E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

SÜMEYYE ÇİFTÇİ

DÜŞÜNCE;

Ümmetin olduğumuz devlet yeter

“Rahvan bir at üzerinde bir kavağın gölgesinden geçecek kadar”lık bir ömrün içinde tekrarı olmayan bir an. “Ölmeden evvel ölünüz” sırrının hakikatine vesile olan bir vakit… her akşam içine yuvarlandığımız ışıltılı kuyumuz televizyon ve her sabah gönlümüzü kaptırdığımız kara gözlü manşetlerin esaretinden kurtarılmış bir zaman…

Geri sayım Mikat’ta başlıyor. Herkes insan olma paydasında eşitleniyor. “Ben”le başlayan tüm cümleler Mikat’te gömülüyor, “biz” kelimesi lügatimize yeniden giriyor. Sadece ceset girmedi ihrama; ruh, yürek, beyin de soyundular “ben”i ifade eden elbiselerden, dünyevi duygu ve düşüncelerden, şimdi ruhun, damarlarında ümmet bilinci ve ölüm fikri dolaşıyor.

Mikat’ta “Hurma tohumları gibi kabuğundan çıktın, sonra bencil, gayesiz, günlük tüm niyetlerini iptal ettin. İhrama, Allah rızasına niyet ettin. Fıtratını örten tüm örtüleri çıkardıktan sonra, “Allah’ım senin huzurunda bir zalim (kurt), bir hilekar (tilki), bir istifçi (fare), bir cimri (karınca), bir köle (koyun) olarak değil, kul olarak İbrahim gibi duruyorum ve yalnız Sana ibadet ediyor yalnız Sen’den yardım diliyorum” diyerek ihram namazını eda ettin. Artık gafletle atılan her adım sahibini yardan uçurabilir, gafletle söylenen her söz sahibini yarin gönlünün taşrasına sürebilir. O’nun gönlünde bir yere sahip olmamak ise uçurumdan atılmaktan daha acıdır. İnsan artık kıyafetine, sözlerine, kalbine dikkat etmelidir, değil şüpheli şeylerden bazı helallerden bile imtina etmelidir. Dilde iğne, yürekte riya, bakışlarda nefret, laubali hareket yok… Fısk yok, cedel yok… Artık hürsün ve sorumluluk altındasın, insanları, böcekleri, bitkileri, tırnaklarını bile incitme, suni hiçbir şey kullanma, dikiş yok ayrılık meydana getirme. Artık her an teveccüh edecekmiş gibi hazır ve amade beklemeliyiz, gerçek değerimizle arz-ı endam etmeliyiz sanki burada göğüs kafesimize yerleştirdiğimiz bir kronometre nefesleri tık tık tık diye geriye doğru sayıyor ve bize sürenin gittikçe azaldığını duyuruyor, hiçbir anı boş geçirmemeliyiz.

Mikat’ta ölüm ve tekrar dirilme hissedildikten sonra, imanlar ve niyetler tazelendikten sonra cesetler ve tüm “benler” orada gömüldükten sonra, bir ufuktan diğerine beyazlar seli, Mikat’ta kaynağını bulup Mekke’ye doğru gürleyen beyaz bir ırmak…

“Ümmül Kura; Bütün insanlığın şehri

Ümmül Kura; Gökyüzü kadar, denizler kadar, sevgi, adama, bağlanma, feda etme kadar tüm insanlığın.

Ümmül Kura: Bütün insanların özgün ve güvenlikte olduğu şehir.

Ümmül Kura: Tüm kuşların, böceklerin, taşların ağaçların

Ümmül Kura: Göğün yerdeki gözü, yerin gökteki yüzü, şahitlerin şahitleri sundukları kapı.

Ümmül Kura: Yıllar boyunca Mekke’nin çağrısı tutuşturdu, gönüllerdeki aşk çerağını. Onun meşalesi günlerin bitiminden sonraki günde de yanmaya devam edecek…”

Mekke; beton binaların damarlarında dolaşan hep bir yerlere giden ama bir yere varamayan boynu bükük yitik insanlarını, kara asfaltlarını, iç çeken kaldırımlarını, yıldızlardan daha çok seyredilen vitrinlerini görmeye gelmedik… İçimizde koparılan suni fırtınaların iç karartıcı gündeminden uzaklaşıp; nabzı düzensiz, yüreği tekleyen, nefesi dumanlı şehirlerden kaçıp asr-ı saadetten gelen rüzgarlarının iç ferahlatıcı esintisine teslim olmaya geldik. Âdem (a.s.)’den bu yana samimi yüreklerin gözyaşlarıyla sulanmış, Peygamberlerin hatıralarıyla kıymet kazanmış; İbrahim’in makamını, İsmail ve evladının vatanını, Rasulullah’ın doğup büyüdüğü, İslam’ı tebliğ ettiği toprakları görmeye, O’nun teneffüs ettiği havayı ciğerlerimize ve gönüllerimize doldurmaya geldik. Sokaklarında Rasulullah’ın dolaştığını düşünerek, belki O’nun ayak izi üzerinde bulabileceğimizi hayal ederek, o izlere yüreğimizle yüz sürmeye geldik. Kitabî bilgiler usul usul çıkıyorlar hafızamızın bohçasından hayati olmak için, bu ölü bilgiler canlansın diye geldik.

İşte Safa tepesinde Mekke müşriklerine Ebu Kubeys Dağı’nı gösterip “Şu dağın arkasında düşman var, buraya doğru yaklaşmaktadır” desem inanır mısın?” demişti… Tevhid dinini tebliğden önce, Muhammedü’l-Eminliğini tasdik ettirmişti. Biz de Safa’ya bakıp kendi vicdanımızda kendimizi yargılasak Peygamber değiliz ama “Muhammedü’l-Emin miyiz? Dâru’l Erkam’da İslam’ın ilk müderrisinin tane tane ve kısık sesi, muhatabının seviyesine göre “önce tevhid, önce ahlak” deyişi, kuyunun dibindeki çöl bedevisini, yıldız şahsiyet haline getirdiği dönüşüm merkezi… Peki bizim evlerimiz Darun Nedve mi, Erkam’ın evi mi? Dillerimiz “önce şahsiyet, görüntü sonra” diyebilmekte mi? Hayatımız İslam’ı insana, insanı İslam’a kazandırabilmekte mi? Şurası Hz. Ebubekir’in “O söylüyorsa doğrudur” dediği yer ya da sahabenin “ işittik ve itaat ettik demeliydiniz” ayetini duyup boynunu büktüğü yer belki de Ebul Vefa’nın (sav) sözleştiği bir sahabeyi üç gün beklediği yer… Sahi benim toplam vefamın ömrü kaç saatti, ya da teslimiyetimin derecesi neydi, şartları kaç taneydi, yüreğim sıddıklığın neresindeydi? Ne mutlu vefalılar defterinde kaydı olanlara…

Şehirler insanlardan daha uzun ömürlü ve hafızaları daha güçlü. Şurası Peygamberimizin evinin olduğu yer. Burada mı müşriklerin servet, şöhret, kadın teklifini reddetmişti, zulüm düzeninin bahsettiği kolaylıkla İslamın daha kolay yayılacağını düşünmemişti, uzlaşma ile taviz vermenin farklı anlamlar taşıdığını bize hali ile göstermişti. Hz. Ali’nin delikanlılık yaşında, nefret dolu bakışlara ve keskin kılıçlara bedenini siper ettiği ve bu fedakarlığı ile onları etkisiz hale getirdiği sedir bu evin içinde miydi? İşte Mekke’ye gelen sahabe ordusunun müşriklere korku salmak için yaktıkları çalı çırpıya binlerce meşalenin oluşturduğu dağlar; onlar zeka ve ferasetlerini Müslüman kardeşlerine karşı değil, Allah düşmanlarına karşı kullanmışlardı. “Müminlere karşı merhametli, kafirlere karşı şiddetli” davranmışlardı ve Allah’ın yardımı fetih gelmişti. Fetih günü Bilal-i Habeşi Beytullah’ın üzerinde yanık sesiyle ezan okumuştu, Rasulullah “Hak geldi, batıl zail oldu” ayetini okuyarak, Kabe’deki putları devirmişti… Biz de kendi kabemizdeki putları Hac ibadetinden edineceğimiz manevi güçle devirebilsek, fetihle müjdelensek… Belki de burası Musab (ra)’ın “bilmem ki yolum nereye ya Rasulullah” diyerek müslüman olduğu yıldızın altı. Gökyüzü, çocuklar ve sorular hep aynı, Musab(ra) buldu sorusunun cevabını, önce kendini sonra Yesrib’i Medine yaptı, Allah cennet karşılığında canını ondan satın aldı. Peki bizim hayatımız hangi sorunun cevabı?

Kabe; sükut-i hayâl… Hayallerin tam zıttı… Ne sanatkarâne bir mimarî güzellik, ne kutsal bir görkem, ne hat, ne çini, ne hislerimizi kendine bağlayacak bir gerçeklik hiçbiri yok burada... Sen sen oldukça orada sana da yer yok. Çünkü Kâbe Allah’ın işareti, Allah ise benzersiz, benim tasavvur ettiğim her türlü model Allah’a ait olamaz ve Hac Kabe’ye doğru değil, Allah’a doğru sonsuz bir hareket…

Tavaf; söz çoktur güzelliğin vasıflarını anlatmak için ama güzelliğin kendini anlatmaya hiçbir söz yoktur. Ortada bir güneş ve çevresinde yıldızlar… Dakikaların bile daha uzun yaşandığı süreklilik, hareket, düzen… Sanki bütün “ben”ler, Allah’a yaklaşmak amacıyla ümmet oluşturacak şekilde birleşmiş “biz” olmuş… Rasulullah’ın hadisinde zikrettiği tuğlalar bunca gurbetten sonra yan yana gelmiş İslam binası oluşmuş…

Allah’ın evine gelmişsin kendini halkın ortasında buluyorsun. Allah’ın yolu insanların yolu bunu anlıyorsun. Sen “sen” olduğun sürece tavaf çemberinin dışında bir seyircisin, sahildesin, kendini olumsuzlayınca olumluluğa erebilirsin, kendini reddetmekle ancak isbata varabilirsin ve ümmet okyanusunda bir damla olmayı hak edersin. “Ne dilersen hak işitir? Hak’ka yakın yer burası” dizelerini yüreğinde hissedersin. Allah, görünen Kabe’sini tavaf etmeyi arınmış bir gönül kabesi elde edesin diye farz kılmıştır. İdrak edersin, bu nedenle İbrahim olup yeryüzünün en eski (mez) mabedinin etrafında bir pervane gibi ve ümmetle dönersin…

Hacerü’l-Esved; Allah’a beyat ve kulluk sözünün verildiği mübarek taş.

“O ki Yemen’dedir, yemenimin ucunda gibi yakındır.

O ki yemenimin ucundadır, Yemen’de gibi uzaktır.”

Geleneğe göre sen elini biat için bir kimsenin eline koyduğunda önceki tüm biatlardan kurtulursun… Yani sadece Allah’la müttefiksin artık çünkü O’na biat ettin. Fıtrat misakını yeniledin, sorumlu hale geldin. Kabe Azeroğlu İbrahim’in binası, gönül ise Allah’ın nazargahı, artık gönül kabesini kırmamaya söz verdin. İbrahim gibi yaşamaya biat ettin. İbrahim beşeriyet tarihinin putkıran insanı; kabilesinin put imalatçısı Azer’in evinde yetişmişti. İbrahim tek başına ümmetti. Öyleyse artık İbrahim gibi olacaksın, kendi kabenin kirini pasını suyu sabunu bol bir memlekette yıkayıp ötelere ışık saçacaksın. İnsanları uyku rahatlığından, cehalet karanlığından çıkarıp onlara yön kazandıracaksın, şu an harem bölgedesin, sen de kendi toprağını hiç olmazsa harem bölge yapacaksın…

Say: Şimdi Hacer olacaksınız… O’nun merhametin, teslimiyetin, tevekkülün, çabanın, kendi ayakları üzerinde durmanın, kararlılığın, iradenin zirvesine çıktığı demi yakalayacaksınız. Beşeri sistemlerde her iftihar ve övünçten ari olmuş bir kadın, tevhid dininde Allah’ın muhatabı, isimsiz kahraman böyle seçilmiştir bunu bir kez daha anlayacaksınız. Şu an binlerce erkek ve kadın bir cariyenin hatırasını yaşatma emrini yerine getiriyor, o halde artık üstünlüğü ve özgürlüğü başka yerde değil takvada, Allah’a teslimiyette arayacaksınız. Zahmetsiz rahmet olmaz yeniden farkına varacaksınız. İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca kadar hiç olmazsa çaba harcayacaksınız.

Ve zemzem yürüyecek çöle dönmüş yüreğinizin uçsuz bucaksız iklimine…

Dosta giden yola koyulmak vuslatın ta kendisi.

Vuslat yolda olmaktan başka değil.

İlim cehaletini bilmekten başka değil.

İdrak, idrak etmekten aciz olduğunu kavramaktan başka değil.

Arafat; burada hiçbir sorumluluk yok, teklif yok, görülecek hiçbir şey yok sadece vazife. Ama bazen ihtişam baktığın yerde değil bakışındadır, burada gözlerindeki perdeleri çekerek gönül gözüyle etrafa bakanlar “Hac Arafat’tır” hadisinin hakikatini yaşamıştır. Sanki kabirlerden kıyamet sabahı kalkılmış ve bölük bölük mahşer meydanında toplanılmış, gönüller gözler tevbe yaşlarıyla ıslanmış. Herkes Allah’ın huzurunda aciz ama ümitvar bir şekilde af bekliyor, ağızlar kıpır kıpır, Âdem’in samimi tevbesi başka başka ağızlarda tekrarlanıyor. Dualar şimşek hızıyla yerine ulaşıyor. Duaların en çok kabul edildiği, bu mübarek mekanda ve bu mübarek zaman diliminde dua edebilmek ne bahtiyarlık, insanın saçlarının teli bile şükrediyor.

Müzdelife; ne büyük bir kalabalık! Allah’ın arzı ne kadar da büyük… Etrafı kayalıklarla çevrili dümdüz uzanan bir arazi, bütün kafileler bir araya toplanmış “Mahşer”! bir geceliğine de olsa evsiz, çadırsız, eşyasız bu arazide sabahlayacağız… Hani kocaman evlere sığmazdık ya, şimdi küçük bir kilimde namaz kılacak, sohbet edecek hem de uzanıp yatacağız… Ashabın on üç yıl süren çile ve yokluk dolu günlerini bir nebze de olsun hatırlayacağız. Hz. Peygamber önderliğinde sıkıntıya talip olup sebat eden Ashab-ı Kiram gibi içimizdeki çıkar duygularını, kompleksleri, zaafları, demirden bir kapı ile örteceğiz, anahtarını Müzdelife’ye gömeceğiz. Bilinç toprağında gökyüzünden bize göz kırpan yıldızlar altında her biri birer yıldızdan sahabeyi yadederken bir taraftan ezelî düşmanımız şeytana atılmak üzere taş toplayacağız. Ellerimizi silahla, kalbimizi dua ve aşkla doldurup ruhumuzu güçlendireceğiz, ibadetlerimizi temizleyeceğiz. Silahla, kalbimizi dua ve aşkla doldurup ruhumuzu güçlendireceğiz, ibadetlerimizi temizleyeceğiz.

Herkes bir yerde ama birbirinden uzak değil, evden kaleler, oda kafesler, duvarlarla herkesin başkaları olmayan bir dünya kurduğu şehirlerden çok uzak burası. İnsanların nemli ve pis havayı alıp verdiği ve yıldızların solgun ve hasta gözüktüğü, kalabalık ve kirli şehirlerin geceleri gibi değil Meş’ar’ın gecesi… Bu gece, cennetimsi güzel gökyüzü dünyalık hırs ve ihtiyaçlarını gidermek için zamanlarını kirlete kirlete yaşayan bizlerin şehirlerinde de yoktu.

Müzdelife çalkaladı insanları, bu sefer gruplaşma yok… Kapı yok, taş duvarlar yok ama kelimeler –dil- hüzünlerin sevinçlerin komşuluk etmesine izin vermiyor. Biz yıllar önce ümmetin elini-dilini- bırakmıştık. Yaşayınca daha çok kanatıyor. Ay yeryüzünün horgörülmüşlerinin çehresine yansıttığı görkemli parıldayışıyla bize özünüze dönün diyor. Yıldızlar, serin, berrak ve Allah’ın şefkatli gülümseyişle duru, kalbin Allah’ın yeminine tanıklık ediyor. (Şems suresi) Meş’ar’ın karalığında beyaz ihramları içinde kimi kıyamda, kimi rükuda, kimi secdede, etrafta yankılanan ezan sesleri, kametler, selavatlar… Meleklerin semadaki halleri sanki Müzdelife’de insanlar tarafından canlandırılıyor, ruhun semalar boyu hasreti secdelerde başkaldırıyor, naylon tesbihleri dolanan parmaklar sanki ötelerde saf, duru, temiz bir şeylere dokunuyor… Gökyüzündeki bu saflık, bu çoşku yeryüzüne taşıyor. Bir meleğin görünmez eli, gökyüzünün bir köşesinden güzel bir diriliş kandilini alıp Meş’ar’ın tavanına asıyor, güneş doğmaya başlıyor.

Mina; Her zaman yeni bir günün müjdecisi olarak doğan güneş bugün “artık Mina’ya gidebilirsiniz” der gibi doğuyor. Kurban bayramını karşıladığımız bu günde, asıl bayramın şeytanı alt ettiğimiz gün olduğunu, 1,5 milyon insana hatırlatıyor. Ne bayram temizliği, ne misafir telaşı, ne bayram tatlıları… Mina’ya giderken elimizdeki, sırtımızdaki yükler bize eziyet. İçimizdeki nefis denilen düşmanı ve dışımızdaki şeytanî eğilimleri taşlamaya giderken demek ki dünyalık yüklerimiz az olmalı, gönlünü dünya meşgalesinden arındırıp her anlamda hafiflemiş olanların yokluğu daha anlamlı.

Ve işte Mina: Tevekkül ve teslimiyet mahalli; Burada neyi niçin yaptığını bilmelisin, amellerin zahirinde boğulmamalısın, bunlar işaret, ipuçları, formaliteleri değil anlamları kavramalısın. Yoksa hediye dolu bir bavul ve boş bir kalple ülkene dönersin.

Önce en büyük şeytanı vurmalısın. İşte bir hayat düsturu, piyonlara değil şaha oynamalısın.

Bu kutsal cihadı kazandığında çamurdan, Allah’a yükselebilirsin, sonu olan varlığını daha yaşarken sonsuzluğa sıçratabilirsin.

Taşlı tarlayı ayrık otlarından biraz zahmet çekerek de olsa, temizledin, şimdi İbrahimsin ve İsmail’ini kurban etmelisin… İsmail’in kim ya da ne, önce buna karar vermelisin… İmanını ne zayıflatıyor, gitmekte olan seni kalmaya kim çağırıyor, sorumluluk yolunda şüpheye düşürüyor, seni sofistike izah ve yorumlara sürüklüyor, seni kör ve sağır ediyor. Artık İbrahim’sin ve İsmail’e zaafın seni az önce taşladığın şeytanın oyuncağı haline getirebilir. Onu kaybetmemek adına tüm İbrahim kazanımlarını yitirebilirsin.

Eburrahim; merhametli ve yumuşak, şefkatli baba, hangisini seçmelisin babalığını, Peygamberliği mi? Hangi sese kulak vermelisin; kalbinin ağlayışına mı, vahyin çağrısına mı? İbrahim’in İsmail için kurban olması istenseydi bu ne de kolaydı ama gelişi 100 yıl beklenen oğlu kurban etmek ne acıydı. İbrahim duygu yüklü şeytanlarını taşladı… “Ya Rab bana amade kıldığını ben sana kurban ediyorum ve ben de sana amadeyim. O benim kurbanım, ben de Sen’in kurbanınım” diyerek bıçağı İsmail’in boğazına dayadı. Ve kuyuda kova ipine yapışan Yusuf gibi, oruçta iftar etmek. Ramazan’da bayram hilalini görmek gibi bedeli ödenen “koç”un hediye gönderilişi…

Aşk imiş her ne var ise alemde,

İlim bir kıyl ü kâl imiş ancak.

Çağın İbrahimleri, İsmailleri kurban edilmeyi bekliyor, biz babalığı İsmail’e seçtiğimiz için Filistin’de ve diğer İslam topraklarında İsmailler şehit ediliyor. Bir emri ihmal durumu onu küçümseme manası taşıyor.

Her şeyimizi feda edip İbrahimleştiğimizde ve boynumuzu uzatıp, bıçağa “evet” dediğimizde başlar miladımız. Hayatın ortasından dupduru geçen, dünyayı hepsi hepsi bir gölgelik bilen, tükenmez hazineyi kanaatkarlıkta bulan insanlar olduğumuzda, yüreğimizdeki emanete sahip çıktığımızda “Beli’r-Refikul-Ala” -Hayır büyük dostu isterim- dediğimizde başlar fecri sadıkımız. Ruhumuzu demir pençeleriyle felce uğratan tüm zaaflarımızı kangrenli kolu keser gibi koparıp atarız. Bir Medine meltemi eser yüreklerimize, Ebubekir’in (ra) teslimiyeti, Ömer’in (ra) adaleti, Osman’ın (ra) hayası ve cömertliği, Ali’nin (ra) cihadı ve ilmi dolar gönüllerimize. Ve daha da büyür avuçlarımızdaki harita… Umut fukarası iken, umut sakası haline geliriz. Medine’yi hak ederiz.

“Müminlerden öyle yiğitler var ki Allah’a verdikleri sözde durdular. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedir; sözlerini asla değiştirmemişlerdir.” (Ahzap-23)

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.