FARZET Kİ, ÖLÜYORSUN!
Yüce Allah’ın
takdir ettiği bir zamanda açtın gözlerini dünyaya. Ezelden
beri dünyada olmayan sen, aciz insan, dünyada hiç ölmeyecekmiş
gibi yaşıyorsun. Filimlerde heyecan ve korku unsuru olarak
kullanılan ölümü, kesinlikle yaşayacağını bildiğin halde
onu unutuyorsun. “İsteyene ölüm nasihat olarak yeter.”
hadisi şerifini okuyorsun, ancak nasihat almıyorsun, ölümü
hatırlamaktan bile çekiniyorsun...
Ne zaman karşılacağını
bilmediğin ölümle, en doğal anında, yatarken, gezerken, koşarken,
karşıdan karşıya geçerken, yemek yerken veya otururken tanışıyorsun.
Ne mutlu sana
ki, salih bir amel işledin, gül koklar gibi teslim ediyorsun
ruhunu...
Yazıklar
olsun sana ki, başıboş bir ömür tükettin. Ruhun, dikenlen içine
atılan bir pamuğun çekilişi gibi alınıyor ve sen hiç tatmadığın
büyük bir acıyı tadıyorsun.
Doğduğun günden
beri dimdik ayakta duran vücudun gayri ihtiyari yerde upuzun yatıyor.
Gelen geçenlerin ilgisini celbediyor. Daha sonra yakınlarının
ağıtları arasında, caminin cenaze yıkama bölümüne götürülüyorsun.
Ölen sen değilmişsin gibi garip bir edayla seyrediyorsun tüm
olup bitenleri... Ortada bir cenaze vardır, yıkanıyor. Ömründe
hiç kimseye göstermediğin, sence kutsal ve dokunulmaz sayılan
vücudun, imamın ve yardımcılarının elleri arasında oyuncak
bir bebek gibi kaldırılıp, indiriliyor. Dışardan ağıt
sesleri yükseliyor, herkesten ve her yerden hüzün, gözyaşı
akıyor, sen aklı başında, tüm olup bitenlere bir anlam
vermeye çalışıyorsun. Ve sen kiminle konuşsan bir cevap alamıyorsun;
çünkü onlar seni görmüyor, duymuyorlar, ancak sen bunu
bilmiyorsun...
Sonra naaşın
tabut üzerine bırakılıyor, yakınlarının, eş-dost ve arkadaşlarının
omuzlarında mezarlığa götürülüyor. Sen de karışıyorsun
kalabalığın içine...
Ne mutlu sana
ki, mezarlığı hep ziyaret ettin, ölümü hep hatırladın, hazırlandın,
yabancısı olmadığın bir yere götürülüyorsun...
Yazıklar
olsun sana ki, mezarlığı yolun sonu olarak gördün, değer
vermedin, en değersiz, en korkunç ve en yabancısı olduğun bir
bataklığa götürülüyorsun...
Tabut yere
indiriliyor, bir bebek gibi bembeyaz bir kundağa sarılı naaşın
usulca, önceden hazırlanmış iki metre derinliğindeki, sert,
soğuk ve ıssız çukura bırakılıyor. Kundak gibi seni çepeçevre
saran kefenin baş kısmı göğsüne kadar açılıyor, sağ
tarafın üzerinde kıbleye döndürülüyorsun...
Ne mutlu sana
ki, ömründe her gün beş defa kıbleye döndün, son yatışında
da yine kıbleye, o nur ve emniyet beldesi Mekke’ye döndürülüyor
yüzün...
Yazıklar
olsun sana ki, ömründe kıbleye hiç dönmedin. Onu ciddiye
almadın, şimdi ise yüzün döndürülmesine rağmen huzur
yerine huzursuzluk yaşıyorsun...
Sonra üzerin
taşlarla kapatılıyor yavaş yavaş. Ömrün boyunca ondan
beslendiğin, üzerinde gezdiğin ancak ürünlerine gözünün
doymadığı toprak, kürek kürek üzerine atılıyor ve bir türlü
doymayan gözün, yüzlerce kürek toprakla iyice dolduruluyor.
Mezarın tamamlanıyor. Seni gömen cemaat, imamın el hareketiyle
yere çömeliyor...
Ne mutlu sana
ki, faziletli, güzel ahlaklı oldun, herkes: “Allah rahmet
eylesin, mekanı nurla dolsun, çok iyi bilirdik merhumu.”
diyor...
Yazıklar
olsun sana ki, bedbaht bir fert oldun toplumda, herkes, “eh iyi
bilirdik(!) medfunu” diyor gönülsüzce ve alaylı bir tavırla,
formalite icabı...
İmam telkini
okuyor, yerin altında sen dinliyorsun; yerin üstünde inleyen
cemaat dinliyor. “Ey meyyit! Birazdan melekler gelecek, iki
tanedir. Onlardan korkma, onlar Allah’ın elçileridir. Sana,
“Rabbin kim?” diye sorduklarında: “Rabbim Allah’tır.”
de onlara. Sana, “Peygamberin kim?” diye sorduklarında:
“Peygamberim Muhammed’dir.” de onlara. Sana, “Dinin ne?”
diye sorduklarında: “Dinim İslam’dır.” de onlara. vs...
Ne mutlu sana
ki, bu soruların cevaplarıyla yaşadın, cevaplarını hafızana
kazıdın, şimdi bunları çok iyi biliyorsun...
Yazıklar
olsun sana ki, bu soruların cevabını inkar ettin, ya da
ezberledin, ama yaşamadın, şimdi bunları bilmiyor, kekeliyor
ve akıbetini korkuyla bekliyorsun...
Mezarlıktaki
cemaat, sana olan akrabalık derecesine göre teker teker dağılıyor.
Mezarlıkta sadece “Ölsem bile onlardan ayrılmam.” dediğin
çok yakın akrabaların kalıyor. Ama ne acı ki, hayat senin için
bitmesine rağmen, onlar için devam ediyor ve birazdan onlar da
seni terkediyorlar...
Ne mutlu sana
ki, ömrün boyunca seni ebediyyen terketmeyen ve yalnızlığınla
başbaşa bırakmayan Allah’ı dost edindin, şimdi üzülmüyorsun...
Yazıklar
olsun sana ki dünyada sahte dostlar edindin. Şimdi onların
gittiğini görüyorsun. Çıkmak istiyor, ancak engelleniyorsun
ve hala acıyı, tatlıyı ayırt eden ruhunla büyük bir ıstırap
çekiyor, korkuyorsun...
Melekler
geliyor birazdan. Sana sualler soruyorlar. Kıyamet gününe kadar
bekleyeceğin süre zarfında kabirdeki konforunun kalitesini
belirleyecek suallere sen cevap vermeye çabalıyorsun...
Yazılklar
olsun sana ki, hafızanı nefsin arzularıyla doldurdun, telkine
yer kalmadı. Yarım yamalak cevap veriyorsun ve kabrinin sol
tarafından cehennemdeki yerini seyrediyor ve içine gireceğin günün
korkusuyla büyük bir azap çekiyorsun...
Allah’ın
takdir ettiği vakitte İsrafil (a.s.) sura üflüyor. Herkes çimlenen
tohumun topraktaki bitmesi gibi mezarlarından dışarı çıkıyor.
Allah’ın va’dini hak olduğu, bir kez daha ispatlanıyor.
Herkes hesabı bekliyor...
Ne mutlu sana
ki, kitabını salih işlerle doldurdun. Kabrinden nur fışkırarak
çıkıyorsun. Selamette mükafatını alacağın anı sabırsızlıkla
bekliyorsun...
Yazıklar
olsun sana ki, kitabını kötü işlerle doldurdun. Kabrinden
simsiyah bir yüzle çıkıyorsun. Dilin ağzında şişmiş,
organların kötülüklerine şahitlik ediyor.
Mizan
kuruluyor, trilyonlarca insanın hesabı alınmaya başlanıyor. Müddeti
50 bin yıl olan o dehşetli günde, güneş başların hizasına
kadar inmiş, başın içindeki beyin kaynıyor. Amel derecesine göre
insanlar akıttıkları terin oluşturduğu çamura batıyor, sıkıntı
ve eziyetle hesaplarını verecekleri anı bekliyorlar. Anne çocuğundan,
baba eşinden kaçıyor...
Ne mutlu sana
ki, gençliğini ibadetle geçirdin. Allah’ın arşı gölgesindeki
protokolde nebilerin, salihlerin, şehitlerin arasında heyecanla
hesabını bekliyorsun.
Yazıklar
olsun sana ki, ömründe ibadet etmedin. Boğazına kadar çamura
batıyor, çırpınıyor, çırpındıkça yine daha fazla batıyorsun.
Herkesin hesabı
bitiyor. Sıra sırattan geçmeye geliyor. Herkes amel derecesine
göre yavaş ya da şimşek hızıyla geçiyor. Kimisi cehenneme,
kimisi cennete götürülüyor. Rasulullah Kevser havuzu başında
bekliyor. Mü’minler o havuzdan, bir daha hiç susamamak üzere
içiyorlar.
Ne mutlu sana
ki, dünyada Rasulullah’ın sünnetine de sarıldın, ona
benzemeye çalıştın, havuzdan içiyor, şefaate kavuşuyor ve
cennete giriyorsun. Ebedi, tasasız, eziyetsiz, selametli, mutlu
bir hayat sürüyorsun.
Yazıklar
olsun sana ki, dünyada ne Kur’an’ı, ne de sünneti emanet
olarak bellemedin, dinlemedin, yaşamadın. Şimdi zebanilerin eşliğinde
boynunda kızgın demir halkalarla cehenneme gidiyorsun...
Ebedi,
eziyetli, azaplı ve bol bol korkunç sahneleriyle bir cehennem
hayatı yaşıyorsun..
Ne mutlu, ne
mutlu, ne mutlu sana ki, hala yaşıyorsun. Tüm bu mutlu, mutsuz
tablolardan mutlusunu tercih edebilecek ve kazanabilecek imkanlara
sahipsin. Sahip oluyorsun. Allah, seni muvaffak etsin. Amin.