E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

ZEKİ SOYAK (zekisoyak@ilkadimdergisi.com)

ÖLÇÜLER DENGELER;

KENDİMİZİ TASHİH ETMEK / 11

Fazilet toplumu-2 

Geçmişte bir kısım toplumlar hakkı inkâr edip, batıla dalıp gittiler. İnananlara nice tasallutlarda nice zulümlerde bulundular. Aslında onlar kendilerine zulüm ettiler, kendilerine zarar verdiler.

Zamanımızın münkirleri keşke bu gerçeği anlayabilseler, idrak edebilseler, geçmiş kavimlerin başına gelenlerden ibret alıp batıldan hakka dönebilseler.

“(Rasûlüm) inkara koşanlar sana kaygı vermesin. Çünkü onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara, ahiretten yana bir nasip bırakmak istemiyor. Onlar için çok elemli bir azap vardır.

İmanı verip inkarı alanlar Allah’a asla zarar veremezler.

İnkar edenler sanmasınlar ki kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak günahlarını artırmak için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Âl-i İmran,  176-178)

“İnkar edip kâfir olanlara gelince, onları dünya ve ahirette şiddetli bir azaba çarptıracağım. Onların hiç yardımcıları olmayacaktır.” (Âl-i İmran, 8)

Bir kısım toplumlarda hak ile batılı birbirine karıştırdılar. Nice batıl inançları, batıl fikirleri, bâtıl ideolojileri hak zannettiler, nice sapık aşağılık insanları önder edindiler, kılavuz edindiler.

“Ey ehli kitap! Neden hakkı batıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz?” (Ali İmran, 71)

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve temiz olanlarından yiyin. Şeytanın peşine düşmeyin zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.”  (Bakara, 168)

Bir kısım insanlar da Allah’a, Rasûlüne iman ettiler. Bu uğurda hiçbir kınayanın kınamasından  korkmadılar. İmanları uğrunda her türlü sıkıntılara katlandılar.

Mallarından, canlarından fedâkarlık yaptılar. Böylece onlar insanlık semasını aydınlatan birer kandil oldular. Hak üzerinde kaim, kullukta daim oldular. Onlar sadece Allah’dan  korktular, başka bir korku duymadılar.

Sadece Allah’a kulluk ettiler de, asla kula kul olmadılar. Ancak Allah’a güvenip dayandılar da, fânilere bel bağlamadılar.

Onların tek tasaları akibetlerinin ne olacağı idi. Bütün çabaları Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmaktı.

“İlâhi! Sen razı ol da, bütün insanlar düşman olmuş ne gam!” derlerdi.

Onlar;

“Ey iman edenler! Allah’tan O’na yakışır bir şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmran, 102) ayet-i kerimesini çok tefekkür ederlerdi.

Rablerine asla asi olmayıp itaat etmek,

O’nun verdiği nimetlere şükredip asla nankör olmamak,

O’nu hiç unutmadan daima zikretmek için ellerinden gelen bütün çabayı gösterirler, asla tembellik etmezlerdi.

Onlar;

Rab olarak Allah’tan

Rasûl olarak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemden

Din olarak İslâm’dan razı idiler.

Çünkü onlar kesin olarak biliyor ve inanıyorlardı ki: “Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır” (Âl-i İmran,  85)

İşte selef-i salihin böyle idiler. İslâm’ın bütün güzellikleri ile donanmak, İslâm hükümlerini bütün sahalarda hayata hakim kılmak için çalışırlardı.

Yukarıdan beri kısa kısa izaha çalıştığımız gruplar geçmişte olduğu gibi zamanımızda da mevcuttur.

Yani, inkâr edenler,

Hakkı batıla karıştıranlar,

İman edip teslim olanlar.

Biz burada iman edip teslim olanların nasıl olması, nasıl inanıp, nasıl yaşaması, nasıl bir saâdet toplumu oluşturmaları üzerinde duruyoruz.

Müslümanım demekle iş bitmiyor. Bilâkis büyük bir sorumluluk altına giriliyor. Bu sorumlulukları yerine getirmek için yoğun ve aralıksız bir mücadele yapmak gerekiyor.

Sorumlulukları yerine getirirken, bir müslüman olarak yapması gerekenleri ifa ederken yalnız Allah rızasını gözetmek, kullardan hiçbir şey beklememek gerekiyor.

Bilinmelidir ki;

İnsanların takdirini kazanmak için çalışan, Rabbinin tekdirine muhatap olur.

Allah Teâlâ’nın takdirini kazanmak için çalışan, salih kulların da takdirini kazanır.

Her müslüman:

1- Kendi nefsini ıslah etmek,

2- Ailesini ve yakın çevresini ıslah etmek,

3- Bütün bir toplumu ıslah etmek, sorumluluğunu taşımaktadır. Bu sorumluluğun idraki içinde gece gündüz her türlü fedâkarlığı yaparak, insanlardan gelen sıkıntılara katlanarak çalışmak gerekiyor.

İslam’a hizmet etmek nasip olan, böyle bir ortamda bulunan her müslüman, bu çalışmalarından dolayı hiçbir kimseyi minnet altında bırakmak gibi bir gabavet sergilememelidir.

Bilâkis, böyle bir çalışmanın, böyle bir hizmetin içinde bulunduğu için kendisinin Rabbine minnettar olması, hamdetmesi, şükretmesi gerekir.

Çünkü böyle bir hizmetin içinde bulunmak Allah Teâlâ’nın bir lütfûdur, bir keremidir.

“Gerçek mü’minler ancak Allah ve Rasûlüne iman eden ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla, savaşanlardır. İşte sadıklar ancak onlardır.”  (Hucurat, 15)

İşte her müslüman, ayet-i kerimede ifade edilen sadık mü’minlerden olmak ve sadık mü’minlerden oluşan Hak üzerinde kaim bir toplum meydana getirmek için çaba gösterecek, gayret kuşağını kuşanacaktır.

Elbette böyle kapsamlı çalışmalar büyük bir ciddiyet, disiplin, fedâkarlık, birlikte çalışma şuuru ister. İtaat etmesi gerekenlere karşılıksız itaat ister. Sır saklanması gereken hususlarda “ser verip sır vermemek” idrakini ister.

Böyle bir toplumun yani, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin haber verdiği “Hak üzerinde kâim” bir toplumun oluşması için öncellikle Rabbanî âlimlerin, Hak dostlarının, mevcudiyeti gerekir. Onlar bulunmalıdır ki, Ribbiyyûn Allah eri bir toplum, bir cemaat vücut bulsun.

Rabbani önderlerin etrafında Ribbiyyûn yani Allah eri gerçek mü’minlerin oluşturduğu toplumlar, cemaatler “Hak üzere kaim” olabilen toplumlardır.

Elbette Hak üzerinde kâim olan toplumların zirvesini peygamberlerin etrafında oluşan ribbiyyunlar, havâriler teşkil etmektedir. Sonra da peygamberlerin izini takip eden önderler ve onlara tam teslim olup tam itaat eden sadıklar, salihler.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden sonra hiçbir peygamber, Kur’an’dan sonra hiçbir kitap, İslâm’dan başka hiçbir din gelmeyeceğine göre, artık müslümanlardan başka hiçbir toplumda da “Hak üzerine kâim” bir cemaat bulunmayacak demektir. Çünkü İslâm’dan sonra her inanç batıldır. İslâm’dan başka hiçbir din kabul edilmeyecektir.

Görüldüğü gibi insanlığın halen yaşanmakta olan her behîmî hayattan kurtuluşu ancak ve ancak sadık mü’minlerin oluşturduğu Hak üzere kaim topluluk tarafından olacaktır. Beşerî sistemlerde, Batının nefis kokan, şehvet kokan kokuşmuş hayat tarzında, kapitalizm, sosyalizm, komünizm, siyonizm, demokrasi, laiklik gibi kişi ve toplumlar tarafından ortaya konan ve putlaştırılan çeşit çeşit hata ve kusurlarla ma’lül düzenlerde saâdet ve huzur aramak mezbelelikte gülistan aramaktır. Abesle iştigal etmektir.

Aziz Kardeşim!

Öyleyse gelin kendi gülistanımızı, İslâm’ın hayata bakış gerçeklerini yeniden keşfedelim.

İslâm gülistanında kalbe huzur, ruha gıda, topluma saâdet bahşeden hakikat güllerini derelim. Derelim de demet demet hasta gönüllere, muzdarip toplumlara bir şifâ kaynağı olarak sunalım.

Bunun için bizler, evet bizler, biz müslümanlar Rabbanî alimler yetiştirelim. Onların etrafında Ribbiyyûn’lar, Allah eri toplumlar vücuda getirelim. Getirelim ki biz de kurtulalım, bütün insanlık da kurtulsun. İnsanlık zalim müstekbirlerin, münkir zorbaların, dünyaperest münafıkların tasallutundan selamete kavuşsun.

Allah Teâlâ’nın şu buyruğuna kulak verelim:

“Hiçbir beşere yakışmaz ki Allah kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği versin de sonra o, insanlar: Allah’ı bırakıp da (gelin) bana kul olun, desin. Fakat O, öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğunuz kitap sayesinde Rabbânî (âlim)ler olun. (der).” (Ali İmran, 79)

Rabbâni alimler;

Ulema-yı rasihin olanlardır,

İlmiyle amel edenlerdir,

Hiçbir kınayanın kınamasından korkmadan hakkı savunan, Hakkı konuşan, Hak uğrunda mücadele edenlerdir.

Şartlar ne olursa olsun dininden taviz vermeyenlerdir. İla-yı kelimetullah için var gücüyle çalışanlardır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kutlu izini takip edenlerdir.

Bir de Allah Teâlâ’nın şu buyruklarını dinleyelim:

“Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O, va’desiyle  yazılmış bir yazıdır. Kim dünya menfaatini dilerse kendisine ondan veririz. Kim de ahiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.

Nice peygamber (gelip geçmiştir ki) maiyetinde birçok Ribbiyyûn (Allah eri) savaştı da Allah yolunda kendilerine gelen (belâlar)dan dolayı ne gevşeklik, ne de zaaf göstermediler. (Düşmana) boyun da eğmediler. Allah sabr-u sebat edenleri sever.

Onların sözü şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla, (düşman karşısında) ayaklarımızı sabit kıl. Kâfirler gürûhuna karşı bize yardım et.

Nihayet Allah onlara hem dünya nimetini, hem âhiret sevabının güzelliğini verdi. Allah iyi hareket edenleri sever.” (Âl-i İmran, 145-148)

Ribbiyyûn:

Allah eri gerçek mü’minlerdir.

Allah yolunda hizmet ederken gevşeklik ve zaaf göstermezler.

Düşmana, asla boyun eğmezler.

Sabr-u sebat ederler.

Hata ve kusurları için tevbe ve istiğfar ederler.

Muvaffak olmak için Allah’tan yardım isterler. Nefislerine asla taraf olmazlar, muvaffakiyeti Rablerinden bilirler.

Rabbimiz, Rabbânî âlimlerin eğitiminden geçen Ribbiyyûn toplumları çoğaltsın, onların eliyle yüce dinimizin ahkâmını hayatın bütün sahalarında hakim eylesin. (Amin)

Geçmişte bu eğitimi yani Ribbiyyûn’un eğitimini peygamberler yapıyordu. Artık Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden sonra peygamber gelmeyeceğine göre, bu eğitimi onun ümmetinden ona vâris olan ulemay-ı âmilin olan âlimler yapacaktır ve böylece Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin haber verdiği “kıyamete kadar Hak üzerinde kâim” bir topluluk mutlaka bulunacaktır.

Bize düşen ise o topluluktan bir fert olmak için çaba göstermektir.  Gayret kuşağını kuşanıp, gece gündüz demeden şartlar ne kadar kötü olursa olsun Allah yolunda fedâkarane çalışmaktır. Ribbiyyûn’un vasıflarıyla muttasıf olmak için gayret etmektir.  (Devam edecek)


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.