E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

İDRİS ARPAT

DÜŞÜNCE;

ÖTEDEN BERİDEN

Müslümanın günlük hayatı sabah namazıyla başlamalıdır. Yirmidört saat, namaz vakitlerine göre planlanmalıdır. Bu, Allah Teala’nın rıza ve rahmetine vesile olacağı gibi ruhsal bir rahatlama da getirecektir. Erken kalkmak niyetinde olan erken yatacaktır. Bu da, aile saadetini olumlu yönde etkileyecektir. Namazın hikmetlerinden biri de budur.

İnsan, hayatında idealler, yüksek hedefler olursa “yaşama sevincine” erecektir. Tazıyı bütün gücünü sarfederek, heyecanla koşturan avını yakalama arzusudur. Av olmazsa tazı koşmayıp miskinleşecektir. İdeal ve hedef olmazsa insan, verimli olamayacak, hayatından memnun kalmayacaktır. Bu sebeple hem ideallerimiz sönmemeli, hem de hedeflerimiz gözden ırak düşmemelidir. İdeal ve hedeflerin isabetli seçilmesi de ayrı bir önem arzetmektedir.

İnsanların göz ve gönülleri maalesef maddeye ve gösterişe dönük duruyor. Halbuki saadet Allah’a dönük durmaya bağlıdır (idealizm ve yüksek hedefler bu duruştan doğar.) Ruh, Allah’a (c.c.) arzu duymaktadır. Dolayısıyla insan başarabildiği kadar, esmâ-i ilahi’nin yansımalarına dikkat etmelidir. Saadet ne parada-pulda, ne şanda şöhrettedir. Saadet Allah’a (c.c.) doğru koşmaktadır.

İnsanlar bir araya geldiklerinde, şöyle bir çay içimi oturduklarında neyi konuşmalı? Günlük konuları hemen bir çırpıda geçip, gönle ferahlık verecek, insana umut ve yüksek heyecan aşılayacak şeyleri konuşmalı. Nasıl olsa, orada küçük de olsa bir zaman harcanacaktır, nasıl olsa, hayatın sıkıntı ve moral bozucu tarafları kendiliğinden vardır. Hiç olmazsa insanlar, bir araya geldiklerinde değerli, saadet verici şeyler konuşsunlar. Üzerlerine rahmet-i ilâhî ve huzur yağdırsınlar.

Sevgi, dünyamızın ikinci güneşidir. Bizi içten aydınlatır. Seven sevdiğinden gözünü ayırmaz, bir dediğini iki ettirmez. Şu halde Allah’ı (c.c.) Seven O’nun kitabından ve eserlerinden (tabiattan, âlemden) gözünü ayırmaz. Bu hayret ve hayranlığın yaşanmasıdır. Seven, sevdiğinin bir dediğini iki ettiremeyecekse Kur’an ve sünnete ittiba gayreti içinde olunacaktır. Bu da Kur’an ve sünnetin öğretilmesiyle mümkündür. Seven sevdiğini unutmayacaktır. Bu, zikir demektir.

Gerçek sevgi, bakın insanı ne güzel meşguliyetlere götürüyor.

Yaratılışınız, duygu ve düşünceleriniz, ideâlleriniz, hayattan beklentileriniz çok yüksek ise, insanların varlığı sizin yalnızlığınızı gidermeyebilir. Sizin aradığınız yerlerde kimseler olmayabilir. Hayatta hayallerinizle yapayalnız kalmanız, katı bir gerçek olarak karşınıza dikilebilir. Bu böyle olmakla birlikte, bazen, nadiren de olsa gönül gönüle ayna olabilir.

Bir insandan bir güzellik yansıyabilir. Masum bir çocuk tebessümü, bir çocuk hareketi size güzel duygular yaşatabilir. Alemdeki değişimler (kar, yağmur, bulutlanma, aydınlanma vb.) sizi alıp götürebilir. Bütün bu güzellikler, her insanı etkilemekle beraber, metafizik boyutu yoğun olanlara daha fazla tesir edebilir. Binaenaleyh, yalnızlık derdine derman Allah olduğu gibi, metafizik yoğunlukta, saadetin yoğunluğu demektir.

İlmi ve ilmi faaliyetleri hepimiz takdir edip alkışlıyoruz. Bu doğru bir davranıştır. Ne var ki, ilim ve fikir gereklidir, fakat yeterli değildir. İlim ve fikir arabanın farlarına benzetilebilir, güzergahı aydınlatır. Ne ki arabaya yol aldıran farlar değil motor gücüdür. Yolun sonuna kadar ilimle gitmiyoruz. İlim bir yerde bitiyor. Ruhun büyük suallerine cevap vermiyor. İlmin bittiği yerden bizi aşk alıp götürüyor. İlim Cebrâildir. O bizi sidre ve sınırda bırakır. Oradan öteye bize Refref gerek.

Daha doğru düşünce şudur: İlim ve aşk bizi beraberce alıp götürürler. Nereye? “Menzil-i Maksuda”

İnsanlar “ilim ilim” deyip duruyorlar. Demelerinde de fayda var. Buradan Allah’ın yarattığı ilme yol açılabilir. Bu da aşk kapısına çıkar. Aşk kapısına gitmeyen ilim bize yorgunluklar, yılgınlıklar, bezginlikler getirecektir. İlimsiz olmaz ama, sadece ilimle de olmaz. Ruhun kanatları ilim değil, aşktır. İlimden aşk basamağına , oradan da ötelere gidiyoruz.

“Aşk imiş her ne var âlemde.”

Yıkılıptır bu âlem, bizden düzelesi değil.”

Dünyanın genel seyrini yönlendiren nedir, hangi kuvvettir? Bu soruya tatmin edici, itiraz kabul etmez bir cevap bulmak zordur. Şu bir vaka ki, “âlem bildiğini okuyor” peki, âleme bu bildiklerini kim öğretiyor? İnsanları kafalarından ve gönüllerinden yönlendirenler kim? Bunlar karma karışık şeyler ama, biz şu durlanık sahaya çıkabiliriz:

“Müslümanın umutla, umutsuzlukla ne alakası var? O, vazifesini yapar.”

Gerçekten vazifemiz neyse biz onu ifa edelim. İmanımızın, vicdanımızın bize yüklediği vazifeyi. Mevcut sahnede almamız gereken rol neyse, onu isabetle belirleyip, başarıyla oynamaya çalışalım. Ötesi bizim boyumuzu aşıyor, ümmetin meselesi haline geliyor. Büyük meseleler müşterek akıl, müşterek vicdan, müşterek kuvvet ister. İşin, “İlahi takdir” boyutu da var.

Büyük insanlar işin içine girmedikçe, ortalama insanlar birbirini çürütmekten başka bir iş yapmıyorlar. İlle peygamber ve varisleri gelecek. Aksi takdirde, toplum kendi kendini çürütecek. “İnsanlık alemi, büyük evlatlarına müteşekkirdir.”

Sevimli bir ihtiyar şöyle diyordu:

“- Ben altmış yaşında gardaş (kardeş), kırkbeş yaşında gelin, kırk yaşında damat, on beş yaşında torun vermişim toprağa nasıl ısınırım dünyaya. Değil mi ki ölüm var, hepsi boş.

El hak, doğrudur. Allah ve ahiret için yaşanmadığı zaman bomboş bir hayatla karşı karşıya kalırız. Üstelik acıları, kaygıları ve hicranları pek fazla bir hayatla.

Ah keşke, dünyayı güzel sanatlar galerisi olarak görebilseydik de, eserlerin sahibini arasaydık, hürmet edip rızasına erseydik. O zaman acı ve kaygılarımız hafiflerdi. Dünya, ahiretin tarlası haline dönüşürdü.

Dünya… Gelip geçtiğimiz bir han, konup göçtüğümüz bir mekan. Dünya… Gelimli gidimli, son ucu ölümlü.

Nereye gidersen git, “insanlar dünyası” kirli ve kupkuru gönülleri tatmin etmekten uzak. Sığ ve soğuk, esrarını yitirmiş bir dünya. Samimi ve sıcak ilgilerden mahrum bir dünya. Sanat mı? “Sahte bir teselli.” Modern zamanların çağdaşları olarak eserlerimizle övünebiliriz(!)

“Gözleri kör olmuş kırlangıçlar, gururu kırılmış soy atlar gibi” çekip gitmek gerekir bu dünyadan- Nereye? Rengarenk ilahi dünyalara.

Metafizik boyuttan mahrum düşünenler ne derlerse desinler, gençliğimiz boşa akan ırmaklar gibi sahipsizdir. Çocuk, dağlardan doğan pırıl pırıl bir dere gibi doğup, çöplüklerden akıp gidiyorsa, elbette kirlenip kendine yazık edecektir. Daha doğru bir ifadeyle, çöplüğü meydana getirenler çocuğa yazık etmiş, canları israf etme suçunu işlemiş olacaklardır.

Çocukların ruh ve gönülleri ne okullarda, ne üniversitelerde, ne basında ne de televizyon ve internetlerde aradığını bulabilmektedir. Çocuk nereye gitse, ne yana baksa oradan yaralarla dönmektedir. Sanki her şey güzellikleri çocuğun gözünden kaçırmak için programlanmış. “Çocuk, hakikatle tanışmasın da, hangi batakta boğulursa boğulsun” der gibi bir halimiz var. Bu gidişin hayra yorulacak bir tarafı yoktur.

Bu çocuklar, bizim çocuklarımızsa “gayret dayıya düşüyor” dostlar. Varolan problemi yok sayarak vicdanen rahatlamak mümkün değil. Can ve iman yangınlarına kan ve ter içinde su taşımaktan başka çaremiz yok.

“Gençliğim eyvah”

“Musiki” deyip geçme. Allah ses ahengi yaratan bir Allah’tır. Âlem ses ahengiyle doludur. Yaratan, insan gönlünü ses ahenginden etkilenecek şekilde yarattı. Allah abes iş yapmaz. Musikinin alıp götüren bir özelliği vardır. Yeter ki edep ile icra edilsin. Musiki hak aşıklarına sevgi, zakirlere zikir tadı verebilir, gönlü heyecanlandırabilir, ruha kanat olabilir. Allah’a götüren yollardan bir yol olabilir.

“Musikide Allah’a ulaşma ümidi vardır.”

İnsanlar kahvelerde oturuyorlar. Saatlerce oturuyorlar. Günler boyu, aylar boyu oturuyorlar. Kaşları çatılmış, bezgin bunalımlı oturuyorlar. Bazen gazete okuyorlar, oyun oynuyorlar. Dumanlara, sıkıcı ve pis bir havaya gömülmüş olarak oturuyorlar ve oynuyorlar. Bezgin, baygın, bunalımlı… Boş zaman bunalım doğuruyor, onlar da bunalımdan kurtulmak için kumar oynuyorlar. Buna ne denir? “Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” veya “denize düşenin yılana sarılması”.

Bu manzarayı anlayıp izah edebilmiş değilim. Onlar da beni anlamış değiller. Anlaşılmaz. Acaib bir dünyadayız. Hayret bir şey!

Aslolan nedir? Dünya sahnesine niçin getirildiğimizi, burada gaye ve vasıta işlerimizin ne olduğun kavramaktır. İsabetli bir dünya ve hayat görüşüne ulaşmaktır. Bu dünya ahiretin nesi, ahiret dünyanın nesi olur, bilmektir. Allah, tabiat, insan ve kendimiz karşısında tavrımız nasıl olması gerekir? Bunu idrak etmektir.

Metafizik boyutu hesaba katmayanlar bize ısrarla, beşikle başlayıp mezarla biten(!) bir hayat görüşü kabul ettirmek istiyorlar. Asla! Bunu asla kabul edemeyiz. Bu hayatı ana bağlantılarından koparmaktır. Bu ruhsuz bir ceset takdimidir. Ruhsuz ceset çürüyecek, metafizik boyutu olmayan hayat insanı perişan edecektir. Aslolan hayata Allah’ın “bak” dediği yerden bakmak ve Allah’ın “gör” dediğini görmektir. İslam’a muhalif bir hayat, fıtrata muhalif bir hayattır.

Doğrular öğretilirse, yanlışlar kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Doğruya paralel düşmeyen her takdimin yanlış olduğu bilinecektir. Yanlışları öğrene öğrene insan doğruya mı gelir, yoksa bir yanlıştan diğerine mi geçer? Yanlış bir tanı değil ki. Bir yanlıştan diğerine geçme ihtimali her zaman vardır. Bu sebeple insan, önce ana hatlarıyla İslam’ı öğrenmeli, sonra dünya kültürüne açılmalı. Aksine bir tutum bizi, yanlışlardan yanlış beğenen bir kişi durumuna düşürebilir.

“İçin için çalışıp da, çalışıp didindiğini hiç açığa vurmayan insanlara benziyordu. O insanlar ki, çalışmak onlar için nefes almak gibi tabiidir.

Çırpınması dinmemiş yüreklere saygı duyarım.” (A. N. Tarlan)

“İnsanoğlu hem bir şükran nişanesi, hem de bir sevap kaynağı olarak çalışmalıdır, çalışmayı seçmelidir. …Evet, emeksiz, zahmetsiz gelen ilahi lütuflara da, armağanlara da biz yine Hakk’ın yolunda zahmetlere katlanmakla şükürde bulunmak borcundayız. Ufukta hiçbir verim görünmediği vakit de, verimden yollar ve geçitler dolduğu zaman da bize çalışmak düşer. İnsanlığa bu düşer. Bundan ötesi bize ait değil.” (S. Karakoç)

...Daha başkaları ise, ardı arası kesilmeyen çalışmalarla, çevrenin olumsuz baskılarından kurtuluyorlardı. Acılar sevinçlerden daha çabuk unutulur. Ne var ki işsizlik hayatın bütün acılarını artırır.” (Aleksi Karel)


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.