E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

İDRİS ARPAT

DÜŞÜNCE;

DİKKATİN YOĞUNLAŞTIĞI NOKTA

Uzun yürüyüşler, tefekkürü geliştirir. Kırda, bayırda,, derede, tepede Yaratanla başbaşasınız demektir. Herbiri bir ayet (işaret, ipucu) olan nice varlık düşünce ve hayranlık konusudur. İnsanlardan uzak oluşunuz düşüncenin yoğunlaşmasına imkan sağlar. Tadına doyum olmaz uzun yürüyüşlerin.

İnsanlar neyi konuşuyorlar? Yüz bin kere konuşulmuş meseleyi. “Laf da lazım ya” diye başlıyorlar, tekrar tekrar aynı şeyleri konuşuyorlar. Sürüp giden bu durumlar O’nun gönlüne ferahlık vermiyordu. Gerçi konuşulan mevzuda doğru bildiklerini söylüyordu ama, bu O’nun gönlüne yüksek heyecanlar vermiyordu. O, Allah heyecanının yoğunlaşmasına talipti. Toplum ise böyle bir talebe cevap verecek durumda değildir.

Saadetin formülü, zamanlamada başarı, sır ve sınıra riayetti. İnsan insanken, ruhla beraber beden de varken, sırf manaya da, sırf maddeye de indirgenemezdi. İşin gönül boyutu da var, akıl boyutu da; haz boyutu da var, sükunet boyutu da; fizik boyutu da var, metafizik boyutu da. İnsan, kendisini sadece hayatın zaruretleriyle sınırlandıramadığı gibi, sadece gönül atmosferiyle de, sadece ahiret düşünceleriyle de sınırlandıramaz. Vazifeden vazifeye, halden hale, duygudan duyguya geçip durmak zorundadır insan. İşte burada zamanlama ve dengelemenin önemi ortaya çıkıyor.

O, uzun yürüyüşlerde zaman zaman durup, “hayatın temel meselesinin ne olduğunu kendi kendine sorardı. “Yirmi dört saatte en çok hangi mesele bizi meşgul etmeli?” diye düşünürdü. Mevlana’nın pergel misalinde olduğu gibi, bizim sabit noktamız neydi? Peygamberlik önce Rasulullah, Hira’da uzun uzun neleri düşünmüştü. Aklı selim ve tahrip edilmemiş fıtrat, insanın dikkatini nerelere çekiyordu?

“Allah (c.c.) heyecanı, her halde gönül ve ruh dünyamızın ana meselesi, temel gıdasıdır.” diye düşünürdü. Hasretini çekmek, harekete geçmek, bitmek bilmez bir sabırla aramak, bulmak, hayretlere gark olmak ve tadına doyum olmayan heyacanlar...

İnsan bir yolcu, lakin yolculuk nereye? “Fe eyne tezhebun - Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir, 26) Önemli olan bu sorunun cevabı. Mevcut şartlarda insan mukaddes hasreti nasıl duyacak, nasıl harekete geçecek, merhaleden merhaleye koşa koşa ilahi heyecana nasıl ulaşacak? Bir sürü zaafı da bertaraf edememişken; bin bir tuzakla, dikkati ısrarla başka noktalara çekilirken, insan istikametini nasıl doğrultacak? Doğrultamazsa hali neye varacak? Neler yaşanıyor, neler olup bitiyor insan eksenli dünyalarda. “Yetki gasbı” nelere mal oluyor? “Dünya bizden sorulur.” diyenlerin elinde insanlık neler çekiyor.

Durur düşünürdü uzun yürüyüşlerde. “İşimiz çok zor” derdi. Bu zorluğu yüreğinin ta derinliklerinde hissederdi. Vampir kana doymaz, kurbanını bırakmak istemezdi. Yılan, sütün tadını aldıysa, süt veren memeden vazgeçmezdi. Zorluk burada, mücadele de bu noktadan başlıyordu. Zaaflar da bir başka problemdi. Ne varki insanı yaratan da, olayların akışından haberdar olan da Allah’tı. Ve Allah nihayetsiz bir güç, sonsuz bir imkandı. İlahi inayet (Allah’ın yardımı) yağmur gibi hep samimiyete, şuura, usule yağardı. Samimiyete, şuura, usule...

Uzun yürüyüşlerde durur düşünürdü: Evvela hak ve hakikate dost olmak gerekiyor, sonra dostu tanımak ve hizmetine girmek. Daha sonra da kalbi gayeye, gözü hedefe kilitlemek. Güç merkeziyle irtibatı kesmemek. Bunlar, işin olmazsa olmazıdır.

Durup düşünürdü: Yüce Allah (c.c.), sürüp giden işleriyle (yaratmasıyla) bize kendini tanıtmak istiyor. Hesaba kitaba sığmayan yaratma olayları hadsiz bir mevcudat ve dinmeyen ihtişam. İnsan idrak edebildiğince yüksek heyecanlara ulaşıyor. Allah’a hiçbir hususta sınır çizilemeyeceğine, esma-i hüsnanın yansımalarının da bir tıkanma, bir tükenme olmayacağına göre cennette de yüce kudretin sınırlarına varılmış olmayacaktır. Evet gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ama yaratma gücü sonsuzdur. Yaratma gücü bir başka dünyaya, ahiret ötesi bir ahirete bırakılmayacak –ki böyle bir haber yoktur– cennette sonsuz olmalı. Esma-i hüsna bütün şiddetiyle yansıyıp durmalı.

Durur düşünürdü? Yaratılan varlıklar ki, her biri bir mucizedir. Akılları zorluyor, yüksek heyecanlar veriyor. Bu, kalbin etkilenmesi olayıdır. Her kalp aynı evsafta olmadığına göre, etkilenme de aynı olmayacaktır. Ressamda, şairde, müzisyende, evliyaullahta, Peygamberlerde teessür (etkilenme) farklı farklı olacaktır. Bu teessürle bu insanlar, ortalama insanlar dünyasının neresinde düşüyorlar? Heyecandan heyecana, hüzünden hüzne, sürüklenen bu insanlar yine de toplum içinde kalmak durumundalar. Görevleri var çünkü. Bu da onların her şeyi etkilenmeyi zabt-u rabt altına almalarını gerektirir. Kolay olmasa gerek. içten kaynayan bu insanlar düşünceleri ve duygularıyla arş-ı ala meydanlarında savrulurken, bedenleriyle bizim aramızda sakin bir şekilde vazife icra etmektedirler? Yüksek evsaflı bu insanlar, bizim dünyamızın şartlarına nasıl katlanırlar? Şöyle de düşünülebilir: Dikkatleri yüceliklerde olduğundan basitlikleri teğet geçiyorlar.

“Soğuk demirle sıcak demir bir araya geldiğinde, soğuk demir soğukluğundan, sıcak demir de sıcaklığından çok şey kaybederlermiş.” Bu demektir ki, yüksek insanların bulunduğu toplum yükselir, sıcak demir benzeri yüksek insanlar ise sıcaklıklarından bir şey kaybetmezler. çünkü hararetin merkeziyle irtibat halindedirler.

Allah rızasının en yoğun olduğu nokta, icra-yı faaliyet eylemek, azami verime ulaşmak demektir. Lakin bu nokta neresidir?

“İnsan ciddi ciddi düşünür, temel meselesini bulur” diyen çağdaş Amr İbn-i Hişam’ların ödü kopuyor. Hele bir de Kur’an eksenli düşünmeye başlarlarsa...

Modern zamanların Amr’larından ziyade Ömer’leri tarafına bakardı O. Ya Ömer’lerin dikkati dağılırsa, kalpleri gayeden, gözleri hedeften kayarsa... İşte o zaman aziz şehitlerin oğulları, şeytanın değirmeninin gönüllü su taşıyıcıları haline gelebilirler. Allah muhafaza buyursun. İşte o zaman şaşırır kalırız; aziz şehitlerimiz için mi yas tutalım, yoksa modern Taif’lerde eriyip giden oğulları, kızları için mi?

“Kıyamete kadar Kur’an ve sünnet eksenini takip eden bir grup bulunacak” diye hadiste var. Kur’an da kıyamete kadar korunacak.

Ne güzel haber, ne güzel müjde...


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.