E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

AKİF DURSUN (adursun@ilkadimdergisi.com)

KAPAK ;


Küreselleşme veya ilk gelen otobüse binmek

“Gün geçtikçe küreselleşen dünyamızda…”, “Küresel değerlerin yayıldığı bir dönemde…”, “Globalleşme, tüm dünyada etkisini gösterirken…” diye başlayıp uzayıp giden cümlelere hepimiz aşinayız.

Artık küreselleşme, globalleşme (her ne demeklerse!) olmuş bitmiştir(!). bu sebeple İslamcısından, İslamsızına kadar her grup bu durumdan azamî kâr elde etmenin peşindedir.

Bu arada dindar kesimin kanaat önderleri (bunlarda her kim ise?) de, İslam’ın evrensel olduğu, tüm insanlığa gönderildiği gibi argümanlarla küreselleşmenin tam da müslümanlara yaradığını/yarayacağını söylüyorlar.

Gerçi bu kanaat önderleri(!) her dönemde geçerli fikir/ideoloji/akımlara gerekli İslamî alt yapıyı sağlamışlardı.

Cumhuriyetin zaten İslam’ın özünde olduğunu(!), demokrasinin tevhidin gereği olduğunu(!) hatta laikliğin bile İslam’da bulunduğunu(!) çağdaş kanaat önderlerimiz keşfederken selefleri de monarşilere dinî temel sağlamışlar saltanatları ak pak hale getirmişlerdi. (Tabi parantez içinde ifade edelim ki, geçmiştekiler çağdaşlardan çok daha donanımlı idiler.)

Bu saltanat, cumhuriyet meselesi hayli ilginç bir konudur. Şu anda Türkiye’deki dindar kesime sorsanız ezici bir çoğunlukla (tamamı diyeceğim ama ne yazık ki(!) elimde “bilimsel(!)” bir araştırma yok) saltanatın İslamî olmadığını, İslam’ın, Kur’an’ın, Sünnet’in bunu yasakladığını(!) söylerler. Hulefa-i Raşidin’den sonra neredeyse bütün Müslüman toplumların idaresi gayr-i şer’î (şaibeli)dir(!). (Eh biraz Osmanlı’yı istisna ederiz. Ne de olsa bizim ya. Gerçi hızlılarımız onu da içine katarlar…)

Bunu söyleyen kanaat önderlerinin/buna inanan toplulukların referansları olan alimlerin yine ezici çoğunluğunun bu saltanat rejimlerinde görev aldıklarını, bu “melik-i adudlara” eserler yazıp takdim ettiklerini, ellerinde okudukları çoğu eserlerin bir hükümdara takdim edildiğini bilmezler/bilmek istemezler.

Birkaç istisna büyük zâtın ortaya koyduğu asil davranışlar büyütüldükçe büyütülür de geri kalan çoğunluk unutulur. Tabi yine bu büyük zatların o yönetimlerin meşruiyetini sorgulayıp sorgulamadığı da pek sorulmaz. Çünkü bize öyle bilgiler değil kanaatlerimizi pekiştirecek (çünkü zaten kanaatlerimiz oluşmuştur) olaylar lazımdır.

İmam-ı Azam’ın Abbasî halifesi/sultanı Mansur’a nasıl direndiğini ballandıra ballandıra anlatırız da O’nun iki büyük talebesinin, Hanefî mezhebinde neredeyse İmam kadar önemli İmameynin Abbasî devletinde kadılık, Kadıyyü’l-Kudatlık yaptığını görmezden geliriz. Hüccetü’l-İslam İmam Gazalî’nin Büyük Selçuklu Devleti’nin veziri Nizamülmülk’ün kurduğu medreselerde ders verdiğini hepimiz biliriz. Hadi Abbasilerin halife sıfatı vardı bunların o da yoktu. Nizamülmülk, daha sonra Makyavelli’nin Prens (İl Principe) kitabına esin kaynağı olan, Siyasetnâme’nin de yazarıdır.

İmam Rabbanî’nin Babür İmparatorluğu’nun şehzadesi daha sonra padişahı Cihangir Şah’ın terbiyesi ile bizzat meşgul olduğu, pek çok kişinin malumudur.

Osmanlı’da ise zaten şehzadeler alimlerin terbiyesinde büyütülürdü. 19. yüzyılın sonuna kadar saltanatla problemi olmayanlar, Avrupa’dan gelen rüzgarlarla birden meşrutiyetçi kesilmişler, Osmanlı’da ve hemen tüm İslam ülkelerinde sanki zaten padişahlar meşrut değillermiş gibi meşrutiyeti İslam’ın gereği görmüşlerdir. Sonra oradan Cumhuriyete geçiş yapılmış o zamanlar demokrasi daha pek bilinmediği için sadece cumhuriyetçi olunmuş, çok partili hayatla demokrasiye geçiş yapmaya başlanmıştır. Ancak bu arada başlayan yoğun tercüme furyasında daha işgalle uğraşan ülkelerden yapılan tercümeler sebebiyle her tür beşerî ideoloji reddedilirken demokrasi de araya katılmış ama 1980’lerden sonra (özellikle dindarların partisinin de yüksek oy kazanması sebebiyle) demokrasinin fazileti(!) keşfedilmiştir.

Şimdilerde de küreselleşmeyi keşfediyoruz. Öyle bir anlatıyorlar ki, kanaat önderlerimiz ne yapsak boş, ne etsek boş kaderin üstünde bir kader var ve küreselleşme her halükârda yeryüzüne hakim olacak. Aslında olmuş da benim gibi safdiller tam olarak durumu kavrayamıyorlar.

Küreselleşmeye gerekli alt yapıyı yetiştirmekte de hiç gecikmediler. Kur’an’ın tüm insanlığa gönderildiğini, Efendimiz’in ins-ü cinnin peygamberi olduğunu, İslam’ın tüm insanlara ulaştırılması gerektiğini bir de küreselleşme gözlüğüyle yeniden keşfettik.

Bir de küreselleşmeyi kendilerine göre yeniden tanımlayanlar yok mu? Hani bir parti başkanı kendi arzusuna göre bir laiklik tanımı yapıp onu da kabul etmişti ya (tabi tanım yapmanın  gerçek sahipleri bunlara sadece gülüyorlar).

Herkesin kendine göre bir küreselleşmesi var. Peki bu tanımları, kelimeleri üreten yerler ne düşünüyorlar, bunları nasıl tanımlıyorlar bilenlerimiz var mı? Bilmesi gerekip de buna cevap üretecek olanlar (eğer cevap vermeye değiyorsa) bu hususlarda ne düşünüyorlar?

Millî (ulus mu demeliydim) devletler, gümrük duvarları, yeterince kârlı olmaktan çıkınca muazzam sermayeye sahip güçler tüm dünyanın kendi pazarları, tüm hayat tarzlarının istedikleri hayat tarzı olması için küreselleşme fikrini pazara sürdüler.

Dünya çapında mallarını pazarlamak için hiçbir engel kalmasını istemeyen güçler ulus devletlerin gereği olan gümrük duvarlarını kaldırmanın yanında zihinlerdeki/daha doğru ifadeyle kalplerdeki kendilerine manî olabilecek fikirleri, duyguları izale etmeye çalışıyorlar.

Dünya çapında kapitalizmi ve Amerikanlaşmayı terviç edenler kendilerine manî olabilecek tek inanç İslam, tek ümmet müslümanlar ve tek ülke Türkiye olduğunun bilincindedir. Bu sebeple buralarda zihinleri karıştırmak için yapılanlar daha fazla.

Küreselleşmeye, modernleşmeye İslamî temel bulmaya çalışanlar bundan bir fayda elde etmeye mi çalışıyorlar? Yoksa modernleşmede geri kaldık koca bir devleti kaybettik bunda da gecikirsek iyice zararlı çıkarız diye mi düşünüyorlar?

Her ne düşünürlerse düşünsünler, şunu iyi bilmelidirler ki, bu bir kader değil ve bunu tervic edenler bizlere kazanç olarak sadece birkaç kırıntı ve dünyevileşme ikram edeceklerdir.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.