batılılar tarafından kullanılan insanlardır.

Bu yerli işbirlikçileri de üçe ayırabiliriz.

a) Her şeyiyle batılaşmış insanlar.

Bu insanlar aklı, kalbi, zihni, ruhu kısacası her şeyiyle batılılaşmış, hatta batılılardan çok batıcı olmuş insanlardır. Yeryüzünde tek medeniyet batıdadır. Tek kurtuluş batıdadır. Batı haricinde bir kurtuluş olacağını akıllarına bile getirmezler, getirmek istemezler. Bizlerin de kurtulması (!) için batı değerlerine sarılmamız gerektiğini ifade ederler.

Bu tip insanlar batının kültürel haçlı seferinin gönüllü taşeronlarıdır. Şuurlu bir şekilde batı çığırtkanlığı yaparlar.

b) Gafil Din Adamları

Dünyevî çıkarlar sebebiyle bile isteye hakkı gizleyen, kullanılmaya teşne olan alim kılıklı insanlardır. Kur’an’da Allahu Teala’nın “az bir paha karşılığı dinlerini satanlar” olarak tavsif ettiği kimselerdir. Bunların görevi batının değerlerine İslamî kılıf bulmak veya batıya, batılı değerlere direnen müslümanları pasifize etmektir.

Bunlar:

“Dinde reform çığlıkları atanlar, İslam’ın ana kaynaklarına dönüyoruz iddiasıyla müslümanların yüzyıllar içerisinde oluşturduğu batıya direnen birikimi bir anda silenlerdir. Mezheplere saldıran, müslümanların mukaddes kabul ettiği, zemzem, Kabe, cami, türbe, evliyaullah gibi değerleri küçümseyenlerdir. “Bize Kur’an yeter.” deyip de hadisi reddedenlerdir.

Demokrasiye hayran olup, laikliğe İslamî temel bulmaya çalışanlardır. Hümanizma, insan hakları, dinlerarası diyalog teranelerini müslümanlara kabul ettirmek isteyenlerdir.

Bunların bir kısmı aslında iyi niyetlidirler ama mantaliteleri problemlidir. İslam’a hizmet etmek niyetindedirler, bunun için gayret sarf ederler ama olaylara bakış açılarında, sorunlara çözüm getirmede problemleri vardır.

İslamî hedeflere gayri İslamî metotlarla ulaşmak isterler. Maddî yenilginin verdiği yılgınlıkla manen de yenilmişlerdir. Bir yazarın deyimiyle “Yürekleri de ezilmiştir.” Bu eziklikle yanlış bir mantalite geliştirirler. Mesela “Amerika’ya rağmen dünyada bir şey yapılamayacağı” “Oyunu kurallarına göre oynamak gerektiği” “Güçlünün yanında yer alınmazsa İslamî hizmetlerin yürümeyeceği” gibi mülahazalar geliştirenler bu sınıftandırlar.

c) Basiretsiz Müslümanlar

Bunlar samimi, temiz, iyi niyetli müslümanlardır. Ama feraset ve basiretleri eksiktir. Bu sebeple ikinci grupta zikredilen kişilere kanarlar ya da bilmeden istemeden batılılara ve batıcılara alet olurlar. Bunların çoğunluğu da yanlış bir İslamî düşünce geliştirenlerdir.

İslam’ı sadece kılık kıyafete hasreden ve İslam’ı insanlara o şekilde sunanlar; İslam’ın bir tarafından tutup da diğer taraflarını görmezden gelenler; medyanın yönlendirilmesiyle ümmetin nadiren sahip olduğu kıymetli insanları birkaç hatası sebebiyle silenler; yanlış mülahazalarla münafık insanların peşine düşenler; kendi grubu, hizbi, partisi, cemaati, tarikatından başkasını hidayette görmeyenler; müsteşrik ve bel’am kılıklı insanların ortaya attığı fikirlerin peşine takılıp gidenler bunlardır.

Bunlar kültürel haçlı seferine doğrudan katkıda bulunmazlar. Ancak ferasetsizlikleri, basiretsizlikleri sebebiyle farkında olmadan kullanılırlar, bunu da hak ve hakikat adına yaparlar.

Mezhepleri inkar edenlerin peşine takılıp mezhepleri dillerine dolayarak, mezheplerce belirlenmiş sünnet, mendup, mekruh hatta haram gibi hükümleri yeniden tartışmaya açarlar. İslam insanlara nasıl en iyi şekilde tebliğ edilir tartışmazlar da, ikindinin, sünneti, yatsının ilk sünneti var mı yok mu? Tasavvuf var mı yok mu? Gibi İslam alimlerinin yüzyıllar önce çözdükleri meseleler üzerine pek çok mesai harcarlar. Ayrıntı kabul edilse bile çözülemeyen meseleler üzerine tartışsalar neyse. Ama defalarca cevaplanmış, defalarca çözülmüş ve üzerinde ümmetin ittifak ettiği meseleleri kaşırlar.

Demokrasi ve laikliği tervic edenlerin peşine takılıp da demokrasi ve laikliğin hakikaten İslam’da olduğunu veya İslam’a uygun olduğunu zannedenler de bu sınıftandır. Tam manasıyla demokrasi ne demektir, laiklik nedir; bunlar nasıl gelişmiş, nasıl oluşmuş bilmezler. İslam’ın nasıl bir yönetim tarzı öngördüğü hakkında da fazla bilgileri yoktur. Ama şu anda hakim değer bunlar olduğu için bu rüzgara kapılmışlardır.

Bu rüzgara kapılanlar aynı zamanda İslam’ın devlet düşüncesinin olmadığı gibi batılıların yayılmasını istediği çok zararlı bir fikri yaymak için de uğraşırlar.

Amerika, Avrupa ve diğer İslam düşmanlarının çok güçlü olup her yere ulaşabildikleri, her şeyden haberdar oldukları gibi sakat bir düşünceyi yaymaya çalışanlara kanıp da buna inanan ve buna göre hareket eden müslümanlar da bu gruba girer. İslam düşmanları öyle bir izlenim vermek istiyorlar ki müslümanların her hareketi kontrol altında ve onların istemedikleri hiçbir şeye izin vermezler. Bu düşünce kafasına yerleşen müslümanlar da bırakın talep etmesi, zorlaması gereken hakları; kendisine tanınan hakları bile kullanamıyor. Sistemlerin koyduğu yasak çerçevesinin içine bir çerçeve daha yerleştiriyor ve orada oyalanıyor. Sonra da ne yapalım buna da şükür diyerek kendini kandırıyor. Ülkesi işgal edilmiş aldırmıyor, din eğitimi yasaklanıyor, ses çıkarmıyor; başörtüsüne el uzanıyor tepki göstermiyor. Mukaddeslerine hakaret ediliyor açıktan kızamıyor bile…

 

4- Eğitim-Öğretim

Kültürel haçlı seferinin önemli ayaklarından biri de eğitim-öğretimdir. Eğitim batılı değerlerin benimsetilmesinde ve yaygınlık kazandırılmasında kullanılan önemli bir araçtır.

Maalesef Cumhuriyeti kuran kadrolar ülkenin kurtuluşu için ne yapılması gerektiği hususunda yanlış bir tespitte bulunarak, batılılaşma gerektiğini kabul etmişler, bunun için de eğitim programlarının ona göre belirlenmesini istemişlerdir. Bunun getirdiği önemli bir sıkıntı vardır. Bunun yanında 19 yy’da misyonerlerin kurduğu okulların devamı olan yabancı okullar ile sabateyistlerin kurduğu yabancı okullar vardır ki bunların yaptığı tahribat da çok yüksektir. Bu okullar halkına yabancılaşmış pek çok insan yetiştirmiş, bunlar da ülkemizde önemli yerlere gelmişlerdir.

Bunların yanında en vahimi Türkçe üzerinde oynanan oyunlar ve yabancı dil öğretimidir.

Bütün antropologlar tarafından dilin en önemli kültür taşıyıcısı olduğu kabul edilmiştir. Kelimelerin arkalarında bir anlam dünyası vardır ve bu dünya içinden çıktığı kültüre göre oluşmuştur.

Mesela; “Kitap” kelimesini ele alalım. Bir türke, müslümana mutlak manada kitap kelimesi kullanıldığında, Kur’an-ı Kerim’i anlar. Onun için hakiki tek kitap vardır, o da Kur’an’dır. Ama kitap yerine uydurulan “betik” hiçbir şey ifade etmemektedir. Bu şekilde yüzlerce kelime misal verilebilir.

Nasıl ki, Arapça Kur’an-ı Kerim’in nazil olması, Arapların İslam’ı kabulüyle Kur’an’a göre yeniden şekillenip pek çok kelime ıstılahî mana kazandı ise; Türkler İslam’ı kabul ettikten sonra yüzyıllar içerisinde Türkçe de yeni bir format kazanarak İslam’a göre yeniden şekillenmiştir. Bir imparatorluk dili olması haysiyetiyle de başta Arapça ve Farsça olmak üzere pek çok dilden binlerce kelime almıştır. Bu hususta belki 17., 18. yüzyılda aşırı gidilmiş olabilir ama 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında çok güzel bir lisan oluşmuştu. Ancak “dilde arılaşma,” furyası güzelim Türkçe’ye çok büyük darbe vurmuştur. İlk zamanlarda bunun gerekli olduğunu düşünen Atatürk bile bu furyanın ne büyük bir felakete yol açacağını görerek geri adım atmış ve “Güneş Dil Teorisi”ni ortaya atmıştır. Ancak bu işin önemini bilen Türk ve İslam düşmanları ile onlara kanan saflar bu işe devam etmişlerdir. Şu anda gelinen nokta herkesin malumudur: Üniversite mezunları dahi 1950’lerde yazılmış eserleri anlamakta zorlanıyor. Türk şiirinin temel taşı pek çok şairi anlamıyor.

Bu furya hâlâ devam ediyor. Bu harekette dikkat çeken bir nokta da Türkçe değil diye lisanımızdan atılmak istenen kelimelerin neredeyse tamamına yakını Arapça, Farsça’dan geçen kelimeler iken batı dillerinden gelen kelimelere fazla dokunulmadığı gibi halen yoğun bir şekilde İngilizce başta olmak üzere batı dillerinden pek çok kelime hem de batılı telaffuzlarıyla dilimize aktarılmaktadır.

Şu anda bu iş öyle vahim bir duruma gelmiştir ki İngilizce’den gelen/getirilen kelimelerin telaffuzları bile İngilizce yapılmaktadır. Bu hususta da yine medya ön plana çıkmaktadır. Düşünün televizyon kanallarının ezici çoğunluğunun okunması veya telaffuzu İngilizce’ye göredir. Mesela; CNN Türk, cenene Türk diye okunması gerekirken sienen Türk diye; NTV, neteve diye okunması gerekirken entivi diye; ATV, ateve diye okunması gerekirken ativi veya Kanal 7, yedinci kanal diye okunması gerekirken Kanal yedi diye okunmaktadır. Ayrıca kanalların çoğunun ismi de İngilizce’dir. Show (şov tv), Star, Atv (Aktif Tv), Cine 5 (Sine 5) gibi.

Son yıllarda bu durum o derece arttı ki yıllardır İmefe diye okuduğumuz IMF oldu ayemef; Titanik diye bildiğimiz Titanik oldu taytanik.

Dil hususunda diğer bir felaket de yabancı dil eğitiminin ilkokul 3. 4. sınıfa kadar inmesi ve yabancı dille eğitimdir. Türkiye’de ki yabancı dil eğitiminin şu andaki görüntüsü bir sömürge ülkesinin görüntüsüdür. Maalesef  yabancı dille eğitim yapan okulların popülaritesi çok yüksektir. Bu hususta hassas olması gereken insanların, grupların bile bu tuzağa düştüklerini görmekteyiz.

Türkçe’yi hakkıyla bilme, kullanma hususunda bırakın lise mezunlarını, üniversite mezunları bile çok kötü bir durumdadır. Hatta Türkçe bölümü mezunlarının durumu bile hiç içaçıcı değildir. Türkçe’yi geliştirmesi gereken üniversite öğretim görevlilerinin durumu da maalesef Türkçe’yi kullanabilme  açısından hiç iyi değildir. Sâbık YÖK başkanı bir beyanatında, Türkçe bilim dili olamaz diye saçmalamıştı. Özel bir sohbette, üniversitelerden birinde öğretim görevlisi olan kıymetli bir bilim adamına şöyle bir soru sormuştum: “Şu anda üniversite öğretim görevlileri arasında KPDS(Kamu Personeli Dil Sınavı) düzeyinde bir Türkçe Dil İmtihanı yapılsa, öğretim görevlilerinin yüzde kaçı 60’dan yukarı not alır?”

Verdiği cevap bu hususta karamsar olan beni bile şaşırttı:”Yüzde 50’yi bulmaz.” Bu durum bir ülke için vehamettir.

5- Kavramlar, Fikir Akımları ve İdeolojiler.

Kültürel haçlı seferinin bir diğer ayağı da, batının kendine göre ürettiği kavramlar, cins kafalarının ürettiği fikir akımları ve insanın inanma ihtiyacını karşılamak üzere piyasaya sürdükleri ideolojilerdir.

Batılılar maddî üstünlüğü ele geçirdikten sonra 19. yüzyıldan itibaren kavramları kendilerine göre tanımlamaya ve kendilerine uygun kelime ve kavramlar üretmeye başlamışlar. Bu hususta şu iki örnek çok aydınlatıcıdır:

1812 yılına kadar şu anda Balkanlar olarak bildiğimiz bölgenin adı, coğrafyacıların literatüründe Batı Türkiye veya Avrupa Türkiye’si idi. İlk olarak bu yıldan itibaren Alman bir coğrafyacı o bölgeye Güneydoğu Avrupa demiş, başka bir coğrafyacı Balkanlar kavramını kullanmış ve zamanla Balkanlar terimi yaygınlaşmıştır.

Kavram bu şekilde değiştirilerek zihinlerde, o bölgenin Osmanlı’ya, Türklere ait olduğu çağrışımı kaldırılmıştır.

Diğeri de Ortadoğu terimidir. Ortadoğu terimi İngilizlerin ürettiği bir terimdir. İngilizler kendilerini merkeze alarak Yakındoğu (Avrupa’nın doğu bölgesi), Ortadoğu ve Uzakdoğu kavramlarını geliştirmişlerdir. Biz de aynı terimi maalesef kullanıyoruz. Ama şu anda Ortadoğu dediğimiz yer bizim topraklarımız ve Müslüman Coğrafyacıların Ceziretül Arap (Arap Yarımadası) dedikleri yerdir. Bulgarlar bile bizim Ortadoğu dediğimiz yere Yakın Doğu (Blizkıyat İztok) diyorlar.

Üçüncü dünya ülkeleri, gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, az gelişmiş ülkeler kavramları da batılıların ürettiği kavramlardır. Bunun gibi daha yüzlerce misal verilebilir.

Batılılar hem kendi toplumlarını daha rahat kontrol etmek , hem de dünyayı idare etmek için piyasaya sık sık çeşitli fikir akımlarını sürerler. Feminizm, hümanizm, çevrecilik hareketleri, hippilik, hedonizm hep onların piyasaya sürdükleri akımlardır.

Küreselleşme , bireyleşme, liberalizm gibi hikayeler de onların hikayeleridir. Burada zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz fikir akımlarının her biri bir yazı konusudur. Ben kısaca iki tanesine değineceğim:

Mesela; feminizm hareketi güya kadın haklarını korumak için çıkmış bir akımdır. Ama kadın hakları nelerdir sorusuna cevap olarak söyledikleri, öne sürdükleri hususlar erkek gibi olmaktır. Erkeklerin yaptığı şeyleri biz de yapabiliriz, yapmalıyız mantığı ile hareket edilmektedir. Bu hareket kadını erkekleştirmek, evinden koparmak, sokağa çıkarmak, dolayısıyla aile yapısını bozmak için icat edilmiştir. Sonuçta bu hareket kadınlara değil de kötü niyetli erkeklere hizmet etmektedir. Türkiye’de de bunun öncülüğünü yapanların kadın haklarından anladıkları, kadınların kahvehanelerde rahat oturması, barlarda pavyonlarda eğlenmesi, erkeklerin çalıştığı işlerde kadınların da çalışması gibi meselelerdir.

Hümanizm hareketi de güya insanı düşünen insan haklarını ön plana alan bir hareket gibi düşünülür, takdim edilir. Bu hareket merkeze insanı koyduğunu söyler. Aslında merkeze koyduğu insan nefsi, üç-beş adamın fikirleridir. Bir kısım doğru öncüllerden hareket ederek yanlış sonuçlara ulaşırlar. Bu harekete kapılanlar bizlerden pek çok sapıklığı normal görmemizi isterler. Ezcümle livata, lezbiyenlik, homoseksüellik, kadının kadınla, erkeğin erkekle evlenmesi gibi sapıklıklar, “kişisel tercih” kabul edildiği için ses çıkarılmaması, hoş görülmesi istenmektedir. Neden, insancıllıktan(!) dolayı! Bunlara, “Allahu Teala’nın kadınlara benzemeye çalışan erkeklerle, erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lanet ettiğini,” söyleyemezsin bile. İnsanlık düşmanı olur çıkarsın. Sonuçta tamamen insanî görünen bir hareket insanların ahlakını, itikadını bozmak için kullanılmaktadır. Çünkü hümanistlik sebebiyle kimseye “gavur”, “dinsiz”, “münafık” diyemezsin. “Ancak mü’minler kardeştir,” ayetini okumak bile hümanizme terstir.

SONUÇ / ÇÖZÜM

Anglo-Amerikan cephesi İsrail ile elele vererek 21.yüzyılda da İslam Dünyası’nı kontrol etmek ve sömürmek istiyor. Bunun için de İslam Dünyası’nda askerî, siyasî, ekonomik alanların yanında kültür alanında da köklü değişiklikler gerçekleştirmenin planlarını yapıyorlar.

Bu planları gerçekleştirmek için İslam dünyasındaki pek çok grup veya şahsiyetlerle işbirliği yapıyorlar. İstedikleri, terbiye edilmiş İslam, ruhunu kaybetmiş müslüman yığınlar ve kayıt altına alınmış müslüman şahsiyetler, ileri gelen insanlar.

Neredeyse bütün müslüman ülkelerde yürütülen çalışmalarla, okulların ders müfredatları değiştiriliyor, yeni İslamcı aydınlar üretiliyor, “Büyük Ortadoğu Projesi”, “Ilımlı İslam”, “Türk İslam’ı” gibi kavramlar habire piyasaya sürülüyor. 

Ünlü RAND Corporation, “Sivil Demokratik İslam, Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı bir çalışma hazırladı. Bu rapor İslam’ın nasıl kontrol edileceğinin stratejisini çiziyor.

Rapor müslümanları, fundamentalist, geleneksel, modernist ve laik olmak üzere dört guruba ayırıyor. Bunlardan özellikle modernistlerin desteklenmesini, fundamentalist(yani batıya karşı çok net bir şekilde tavır alan)lerin yok edilmesini, gelenekçilerle fundamentalistlerin birbirine düşürülmelerini istiyor. Özetle maddeler halinde şu mücadele stratejisini çiziyor:

a. Önce modernist ve laik müslümanları destekle. Bunun için modernist liderler, modeller ve kadrolar oluştur. Eserlerini yayınla ve dağıt.

b. Geleneksel müslümanları fundamentalistlere karşı destekle. Aralarındaki anlaşmazlıkları körükle. Modernistlerle gelenekselleri birbirine yaklaştır. Gelenekseller arasında ihtilaf çıkar.

c. Fundamentalistlerle savaş! onları bitirmek için her şeyi yap. Halkın gözünde kahramanlaşmalarını önle.

d. Seçici bir şekilde laikleri destekle. Onları fundamentalizmin ortak düşman olduğuna ikna et. Laik müslümanların Amerikan aleyhtarı olmasına mani ol. İslam’da din ve devletin ayrı olduğu ve bunun imanı tehlikeye atmadığı fikrini destekle

e. “Batılı İslam” tezini destekle. (Amerikan İslam’ı, Türk İslam’ı, Alman İslam’ı gibi kavramların yaygınlaşmasını istiyorlar.)

f. Sufizmi destekle. (Yani sadece kendisiyle uğraşan, içine kapalı mistik hareketlerin desteklenmesi isteniyor.)

Müslümanlar arasındaki her türlü ayrılığın körüklenmesi de bu rapordan çıkan bir diğer sonuç. Bu sebeple Şii-Sünnî, Vehhabî-Hanefî ve benzeri çekişmelerin çıkmasını istiyorlar, ufak tefek çekişmeleri destekliyorlar.

Bu rapor da açık bir şekilde gösteriyor ki, batı özellikle Anglo-Amerikan (İngiliz, Amerikan, ve İsrail) cephesi silahın yanında silahsız kültürel bir haçlı seferini daha şiddetli ve alenî bir şekilde devam ettiriyor.

Buna karşı biz müslümanlar neler yapabiliriz? Sorusunun cevabı yine kendi değerlerimize ve İslam’a dönmektir. Bunun için de İslam’ı iyi öğrenmek ve yaşamak zorundayız. Müslümanlar ya âlim olmak ya da hakiki bir âlim bulmak zorundadırlar. Tüm müslümanların ve İslamî hareketlerin liderliğini ulemânın yapması gerekmektedir. Müslümanların ihtiyaç miktarı âlim yetiştirmeleri fariza-i dîniyyedir.

Gerekli vasıfları taşıyan âlimlerin yetişmesi için müslümanların üzerine düşeni yapması hem bu ümmetin hem de dünyanın kurtuluşu için gereklidir.

Ayrıca müslüman mütefekkirler yetiştirmemiz gerekmekte.

Âlim seviyesinde olmasa bile İslam’ı iyi bilen, ölçüleri sağlam, dünyayı tanıyan, İslam düşmanlarının niyetlerini sezebilen donanımlı mütefekkirlerimizin olması elzemdir. Var olan âlim ve mütefekkirlerimize de sahip çıkmalıyız.

Rabbım bizleri Hakk’ı Hak tanıyıp ona ittiba eden; batılı batıl bilip ondan sakınanlardan eylesin.

Amin.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.