E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

ZEKİ SOYAK (zekisoyak@ilkadimdergisi.com)

ÖLÇÜLER DENGELER;

KENDİMİZİ TASHİH ETMEK / 12

Fazilet toplumu-3

 

Elbette gayesiz, usulsüz, ölçüsüz uslûpsuz hiçbir hizmet, hiçbir hareket olamaz, düşünülemez. Belirli bazı vasıfları taşımayan fedâkârlık yapmayan kişi ve toplumlar hedeflerine ulaşamazlar.

İslâmî hizmetlerde, İslâmi hareketlerde bu hususlar zirvede olması gereken hususlardır. Aksi takdirde Hak üzerinde kâim bir saâdet toplumu oluşturmak mümkün değildir. Hak üzerinde kaim olan bir toplumda şu hususlarda bütünlük müştereklik olmalıdır.

 

1- GAYE

Gaye Allah’tır. İslam’ı önce kendi içinde sonra da bütün bir toplumda hayatın bütün safhalarında ve sahalarında hakim kılmaktır.

Bu gayeye ulaşmak için;

İslâm’ı doğru öğrenmek,

Doğru yaşamak,

Doğru tebliğ etmek,

Hayatî bir cihad yapmak,

Gerektiğinde malı ve canı Allah yolunda feda etmek,

Bütün bunları yalnız Allah rızası için yapmak.

Bu hizmetler yapılırken Allah eri her müslüman şu ayet-i kerimeleri devamlı tefekkür etmeli, teemmül etmeli, gereğince hareket etmelidir.

“Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır bir şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Al-i İmran, 102)

“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Bunu kim yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (Münafikûn, 9)

“Muhakkak mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.” (Tegabün, 15)

Birinci ayet-i kerimedeki: “Allah’tan ona yaraşır bir şekilde korkmak.” kısmını Abdullah bin Mesud radıyallahu anh şöyle tefsir etmektedir:

“Allah’a âsi olmayıp itaat etmek,

Nankör olmayıp şükretmek,

Onu hiç unutmadan şükretmektir.”

Bu hususlarda sürekli tefekkür ve teemmül etmeliyiz ki, müslümanlar olarak yüklenmiş olduğumuz ağır sorumluluğun idrakinde olalım, yapmamız gerekeni yapalım, bulunmamız gereken yerde bulunalım.

Sadık, salih, müttakî bir müslüman yapması gerekenleri gizlide de açıkta da yapmalı, yapmaması gerekenleri de gizlide de, açıkta da yapmamalıdır.

Şu ayet-i kerimede beyan edilen hususlara muttali olan, inanan bir müslüman başka türlü bir davranışta bulunabilir mi?

”Allah göklerde ve yerde olanları bilir, gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı da bilir. Allah kalplerde olanları da bilendir.” (Tegabün, 4)

 

2- USÜL

Hak üzerinde kaim bir cemaatin takip edeceği usûl de elbette her hususta olduğu gibi bu konuda da Kur’anî ve nebevî olacaktır.

Dini ve ictimaî bir meselenin çözümü için,

Öncelikle Kur’ana müracaat edecektir,

Kur’an’da açık bir beyana rastlayamaz ise,

Sünnet-i seniyyeye müracaat edecektir.

Sünnet-i seniyyede de açık bir delil bulamazsa,

Meseleyi Kur’an ve sünnete mugayir düşmeyerek kendi içtihadı ile halkedecektir.

Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Muaz bin Cebel radıyallahu anhu Yemen’e vali olarak gönderirken, O’na karşılaştığı meseleleri nasıl halledeceğini sormuş, O da;

Önce Kur’an’a müracaat edeceğini, orada bulamazsa sünnete baş vuracağını, orada da rastlamazsa kendi içtihadı üzere halledeceğini söylemiş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de, Muaz bin Cebel radıyallahu anhın bu görüşünü tasdik etmiştir.

Ancak bu usûl müctehid ulemanın takip edeceği bir usûldür. Müctehid olmayan ulemanın yapması gereken ise, müctehid ulemanın ictihatlarına bakmak, meseleyi onların içtihatları doğrultusunda halletmektir. Onların içtihatlarında olmayan yeni bir mesele zuhur ederse, Kur’an ve sünnet ışığında müctehidlerin içtihatlarına kıyas ederek halletmeye çalışmaktır.

 

3- ÖLÇÜ

Her müslümanın ve her müslüman toplumun her hususta tek bir ölçüsü vardır, o da Kur’anî ve nebevî ölçüdür.

Mesela bir insanı değerlendirirken onu;

Ne malı mülkü,

Ne makam ve mevkii,

Ne de dış görünüşü ile değerlendiririz.

Onu ancak ve ancak takvası ile değerlendiririz.

İslam’da değer ölçüsü takvadır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız ondan en çok ittika edeninizdir. Şüphesiz Allah, Alîmdir, Habir’dir.” (Hucurat, 13)

Bu genel ölçünün yanında İslâmî hizmetlerde ve hareketlerde yapılan çalışmalarda şu ölçülere dikkat edilmelidir.

 

-İslâmî bir bütün olarak algılamak, bir bütün olarak yaşamaya çalışmak;

İslam, yemek, içmek, uyumak gibi günlük yaşantımızdan bir parça, hayatımızdan bir bölüm değildir. İslâm hayatımızın tamamına, her safhasına, her sahasına hakim olmalıdır. Yaşantımız, düşüncelerimizden başlayarak bütünüyle İslâmlaşmalıdır. Bilmeyiz ki düşüncelerimizi İslâmlaştırmadan yaşantımızı İslâmlaştıramayız.

 

-Vasıtaları gaye edinmemek;

Müslümanların gayesi Allah’dır. O’nun dinini hakim kılmaktır. Elbette bu gayeye ulaşmak için çeşitli vasıtalar kullanılacaktır. Ancak kullanılacak bu vasıtalar da İslâm’a, İslâmî esaslara uygun olacaktır. İslâmî esaslara uygun olmayan hiçbir vasıta kullanılamaz. İslâm’ın yasakladığı, İslâm’ın çıkmaz sokak dediği bir vasıta ile, bir yol ile İslâma hizmet edilemez.

Mesela; içki içen insanları İslâm’a davet etmek, ya da onları içki içmekten vazgeçirmek için onların içki sofrasına oturmak, onların içkili, çalgılı çeşit çeşit masiyetlerin yapıldığı meclislerine devam etmek asla caiz değildir. İslâm’ı tebliğde böyle bir vasıta kullanılamaz.

Çünkü İslâm içki içmeyi yasakladığı gibi, içki içilen sofrada bulunmayı, içki fabrikasında çalışmayı, içki alıp satmayı, içki fabrikasına üzüm ve benzeri içki yapılacak maddeleri satmayı da yasaklamıştır.

İslâmî hizmetlerde kullanılan vasıtalar, ancak faydalı olduğu müddetçe kullanılır. Faydalı olmaktan çıkınca artık o vasıta üzerinde ısrar edilmez, o vakit kaybetmeden değiştirilir. Faydalı olacak başka bir vasıta bulunup kullanılır.

Çünkü vasıta bir gaye değildir. Vasıtayı gaye haline getirmek, asıl gayeyi unutturur. Ya da ikinci plana itilir ki, böyle  bir davranış yani vasıtaları gaye edinmek, İslâmî hizmetler ve İslâmî hareketler için öldürücü bir zehirdir.

Çeşit çeşit adlar altında İslâmî hizmetler yapılmaktadır. Şayet bu hizmet grupları, tabelalarını, hizmette kullandıkları vasıtaları gaye gibi değişmez kabul ederlerse İslâmî hizmetlerde birlikte hareket etmeleri zorlaşır ve hatta çoğu durumlarda imkânsız hale gelebilir. Hoşgörü yerini katılığa bırakır. Vasıtalarda katı davranmak, tavizsiz hareket etmek ise dinî hassasiyetlerimizde yumuşamaya ve tavize götürebilir. Bu ise İslâmî hizmetlerin, İslâmi hareketlerin bozulmasına, sulandırılmasına sebep olur.

 

-Mezhep, meşrep ve meslek taassubu göstermemek;

Asırlardan beri müslümanlar itikadî, amelî bir kısım mezhepleri, bir kısım tarikatları benimsemişler, çeşit çeşit meslekler edinmişlerdir.

İslâmî hizmetler yapılırken bu hususta asla taassup gösterilmemeli karşılıklı hoşgörü ile hareket edilmelidir. Şayet hatalar, yanlışlıklar yapılıyorsa münasip bir şekilde uyarılmalı ve böylece karşılıklı olarak kardeşlik vazifesi yerine getirilmelidir.

Uyaran, uyarısına uyarılan da tepkisine asla ve asla nefsini karıştırmamalıdır. Her şey rızayı bârî için yapılmalıdır. İslâm’da sahih olan itikadî, amelî, mezhepler, tarikatlar, çeşit çeşit hizmet kolları bir zenginliktir. Bu zenginliği çeşitli kısır çekişmelerle fakirliğe dönüştürmemeliyiz.

Asıl olan İslâm’dır. İslam’a hizmettir. Allah Teâlâ’nın istediği bir şekilde kulluktur. İslâm’ı yeryüzünde hakim kılmaktır. Vasıtalar fanidir, eskir, pörsür, güç ve kuvvetini yitirir ve hatta kullanılamaz hale gelebilir. Ancak müslümanın gayesi aslisi olan ALLAH, Hay ve Kayyum’dur, ebedidir. İslâm ve O’nun ahkâmı kıyamete kadar devam edecektir. Hiçbir güç, hiçbir tağut, hiçbir cahil zorba ona zarar veremeyecek, İslâm’ı yok edemeyecektir. Çünkü Kur’an’ın İslâm’ın muhafızı kadiri mutlak olan Allah’tır.

 

-İtidal üzere olmak;

İslâm dini hem ifratı, hem de tefriti yasaklamıştır. Orta yolu, yani itidal üzere olmayı teşvik etmiş, emretmiştir. Çünkü her olumlu iş, her olgun hareket itidal ortamında gelişir, hayat bulur. Keza her canlıda öyledir, hayat ortamı bulunan yerlerde varlıklarını sürdürebilirler.

Hayatını dört unsurunun bulunduğu yani, güneş, su toprak ve ateşin mevcut olduğu yerlerde seyrine doyum olmayan güzellikler hayat bulmaktadır.

İslâmî hayatın, İslâmî hizmetlerin hayat bulacağı ortamlarda itidal ortamlarıdır. Böyle ortamlarda İslâmî yaşantı, İslâmî hizmetlere doyum olmaz.

Allah Teâlâ da İslâm ümmetini itidal üzere halketmiştir. Bizler bu yaratılışımıza uygun davrandığımız müddetçe nice hizmetlere nice güzelliklere yol bulacağız, biiznillahi teâlâ.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır;

“İşte böylece sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasûlün de, sizin üzerinizde şahit olması için sizi orta (dengeli, itidalli) bir ümmet kıldı.”(Bakara 143)

Bu hususta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır;

“Orta yollu hareket ediniz. Ortadan ayrılmayınız ki maksada eresiniz.” (Buharî)

Aşırılık, taşkınlık asla caiz değildir. Duyarsızlık, bigane kalış, hamiyetsizlik de mezmum bir haldir. Müslüman her halinde itidal üzere bulunacaktır. Hele hele, İslâm’ı hizmetlerde, İslâm’ı tebliğde asla ayırılık ve taşkınlık yapmayacaktır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem; “Taşkınlar helâk olmuştur.” buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmiştir. (Buharî)

 

-İşleri iştişare ile yapmak;

İslâm’da istişare çok önemli bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatı ve işleri vahiy ile tanzim olunduğu halde, Allah Teâlâ ona;

“İşler hususunda onlarla (ashabınla) istişare et” (Al-i İmran, 159) buyurmaktadır.

Bu hususta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurur;

“Emirleriniz hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz ve işleriniz aranızda istişare ile olduğu zaman sizin için yerin üstü yerin altından daha hayırlıdır.

Emirleriniz şerirleriniz, zenginleriniz emirleriniz olur ve işleriniz kadınlarınız eli ile yapılırsa sizin için yerin altı yerin üstünden daha hayırlıdır.” (Tirmizi)

Diğer bir hadis-i şerifte de:

“İstişare eden, pişman olmaz” buyurulmaktadır. (Kurtubi)

Bu konuda İbni Atiye şöyle der:

“Şûra bir şeriat ve kesin bir hükümdür. Ehl-i din ve ehl-i ilimle, istişare etmeyen emirin azli vaciptir.”

Elbette istişare rastgele kişilerle yapılmaz. İstişare ancak ehil olan kişilerle yapılır. Her konu o konunun ehli ile istişare edilir.

İstişare edilen kişi;

Güvenilir olmalıdır,

Alim olmalıdır,

Muttakî olmalıdır,

Sır saklamasını bilmelidir.  (Devam edecek)

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.