E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

EMİN ALPER - SÜLEYMAN KONAK  (haberyorum@ilkadimdergisi.com)

HABER YORUM;


ÖNLEYİCİ SAVAŞIN KURBANI: ERBAKAN

Aralık 2003, Türkiye’nin siyasi tarihine kara bir leke olarak düşülecek, maalesef.

35 yıldır bu ülke ve bu ülke insanı için kendini adamış bir dava adamını adî bir suçtan itham ederek bitirmeye çalışmak... Sadece bir siyasi lidere değil, bir dava ve görüşü bitirmeye çalışmak... “Acaba bu linçin asıl amacı ne?” sorusu akla geliyor.

Bu soruya cevaben SP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekaroğlu; “Irak'a operasyon düzenlenmesinde etkili olan ABD'deki Yahudi lobisinin düşman listesinde Erbakan'ın ilk sırada yeraldığını” hatırlatarak, ABD'li bir yahudinin eski Fazilet Partili, şimdi AKP'li bir vekile Erbakan siyasi yasaklı iken söylediği, "Erbakan'ı tarihe gömdük, üzerine beton dökeceğiz" sözlerinin bugün daha iyi anlaşıldığını söylüyor.

Komünizmin çökmesiyle kendisine düşman arayan batının da kendisine hedef olarak İslam'ı ve müslümanları seçtiğinin altını çiziyor.

"ABD ve batı güçleri sanmayın ki petrol ve doğalgaz için geliyor. Bunları zaten onlar alıyordu. Geliş sebepleri, bölgeden alternatif bir dalga yükselmesidir. Bu alternatif uygarlık, kaba kuvvete karşı hak ve adalet değerleriyle karşı çıkıyor" diyen Bekaroğlu, bu karşı güç büyümeden 'önleyici savaş' başlatıldığını, El-Kaide ve Ladin'in de malzeme olarak kullanıldığını kaydetti.

Bekaroğlu, "Buradaki asıl savaş, yeni bir uygarlık dalgasının sesini kısmaya yöneliktir" diyerek, bunun terörizm ve şiddetle gerekçelendirildiğini dile getiriyor. Fransa'daki ve Avrupa'daki başörtüsü yasağını da bu mücadelenin bir parçası olarak adlandırarak, "Aslında bu geleceğe bir işarettir. İşin gerçeği, Batı uygarlığı kurulurken düşman olarak ilan ettiği İslam'ı tekrar düşman ilan ediyor. Bütün dünyayı kasıp kavuran, kana boğan sisteme karşı çıkan alternatif uygarlığın simgesi olarak da bugün başörtüsünü görüyor" dedi.

Bekaroğlu, Milli Görüş'ün 25 yıl boyunca şiddete yönelmeden bugüne kadar gelmesinde en büyük başarının mimarı olan Necmettin Erbakan'ın bugün yaşadığı sıkıntının batı dünyasına sunduğu alternatif yaşam tarzının bedeli olduğunu, bu bedeli sadece Erbakan'ın değil bütün müslümanların ödediğini anlatıyor.

Bir zamanlar “Seni Seviyoruz Savunan Adam” diyerek bizlere Erbakan’ı biraz daha iyi tanıtan Ahmet Taşgetiren, SP genel Başkanı Erbakan’ın mahkumiyeti hakkında  köşesinde şöyle yazıyor:

“Bir okuyucumdan sitemkar bir e-mail aldım. Soruyor: "Erbakan'ı neden yazmıyorsunuz?" Ben, "Seni seviyoruz savunan adam"ı yazmış insanım. Necip Fazıl Kısakürek'in bu dünyadan "düşünceleri sebebiyle mahkum edilmiş bir insan" olarak göçmesini, hakim sistemin en büyük ayıbı olarak değerlendirmiş bir insanım. Fethullah Hoca'nın, şu an Amerika'da vatan hasreti içinde bulunuyor olmasını "destanlık olayların drama dönüştürülmesinde üstümüze yok" diye değerlendirmiş bir insanım. Ama şimdi karmaşık duygular içindeyim.

Nasıl yazayım Erbakan Hoca'nın durumunu?

"Sezer, bir an önce affetmeli" diye yazmak iyi mi?

Benim içime sinmiyor. Erbakan gibi bir davanın sembolü haline gelmiş bir sima için Cumhurbaşkanı'ndan af istemek.

Ben olsam kendim için istemezdim, bunu Hoca'ya da layık görmüyorum. Bunu sistemin has adamları düşünsün. Onlar çözsün bu ayıbı. Bu ülkeye başbakanlık yapmış bir insanı 80'e merdiven dayadığı bir zamanda cezaevine yollamak ne anlama geliyorsa, onlar değerlendirsin ve ayıpsa onlar gidersin ayıbı...

AKP, Hoca'yı kurtaracak bir formül bulsun diye yazmak iyi mi?

Yoo, içime sinmiyor bu.

Bu neyi değiştirecek?

Ortada kocaman bir suçlama var.

Adı üstünde "Kayıp trilyon davası" deniyor. (...)

Bence bu iş, taa başından beri "Bu suçlamayı reddediyoruz, reddediyoruz, reddediyoruz" üslubunda sürdürülmeliydi. (...)

Ben, bu "kayıp trilyon davası" başladığından beri içimde bir kaygıyı taşıdım. "Bunlar Hoca'yı ideolojik suçlama ile değil, adi suçla itham ederek bitirmek istiyorlar. Bu 28 Şubat sürecinin, andıç zihniyetinin devamıdır." Bundan endişe duydum, çünkü Erbakan Hoca tek başına bir insan değildi. "Seni seviyoruz savunan adam"da onu nasıl bulunduğu sembol konum içinde görmüşsem, burada da sembol konumu sebebiyle, karşılaşacağı her şeyin ilgili her alana izdüşümünün olacağını düşünüyordum. (...)

Ben yaralanmış hissediyorum kendimi...

Onun için dava devam ederken derin kaygı duydum.

Savunma daha çok şey yapamaz mıydı?

Evet, Türkiye'de bir yargı sorunu var. Bundan en küçük şüphem yok. Hele "siyasal yargı" konusu Türkiye'nin yargı sisteminin urlaşmış boyutu. Hele 28 Şubat gibi olağandışı süreçler, her şeyin dengesini alt üst ediyor. (...)

Düşünün ki 50 yıl sonra Türkiye'nin siyasi tarihi yazılacak ve o günün tarihçisi, okurlarına "Erbakan'ın siyasi hayatını böyle bir ceza ile noktaladığı"nı bildirecek.

"Mahkumiyeti kesinleşmiş" ve "Cumhurbaşkanı'nın affına mazhar olmuş" bir "dava adamı"!

Türkiye'de her şey özel anlam kazanıyor, ne garip bir ülkeyiz biz!

Ben Erbakan Hoca ve yakın danışmanlarından bu mahkumiyeti asla kabul etmemelerini, mümkünse bu davadan bir "Dreyfüs olayı" çıkarmalarını beklerdim.

Şayet bu, misyonunuzu çamura bulamak için üretilmiş, göbek altı vuruş niteliğinde bir "siyasi dava" ise savunmanızı baştan beri böyle kurmalıydınız. Ve hala böyle görüyorsanız, böyle duruş sergileyin demek geliyor benim içimden. "Mahkumiyeti içimize sindirip, sırf hapse girmemek için mücadele vermek", bunun için yazı yazmak beni zorluyor.

Ben, zihnimde oluşturduğum "misyon adamı" çerçevesini korumak istiyorum.

Bu iş hapse girip girmeme işi değildir, o suçlamayı kesinlikle reddetme işidir.

Bana göre Hoca'yı sevenler, o suçlamayı keenlemyekün -hiç olmamış- hale getirmek için çaba göstermeli, varsa Hoca'nın etrafında hukukçu bunu başarmalı...

 

ABD’YE NEDEN İNANALIM?

ABD kaynaklı haberler artık tüm dünyada şüphe ile karşılanır oldu. Bir süper devlet (!)  kendi kamuoyu da dahil olmak üzere tüm dünyada artık yalancı çoban olarak algılanıyor.

Daha önceki sicillerini bir tarafa bıraksak bile malum 11 eylül olaylarının ardından dünya kamuoyunu yönlendirmek için yaptıkları değerlendirmelerin ortaya koydukları gerekçelerin ve belgelerin  neredeyse hiçbirinin aslı çıkmadı.

Bu sebeple olsa gerek ABD yetkililerinin Saddam’ı yakaladık açıklamaları da birkaç karelik Saddam görüntüsü dışında bir çok soru işaretini beraberinde getirdi. Acaba Saddam daha önceden yakalandı da o “çukurda” esir mi tutuluyordu? Bir anlaşma neticesinde kendi mi teslim olmuştu gibi sorularla herkes kendi doğrularını aramaya başladı.

Bu konuda bazı yalanları da şöyle  sıralayabiliriz :

Saddam’ı uyurken yakaladık dediler, yalanlandı.

Bremer takma sakalı var dedi, görüntüler yalanladı.

Uzun süredir sığınaktaydı denildi, sadece iki saat önce oraya geldiği anlaşıldı.

Bir kişinin ancak sığabildiği sığınağa yüzlerce askerle yapılan operasyondan o kişinin kendi isteği olmadan nasıl teslim alınabileceği anlaşılamadı.

Önce Bağdat bülbülü gibi, işbirliği yapıyor gibi açıklamalar geldi, sonra tam tersi açıklandı. Peki şimdi biz ABD kaynaklı haberlere inanmamakta haksız mıyız?

 

AHISKA TÜRKLERİ

Ahıska bugünkü Gürcistan sınırları içinde kalan bir eski Osmanlı toprağı. Ahıskalı Müslüman Türkler 1919 İngiliz ve sonraki Rus işgali sırasında Osmanlıdan yana tavır koyunca önde gelen büyük bir kısmı sürgüne gönderildi. Kalanlar çalışkanlıkları sayesinde gürcülerden üstün bir hale gelince aslen gürcü olan Stalin mal ve mülklerine el koyarak tüm Ahıska Türklerini sürgüne gönderdi. İnsanlık dışı şartlarda hayvan taşımakta kullanılan trenlerle çuval gibi doldurularak gerçekleşen bu sürgün esnasında ve sonrasında binlercesi açlık ve diğer zor şartlar neticesinde hayatlarını kaybetti.

Sağ kalanlar sadece üzerlerinde kalan elbiseleri ile Fergana Vadisine gelebildiler. Çalışkanlıkları sayesinde kısa zamanda ev, iş,  diploma sahibi oldular. İkinci dünya savaşı sırasında Stalin elli bin genç ve vasıflı Türkü hiçbir askeri eğitim almadan Alman cephesine sürdü. Otuz bini savaşta öldü. On bini yurtlarına dönebildi. Sovyetler parçalanınca iyi bir düzen kurup rahat yaşamaya başlamışlardı ki Özbekistanlı kan ve din kardeşlerinin saldırısına uğradılar.Yine binlercesi öldü. Çok zor şartlarda Kazakistan Kırgızistan ve Azerbaycan’a sığındılar.

Dinlerine ve örf adetlerine bağlılıkları ile tanınan Ahıskalılar bütün bu süreçler zarfında kendi yurtlarına hiç değilse Anadolu’ya yerleşebilmek için büyük çabalar harcadılar. 1968 ve 1991 yıllarında sınırlı da olsa Türk hükümetlerince Türkiye’de iskan için kararnameler hazırlandı ama çeşitli nedenlerle yürürlüğe konulamadı. Diğer hükümetler de konuyla ilgilenmedi.

Bu açıklamaları günlük bir gazete de gördüğümüz bir “haber” üzerine yazmayı düşündük. Haber şöyle :

Sovyet pasaportları yürürlükten kalkacağı için “vatansız” kalacak olan Ahıska Türklerinden beş binini ABD başkanı Bush ülkesine davet etmiş. Haberi okuyunca üzülmek mi düşünmek mi yoksa kahrolmak mı gerektiğine biz karar veremedik. Kararı siz değerli okuyucularımızın, kamuoyunun ve “ilgisiz ilgililerimizin” vicdanına bırakıyoruz..

 

SEÇİM SONUÇLARINI DOĞRU OKUMAK

Geçtiğimiz ay içinde KKTC’de genel seçimler yapıldı. Bu seçimler göstermiştir ki İslam dünyasının diğer tüm sorunlu bölgelerinde olduğu gibi burası da Hıristiyan batı dünyasının “çözüm”lerine mahkumdur. Bu çözüm için tüm batı dünyası aynı tarafta kenetlenmiştir ve tanımadıklarını her fırsatta dile getirdikleri bir devletin genel seçimlerine her cephede müdahil olmuşlardır. “Şunlar kazanırsa sonuçları tanırız”gibi AB veya “Kim kazanırsa kazansın biz sadece muhalefeti tanırız” gibi ABD açıklamaları batı dünyasının çifte standardına çok iyi örnek oluşturmuştur.

Yine bu Kıbrıs örneğiyle bir defa daha anlaşılmıştır ki İslam dünyası birlik ve beraberlik içerisinde kendi organizasyonlarını oluşturmalı, kendi sorunlarının ve hatta tüm dünyadaki sorunların adilce çözülmesini sağlayacak güce erişmelidir. Tüm dünya insanlarının rahat ve mutluluğu için başka bir yol yoktur.

 

İSLAMDA CAMİ YOKMUŞ

Mahkemelerimizden birisi din adına önemli bir içtihatta bulunmuş. Bu mahkememizin kararına göre İslam’da caminin yeri yokmuş. Mahkeme açıklamasında dinin kaynağının Allah olduğu, evrenin de Allah’ın mülkü olduğu vurgulanıyor ve “ Kul evrenin her yerinde ibadet yapabilir...” deniliyor.

Bu kararı verenlere “Sizce icat ettiğiniz kamusal alan da bu mülke dahil mi?” diye sormak gerekiyor.

Mahkeme kararı çok çarpıtılmış bir iddiayı da içeriyor. İslam’da caminin olmadığı iddiası “Kendi döneminde yapılan bir mescit bizzat peygamber tarafından yıkılmıştır.” sözleriyle pekiştirilmek istenmiş. Bahsedilen mescit belli ki Kur’anda da adı geçen Mescid-i Dırar. Laik hukuk sisteminde din adına böyle pervasız karar verenler acaba bu mescidin neden yıkıldığını öğrenme gereği mi duymuyorlar yoksa bildikleri halde çok daha başka amaçlar için mi bu tür kararların altına imza atıyorlar?

 

AYIN İNCİSİ

“Arkadaşlarımız yanılıyor, türban özgürlük değil rejim sorunu. Böyle sözlerle popüler olursunuz, oy da toplarsınız ama beş on yıl sonra Türkiye, kimsenin üniversitelere başı açık giremediği bir ülke olur.”

(Seçimlerden önce :”Türkiye başörtüsü sorunuyla yaşayamaz.. Kız öğrencilerin bu sorunu artık çözülmelidir. Bu sorunu ancak CHP çözer.” diyen Deniz Baykal’ın bugün Parti içinden yükselen başörtüsünün serbest bırakılması çağrılarına vermiş olduğu cevap)

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.