E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

İDRİS ARPAT

DÜŞÜNCE;

BEYAZ ATLI’NIN KARDEŞİ

Beyaz Atlı’yı daha önce tanıtmıştık. O, Hakk’ın emrinde, halkın hizmetinde bir kılıç idi. Kardeşi, kalem.

Şimdi de onu, hayatından kesitler sunarak tanıtıyoruz: Zulümleri gördü. O zamanlar çocuk denecek yaştaydı. Zulmün elebaşısına çadırında; “Ya zulmü bırakırsın, ya yaşamayı” dedi. Zalim, “Bu kör kılıçla mı, bu işi başaracaksın?” dedi. Cevap verdi: “Zulmü bırakmadığın takdirde kılıç mı keser, bilek mi, yürek mi göreceksin.”

Gün görmüş, yaş yaşamış, alimler meclisinde çok bulunmuş bir ihtiyar onu uyardı:

“- Oğul, bilek gücüyle bu işler nasıl halledilir? Şiddet şiddeti doğurur, kan kanı getirir. Islaha silahla başlanmaz. Sözün gücüyle halledilebilecek sorunları silaha havale etmek doğru olmaz. İşe düşünceden, gönül dünyasından başlamak gerekmiyor mu? Görebildiğim şudur oğul: Uzun soluklu ila nihaye sürüp gidecek, amansız bir kültür mücadelesi başlatılmalıdır. Yatay ve dikey gelişmeler önemsenmelidir. Kalemli ordu, işin, olmazsa olmazıdır. Hak ve hakikatten mahrum bırakılarak, şehvet, şöhret ve işret batağına itilerek toplumun bitirilmek istendiği tespitine katılıyorum. Akıl ve gönül dünyasını canlandırma faaliyetleriyle işe başlanmalıdır. Ötesi, Allah’ın izniyle hallolacaktır.”

İşe bu noktadan başladı. Kitaplar kitapları, düşünceler düşünceleri, dualar duaları, talebeler talebeleri takip etti.

“- Şu karıncaları pek severim. Bunlarda başkalarına yük olmama, kendi ayakları üzerinde durma gayreti var. Gayret şahsiyetten doğar. Allah’tan başkası önünde eğilmeme, dik durma özlemleri gayreti doğurur, gayret de bolluk ve bereketi, “veren el” olma sevdasını.”

Yüksekte bir ağaç, doğuya bakan tarafında bir ev konumu kadar düzlük. Altı-yedi kişiydiler. Göz ufuklardan ufuklara dalıyordu. Uzunca süren bir sessizlikten sonra, “bakın” dedi, Beyaz Atlı’nın kardeşi. Şeytan, “Adem’i balçıktan yarattın, dolayısıyla ben ona secde etmem.” diyor. Burada, Adem’in sadece maddî boyutunu öne sürme yanlışı yok mu? Nerede ruhsal boyut, nerede gönül boyutu ve ondan kaynaklanan duygusal boyut, rengarenk zenginlik? Akıl boyutu nerede? İnsan sırf maddeye indirgenebilir mi? Maddenin ötesini göz önünde bulundurmayanlar insan ihtiyaçlarına bir bütün olarak cevap vermiyorlar. Ruh ve gönlü yok sayıp insanı darmadağın ediyorlar. Bu, şeytanca bir yaklaşımdır. Arz edeceğimiz ölçüler, insanın her bir yönünü tek tek kapsayıcı ve tatmin edici olmalıdır. Bu, ancak ilahi mesaja dikkat kesilirsek mümkün olur.

“- Müdür Beyefendi kardeşim şüphesiz bilir: “Her çiçek kendi rengi ve kendi kokusuyla hoştur.” Her bir çocuk, kendi kabiliyet ve temayülleri doğrultusunda yetiştirilirse severek çalışır ve azami verime ulaşır.” En kolay iş severek yapılan iştir. Güzelliğe ulaşmanın ve güzellik üretmenin yolu budur.

Tecessüs uyandırılıp geliştirilmeli. Tuzu yiyen suyu bulur. Geriye ne kaldı? Usül.

Üniversite, test, puan derken, ilmin zevki kaynayıp gidiyor arada.

Müdür Beyefendiye tekrar tekrar sarıldı. Duygusal yoğunluk çok fazlaydı.

“- Dostlar ne der bilemiyorum:

Risalet öncesi şanlı Rasul, Hira’ya çıkarak, günlerce süren derin düşüncelere dalardı. Onu dağa çeken cazibe neydi, halvetin tadı nereden geliyordu?

Cibril-i Emin Namus-u Ekber, “Oku!” emriyle, kendi asli suretinde yine Hira’da gelir.

Sevr bir dağdır. Sevr mağarasında Peygamber kaygılardan azadedir. Üçüncüleri Allah’tır.

“Uhud bir dağdır. O bizi sever, biz de onu.”

İnsanın dağı sevmesini anladık da, dağ insanı nasıl sever, onu anlayamadık. Yoksa dağın da kendine göre bir bilme gücü ve şuuru mu var?

En güzel hutbesini şanlı Rasul, Arafat Dağı’nda arzeder.

İsa Aleyhisselam, meşhur vaazını Zeytin Dağı’nda verir.

Musa aleyhisselam, Tevrat’ı Sina Dağı’nda alır.

Dağ, İsrailoğullarının tepesine kaldırılarak onlardan söz alınır.

Davut, mizmarlarını (ilahilerini) dağlarda okur, kuşlar bu okuyuşa iştirak eder, dağlar yankılanır.

Nuh aleyhisselamın gemisi Cudi Dağı’nın tepesine konar ve tufan sonrası hayat oradan başlar.

Kur’an’da emanetin semalara, Arz’a, dağlara teklif edildiği bildirilir. Arz deyince dağlar da kapsam içine alındığı halde, ayrıca neden zikredilirler?

Mülk suresinde “Yerin sırtlarında yürüyün...” emri verilir.

Dağ bir heybettir. Dağın heybeti karşısında insanın bedeni bir hiç mesabesindedir. Bu noktadan hem bir değer, hem de sığınak arayışına gidilir. İnsanın değeri nereden geliyor?

Dağa tırmandıkça ciğerleriniz de ufkunuz da genişler. Ufku geniş olanın düşüncesi de geniş olur. Düşüncesi geniş olan, derin meselelerle, insanlığın ezeli sorunlarıyla meşguldür. Dar mekan dar düşünceyi, dar düşünce de teferruatta boğulmayı getirir. Binaenaleyh taş ocağını andıran büyük şehir, büyük mahrumiyet demektir. Ne var ki taş ocaklarına da taş işçileri lazımdır. Yüksek heyecanlar bizi cezbediyorsa, yüce dağlar bizi bekliyor.

“Kanaatimi arzetmiş bulunuyorum.” dedi ve sözünü bitirdi.

“Kardeşlerime arz ederim ki, şanlı Rasul, “Allah, insanlardan ne kadar üstünse, kelamı da insanların kelamından o kadar üstündür.” buyurdu. Bu üstünlüğün ortaya konması, çok yoğun bir kültürel çalışmayı gerektiriyor. Aksi takdirde Kelam-ı Kadim’i gereği gibi açıklayamayacağımızı düşünüyorum. Bize lazım olan, gayret ve sabırdır. Bugünden yarına hiçbir meselemizi halletme imkanına sahip değiliz.

Beyaz Atlı’nın kardeşi her münasip zaman ve mekanda bildiği doğruları söylerdi. Uzun uzun konuşma adeti değildi. Az ve öz konuşur, israf-ı kelamdan sakınırdı. Pek çok meseleyi “bilmiyorum” der geçerdi. “Bazen bir söz, Allah’ın izniyle, bir ömre şamil tesir icra edebilir.” Tohum toprağını, yağmurunu bulabilir.” diye düşünürdü. Ona göre yerler gökler Allah’ın yazdığı, okunması gereken emanet birer kitaptır. Nice hikmet ve derslerle doludur. Ne ki, okuyabilmek için gözle beraber öz de gerekliydi. Bu başarılabilirse, okuma faaliyetleri ve güzel tesirler sürüp gidecektir.

İlim güzeldi. Bilgi, ruh zenginliği ve kuvvet demekti. İnsan fıtratında öğrenme, bilme merakı olmalıydı. İlk emri “oku” olan bir dinin mensubu olan insan okumayı, öğrenmeyi sevmeliydi. İnsanı yaratan da, okumayı emreden de aynı Alimün Habir idi. Ne ki, ekserun nas/halk yığınları okumuyordu, okumayı sevmiyordu. Bir yerlerde bir yanlışlık var, mutlaka var. Boş durmakta zorlanan, sıkıntıdan patlayacak duruma gelen, boşa harcanan boş insan niye okumaz?

Kalktı, ağır ağır kürsüye yürüdü. “Bir ân-ı vahidde” mahzun mütebessim dinleyicilere baktı. Sonra tane tane konuşmaya başladı:

“- Efendiler, hanım kardeşler! İnsan bir şaheser, insan Allah’ın en büyük sırrı. Bedeni, aklı, ruhu, gönlü ve binbir renkli duyguları. Her insan başlı başına bir âlem, ayrı bir dünya. İnsan geçmiş ve gelecek şuuruna sahip tek varlık. Meleklerden daha yüksek bir donanıma sahip. Bedenin izahının bile yapılamadığı bir dünyada, ruhu ve gönlü kim izah edecek? Bilerek, bilgiyle, belgeyle... “İnsan bu, meçhul” demişiz, aczimizi itiraf etmişiz. Tanımadığımız, bilmediğimiz bir varlık için, hangi cesaretle, Allah’a rağmen eğitim ve öğretim programları yapıyoruz? İnsanın hangi yönünü diğer yönlerine nispetle hangi oranda geliştirelim ki dengeleri bozulmasın?  Dünya-ahiret dengeleri, beden-ruh dengeleri, akıl-gönül dengeleri, realite-hayal dengeleri, sevgi-nefret dengeleri… Denge bir altın kuraldır, sırat-ı müstakimdir.

Hangi yaşa, hangi cinsiyete, hangi kabiliyete, hangi duyarlılığa, hangi hakikat, hangi oranda, hangi zamanda, hangi öncelikle, hangi usulle verilecektir? Bu  şaheser, bu en büyük sır bir emanetse, emanet bırakanın iradesi kâle alınacaksa, bu emanete ihanet edilmeyecekse, mesuliyetimizi müdriksek (kavramışsak) vicdanımızın sesini dinliyorsak...” dedi, bir müddet sustu. Dinleyenlere dalgın dalgın, mahzun ve mütebessim baktı. Sonra yine sakin ve ağır ağır konuşmasını sürdürdü:

“- Bu şaheser varlığın ve cümle mevcudatın geleceği eğitim ve öğretimin keyfiyetiyle ilgiliyse, sonsuzdan gelip, sonsuza giden yolcunun istikameti bizi ilgilendiriyorsa, yatay ve dikey irtibatları umurumuzdaysa… Varlıklar bize Yaratan’ın emanetiyse, hak-hukuk ciddi bir konuysa, hesaba, kitaba, mizana inanıyorsak… Bu vazifenin ağırlığına nasıl katlanmalı? “Mesele beni aşıyor” düşüncesi, afyon etkisi yapıp bizi rahatlatabilir mi? Vicdan mahkemesinin hükmünü kulak ardı edebilir miyiz?

Efendiler, kafalara ve gönüllere verdiğimiz ölçülerle insanlık, hikmete erebilmiş, bütünü görebilmiş midir? Dünyasını ve ahiretini cennete çevirebilmiş midir? Mesela yaratılış gayesini anlayabilmiş midir? Anlamışsa, bu gayeyi gerçekleştirecek bir azim ve irade sergileyebilmiş midir? Zamana, mekana, imkana hürmet sırrına erebilmiş midir? Allah, insan, kendisi ve tabiat karşısında müsbet bir tavır alabilmiştir? “İnsanlık hayrına doğup yaşamak” diye bir güzel idealin varlığından haberdar mıdır? Yani bu çocuklara verdiğimiz ölçülerle bu neticelere mi gidilir? Çocuklara sunduğumuz ölçülerin doğruluğunu hangi kriterler ile tespit ettik?

Efendiler, uyuşturucu müptelası, şehvet-şöhret düşkünü, midesi için yaşayan insanlar, kanlı kinli bir dünya hangi eğitim sefaletinin neticesidir? Allah’ı “göklere sürgün edişimizin” neticesinden memnun muyuz? Adalet ve merhametin samimi evlatlarına ne olmuş? Hangi hataları onları “yeryüzünün lanetlileri” durumuna düşürmüş? Çağdaş Amr’lar misyonlarını çok güzel icra ediyorlar, anladık da Ömerlere ne olmuş?

Efendiler, kendi kendimizi aldatmayalım. Gönlümüzü güneşe, beynimizi ve bileğimizi işe çevirmek, rolümüzü güzel oynamak zorundayız. Ötesi vesairedir.

Yardım edin, azıcık şöyle doğrulayım, birkaç sözüm daha var:

“- Azami ihlas, dostlar, azami ihlas! Kur’an hakikatlerine dalmış gönül, Allah’a dikilmiş gözler... Yüksek heyecanlar ve ruhsal gıdalar. Ruh baygınlıklarına ve gönül perişanlıklarına meydan verilmemeli.” dedi. Yorgun başını tekrar yastığa koydu.”

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.