E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

HAMİT HAKSEVER

ZAMANA YOLCULUK;

 MAHZUN MABED’İN HİKAYESİ

İstanbul surları karadan ve denizden kuşatılmıştı. Ulubatlı Hasan’ın surlara sancağı dikmesi ile mücahitler daha da gayrete gelerek surları aşmaya başladılar.  İstanbul’a ilk giriş sahil tarafından oldu. Mücahit askerlerimizi durdurmak için savaşan Bizanslılar muvaffak olamadılar. Ülkesinden kaçmayan Bizans hükümdarı da, bu çarpışmada öldü. İslam askerlerinin hızla ilerlemesi üzerine Bizans askerleri Aksaray mevkiinde sulh istediler. Böylece fetih tamamlanmış oldu. Fatih, şükür secdesine kapandıktan sonra maiyeti ile birlikte şehre Edirnekapı mevkiinden girdi. Şimdiki Fatih, Şehzadebaşı, Beyazıt güzergahını takip ederek Ayasofya’ya ulaştı. Yediden yetmişe Bizans halkı bu mabette toplanmıştı. Fatih’i gören papazlar ayağına kapandı. Fatih:

- “Ayağa kalkın! Bugünden itibaren artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkunuz.” diyerek herkesi affetti. Papazlar, ortaçağ insanının hayallerinin bile ulaşamayacağı bir af ve müsamaha ile karşılaşmıştılar.

Salı günü şehre giren ve ilk olarak Ayasofya’ya giden Fatih, İslam’ın zaferi ve fethin bir sembolü olmak üzere  Ayasofya’nın camiye çevrilmesi için emir verdi. Cumaya kadar üç gün içinde hazırlıklar tamamlandı. Mozayıkların üzerine badana çekildi, mihrap ve minber konuldu. Nihayet yüzyılların hasreti, kılınan ilk Cuma namazı ile sona erdi. Ayasofya huzura erdi.

Ayasofya, büyük bir fethin sembolü olduğu için cami oldu. Zira, eski Türklerden beri devam eden bir gelenek vardı; fethedilen yerin en büyük kilisesi camiye çevrilir ve buraya ekseriyetle “Fethiye” yahut “kilise camii” derlerdi. Bazen de Türk’ün şevketinin ve kudretinin timsali olmak üzere Ayasofya örneğinde olduğu gibi eski ismi korunurdu. Diğer taraftan savaş hukuku da bunu gerektirirdi. Çünkü harp sonucu ele geçirilen yerlerdeki ibadethaneler tebdil edilebilirdi. İslam, bir ibadethanenin ne surette olursa olsun yıkılmasına cevaz vermemiştir. Sahilden Aksaray’a kadar olan yerler harp ile alındığından, bu mevkideki kiliseler cami olurken Aksaray’dan ötesi kilise olarak kaldı. İşte Ayasofya muharebe ile ele geçen mevkide idi.

Her ne kadar Süleymâniye ve Sultanahmet camileri mimari ve ruhânî açıdan  Ayasofya’dan üstün olsa da, Osmanlının en önemli camisi Ayasofya idi. Çünkü o, fethin sembolüydü. İslam’ın zaferinin sembolüydü.

Şair Ali Ulvi Kurucu’nun feryadı içler ürperticidir:

“Mahvoldu hayâlim, bu nasıl korkulu rü’yâ?

Şaştım; neyi temsîl ediyorsun Ayasofya?!.”

Büyük hükümdar Fatih, sanki Ayasofya’nın başına gelecekleri sezmiş gibi vakfiyesinde bir noktaya önemle vurgu yapmıştır:

 - “... İşte bu benim Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi kim değiştirirse, Allah’ın, Peygamberin, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin, haşır gününde yüzlerine bakılmasın, kendilerine şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın. Kim bunları işittikten sonra hâlâ bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir.”

Fakat 1 Şubat 1935’te, yüzyıllarca Osmanlı’nın en önemli mabedi olan Ayasofya karanlığa gark oldu. Celal Bayar’ın anlattığına göre Ayasofya, Balkan Paktı’na girebilmek için verilmiş bir tavizdi. Yunanlılar’a bir jest yaparak Balkan Paktı’nı kurtarmak için kapatıldı. Sebilürreşat dergisinde yayınlanan Avukat Halil Bey’in raporuna göre ise bu iş, daha önceden tertiplenen bir kongrede kararlaştırılmıştır. Bizans Eserlerini Yaşatma Kongresi’ne, dönemin Halk Parti milletvekillerinden birisi de murahhas(delege) olarak katılmış ve kongrenin kararını o getirmiştir. Kongrede minarelerin yıkılması da planlanmış fakat buna cesaret edilememiştir.

Amerikalılar’dan bulunan para ile caminin müze olarak restorasyonuna başlandı. Badanalar kaldırılarak resimler açığa çıkarıldı. Bizans döneminin haçları, putları ve resimleri meydana çıkarıldı. Daha bu da yetmiyormuş gibi dünyada bir benzeri olmayan Allah (c.c.), Muhammed (s.a.v.) ve dört halifenin isimlerinin yazılı olduğu büyük levhalar camiden çıkarılmaya çalışıldı. Hatta bu devâsâ levhalar kapıdan çıkmayınca parçalanmasını teklif edebilecek kadar cüret gösterenler oldu. Bu nâdîde levhaları toz toprak içerisinde caminin bir kenarına attılar. Fakat, –Allah kendisinden razı olsun– Osman Yüksel Serdengeçti, yazmış olduğu “Ayasofya” isimli şiiri ile Müslümanların tepkisini canlandırdı. Yoğun tepki üzerine bu levhalar tekrar asıldı.      

Maalesef geçen senenin mayıs ayında Ayasofya mabedini, bir Orkestra grubu, klasik müzik icra etmek üzere kullandı da biz müslümanların aylar öncesinden belli olan bu edepsizliğe karşı ciddi bir tavrı oluşmadı.

Fatih’in bedduası sadece Ayasofya’yı kapatanlara değil, elinde imkan olduğu halde onu açmayanlara da şamildir. Belki de tepkisiz kalanlar da bu bedduadan paylarını alacaklardır. Zaten şanlı Peygamberimiz, bir kötülük gördüğümüzde onu elimizle düzeltmemizi, bu mümkün değilse dilimizle düzeltmemizi emrediyor. Bu ikisi mümkün değilse kalbimizde tepkimizi canlı tutmamızı emrediyor ki, bu da imanın en zayıf noktası oluyor.

Mahzun mabet Ayasofya, paslı kilitlerin açılacağı ve müminlerle birlikte secdeye kapanacağı günleri hasretle beklemekte. Bizler de,  Ayasofya mefkûresini kalplerimizden eksik etmeyelim...


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.