E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

ZEKİ SOYAK (zekisoyak@ilkadimdergisi.com)

ÖLÇÜLER DENGELER;

KENDİMİZİ TASHİH ETMEK / 10

Fazilet toplumu-1

 “Nefsini tanıyan Rabbini tanır” Böylece kul Rabbin yüce kudreti, ulûhiyyet ve rubûbiyyeti karşısında fakrini, aczini ve hiçliğini idrak edip ubûdiyet şuuruna erer.

Bilinmelidir ki:

Allah indinde en büyük rütbe rütbesizlik, yani hiçliktir.

İfna olmayan, ibka olunmaz.

Çekirdeği görmez misin! Toprağın bağrında ifna olur da bir iken binler olur.

Toprağın yumuşak rahminde hayat suyu ile sulanmayan hangi çekirdek neşvünema bulur, çiçek açıp meyveye durur?

Hesaba çekilmeden önce nefsimizi hesaba çekmek,

Ölmeden önce ölmek şuuruna ermek,

Fakrimizi, aczimizi, hiçliğimizi idrak etmek,

Yaradana boyun eğip teslim olmak,

Kalp toprağında yeşerip hayat bulmaktır.

Vasıl ilallah olup, fenâfillaha ermektir.

Onun için, “Teslim ol, selâmet bul.” denilmiştir.

Teslimiyet; Rahmanın rahmet tecellileri, rahmet sağanakları altında hayat-ı câvidana ermek, imanın halâvetini tatmak, vuslat şerbetini yudumlamaktır.

Nefsi tanımadan, nefse basılıp öteye geçilemez, dolayısıyla vuslata yol bulunamaz.

Nefsin zifiri karanlığı “Arefnâke-seni tanıdık” kandiliyle aydınlatılmadan, Ehâdiyyet nûrunda müstağrak olunamaz.

Dikkat buyurulsun! Bilmek ayrı, tanımak ayrıdır.

Bildiklerimizden kaçını tanımaktayız?

Aklı, nefsi biliriz fakat onların hakikatını tanıyor muyuz? Müşrikler de Allah’ı bildiklerini söylerlerdi. Putları Allah ile aramızda şefaatçı kılıyoruz derlerdi. Fakat Allah Teâlâ’yı tanımadıkları için iman edip, teslim olmadılar. Hakkı bulamadılar. Her devirde bir çok insan, aklını, nefsini, dünyayı tanıyamadı da onları putlaştırdı, akıl ve nefsin kör karanlığında boğulup kaldı. İmanın aydınlığına kavuşamadı.

Kâinattaki, şu muhteşem âhenkler cümbüşünü tefekkür eden, teemmül eden bir mü’minin yüce kudret karşısında hiçliğini idrak edip hayran kalmaması, mümkün mü? Elbette hayır. 

İşte o zaman yani Rabbin yüce kudreti karşısında hayran kalıp teslim olan, nefsini Rabbini tanıyıp kendini düzelten, hiçlik şuuruna eren, kişilerin oluşturduğu toplumlar vücut bulacak, böylece iyilerin ve iyiliklerin hakim olduğu  bir düzen kurulacaktır. Aslında bugüne kadar, hep hak üzerinde kaim olmuş bir cemaat hep olagelmiştir, bundan sonra da var olacaktır. Her müslüman baştan sona kendini tashih ederek bu fazilet toplumundan olmak için gayret kuşağını kuşanmalıdır.

Bu toplumdan, ilâhî yardıma mazhar olmu, bu cemaatten, efendimiz, canımız Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle haber vermektedir:

“Allah’ın emri gelinceye (kıyamet kopuncaya) kadar ümmetimden bir cemaat hak üzerinde kâim olup Allah’ın yardımına mazhar olacaktır. Muhalifleri onlara asla zarar veremeyecektir.” (Müslim, İbn-i Mace)

Hadis-i şerifte bu fazilet toplumunun şu üç özelliğine işaret edilmektedir:

1- Hak üzerinde kâim olmak,

2- Allah’ın yardımına mazhar olmak,

3- Muhaliflerin zarar verememesi,

Samimi bir müslüman, şartlar nasıl olursa olsun inancından taviz vermeden, inancının gereklerini yerine getirmekle mükelleftir. Çünkü, iman, amel ve hizmette devamlılık esastır. Şartlar ne kadar kötü olursa olsun, müslümanın her zaman yapacağı ve yapması gereken işleri vardır.

Engellere takılıp kalan,

Baskılara boyun eğen,

Zoru görünce sinip bir köşeye çekilen,

Allah yolunda belâ ve musibetlere katlanamayan,

Dünyalık çıkarlar karşısında yamulan,

Dünyayı ahirete tercih eden kişi ve toplumlar hak üzerinde kaim olamazlar.

Dolayısıyla Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin müjdelediği cemaatten de olamazlar.

Tevhid mücadelesinin sancaktarı bütün peygamberleri ve onların etrafında bir iman âbidesi olarak kenetlenen havârileri, sahabileri bir düşünelim... Onların uğradıkları baskıları, zulümleri, işkenceleri bir teemmül edelim. Ayrıca bu zulüm ve baskılar karşısında gösterdikleri o destâni tahammül ve sabırlarını, mücadelelerini, en kötü şartlarda tahammülü çok zor işkenceleri karşısında bile asla şikayet etmeden hallerine şükretmelerini bir tefekkür edelim..

Tefekkür edelim de, fert, aile ve toplum olarak nasıl mânevî bir perişanlık içinde olduğumuzu idrak edip, gözyaşlarımızla secdelerimizi, ıslatarak tevbe ve istiğfar edip Rabbimize dönelim; Rabbimize dönelim de, vuslat şerbetini içip, fena fillah olalım. Efendimiz, canımız Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin haber verdiği o saâdet toplumundan olalım.

Hak üzerinde kâim olmak;

Emrolunduklarımızı, emrolunduğumuz şekilde yapmaktır.

Nehyolunduklarımızdan nehyolunduğumuz şekilde sakınmaktır.

Kulluk vazifelerimizi yerine getirirken, uğradığımız belâ ve musibetlere nasıl sabretmemiz gerekiyorsa o şekilde sabretmektir.

Kulluğumuzun gereklerini taviz vermeden, devamlı olarak yapmaktır.

Sadece Allah Teâlâ’ya  dayanıp güvenmektir.

Kulluk heyecanımızı hizmet heyecanımızı her an ve her şartta canlı tutmaktır.

Yapmış olduğumuz bütün iyilikleri Rabbimizden bilmek, hata ve kusurlarımızı nefsimizden bilmektir.

İradeyi cüziyyemizi, iradeyi külliyede ifna edip ihya olmaktır.

Hülasa nasıl bir kul olmamız isteniyorsa öylece bir kul olmaktır.

Gerçek mü’minlerin, hak üzerinde kâim olan müslümanların vasıflarını bildiren ayetlerin bir kısmı şöyledir:

“Mü’minler, ancak Allah anıldığı zaman kalpleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.

“Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir.” (Enfal, 2-3)

“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse (inkar eden) kör kimse gibi olur mu? (Bunu) ancak akıl sahipleri bilir. Onlar (mü’minler) Allah’ın ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır. Ve onlar Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten, Rablerinden sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir. Ve Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabreden, namazını dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte onlar var ya dünya yurdunun (güzel) sonu onlarındır.” (Ra’d, 19-22)

Allah Teâlâ’nın yardımına mazhar olmak ne büyük bir mazhariyet, ne büyük bir bahtiyarlıktır.

O’nun yardımına mazhar olmak demek;

O’nun sevgisine mazhar olmak demektir.

Yapılan hizmet, amel, O‘nun razı olduğu bir hizmet bir amel demektir.

Yapılan hizmet de, amel de muvaffak olunacak demektir.

Allah Teâlâ’nın yardımına mazhar olmak için, öncelikle onun dinine yardımcı olmak, yani onun istediği bir şekilde kul olmak gerekir.

İşte o zaman Allah Teâlâ, zahirî ve bâtinî bütün düşmanlarımıza karşı bize yardım edecek ve kulluk vazifelerimizi layıkı vechile yapmamız kolaylaştırılacaktır.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder. Ayaklarınızı sabit kılar.”  (Muhammed, 7)

Allah Teâlâ’nın dinine yardım etmek demek; O’nun dinini, yani İslâm’ı doğru olarak öğrenmek, doğru olarak amel etmek, doğru olarak tebliğ etmek, din düşmanları ile cihad etmek, bütün bunları yalnız O’nun rızası için yapmaktır. Allah Teâlâ’nın yardım ettiğini kim mağlup edebilir. Elbette  hiçbir kimse, hiçbir güç mağlup edemez.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Mü’minler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” (Al-i İmran, 160)

Demek oluyor ki, bütün mesele, Allah’a güvenip dayanmak, yalnız O’na kulluk edip, O’ndan yardım dilemek ve O’nun yardımını sağlayacak hizmet ve ameller yapmak, teslim olup itaat etmektir.

İşte o vakit hiçbir fani, hiçbir tağut ve hiçbir güç, dini mübini İslâm’a hizmete, Allah yolunda cihada, müslüman olmanın gereklerini yerine getirmeye asla mani olamayacak, zarar veremeyecektir.

Çünkü onlar yukarıda zikredilen güzel vasıfları, teslimiyet ve itaatları sebebiyle ilâhi yardıma mazhar olmuş ve Allah Teâlâ’nın sevdiği güzel kullarla beraber olma, onlara dost ve arkadaş olma şerefine nail olmuşlardır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Kim Allah’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar, Allah’ın  kendilerine lütûfta bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.”

“Bu lütûf Allah’tandır. Âlim olarak Allah kâfîdir.” (Nisa, 69-70)

Hadis-i Şerifte zikri geçen hak üzere kâim  cemaate muhaliflerinin gereği verememesi zahiri manasından anlaşılmamalıdır.

Muhaliflerinin zarar verememesi demek;

Onların imanına zarar veremeyecek, dinlerinden taviz alamayacak,

Kulluk vazifelerinden alıkoyamayacak,

Mal, mülk, makam, mevki gibi dünyalık vaatlerle onları aldatamayacaklar, demektir. Yoksa İslâm düşmanları başta peygamberler olmak üzere zahiren inananlara çeşit çeşit eziyetler işkenceler yapmışlar, görünüşte çeşit çeşit zararlar vermişlerdir.

Ancak peygamberler ve muttaki mü’minler, Allah yolunda uğradıkları belâ ve musibetlere sabretmek, hallerine şükretmek suretiyle zahiri zararları gerçek kâra dönüştürmüş, yani Allah’ın rızasına ve ebedî saâdete nail olmuşlardır.  (Devam edecek)

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.